Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı (2025)

Türkiye’nin siyasal düşünce tarihini ideoloji ekseninde yeniden yorumlayan bu eser, toplumsal dönüşümlerin ardındaki zihinsel dünyayı görünür kılıyor. İktidar mücadelelerinin, hegemonya arayışlarının ve siyasal pratiklerin nasıl şekillendiğini tarihsel bağlamıyla birlikte ele alıyor. Milliyetçilikten cumhuriyetçiliğe, Kemalizm’den post-Kemalizm tartışmalarına, İslâmcılıktan sosyalizme, sol liberalizmden ekolojizm ve feminizme uzanan geniş bir yelpazede Türkiye’de ideolojilerin serüvenini analiz ediyor.

Kitap, yalnızca düşünsel metinlerin izini sürmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal yapının, kültürel dönüşümlerin ve siyasal mücadelelerin ideolojileri nasıl biçimlendirdiğini tartışıyor. Devletin rolü, yurttaşlığın anlamı, şiddet olgusu, sivil toplumun sınırları, popülist siyasetin yükselişi ve dış politika eksenindeki yeni arayışlar gibi güncel dinamikleri teorik derinlikle buluşturuyor.

Türkiye’de ideolojik çeşitliliğin kökenlerini, dönüşümünü ve geleceğe dair taşıdığı imkânları anlamak isteyenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı olarak öne çıkan eser, farklı bakış açılarını akademik titizlikle bir araya getiriyor. Her bölüm, ideolojilerin yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda maddi ve toplumsal temellerine odaklanan özgün katkılar sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Rasim Berker Bank, Selman Saç, Sibel Utar, Batuhan Parmaksız, Mertcan Öztürk, Bayram Koca, Veysel Ergüç, Melek Halifeoğlu, Veli Can Çınar, Barış Yetkin, Nedim Serhat Bilecen, Mehmet Yetiş, Tijen Demir, Mehmet Okyayuz, Ayşe Özcan Buckley, Gülçin Özge Tan, Levent Odabaşı, Sina Kısacık, İlke Gürdal, Devrim Şahin.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı: İktidar Mücadelesi ve Hegemonik Pratikler, derleyen: Rasim Berker Bank, Ayşe Özcan Buckley, Nika Yayınevi, siyaset, 528 sayfa, 2025

Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat (2025)

Jeffrey L. Singman’ın ‘Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat’ (‘The Middle Ages: Everyday Life in Medieval Europe’) adlı kitabı, Ortaçağ Avrupa’sında gündelik yaşamın nasıl sürdüğünü tarihsel belgeler, arkeolojik bulgular ve dönemin anlatıları üzerinden aktarıyor. Kitapta saray ve savaş odaklı klasik tarih anlatısından uzaklaşarak, sıradan insanların hayatına yoğunlaşıyor. Köylülerin ağır çalışma koşullarının, soyluların hiyerarşik ayrıcalıklarının ve kilisenin hayatın en temel alanlarını bile denetlediği sosyal düzenin iç içe nasıl işlediğini gösteriyor. Doğumdan ölüme uzanan yaşam döngüsünde aile düzeninin, çocuk yetiştirmenin, inanç pratiklerinin ve ritüellerin insanların dünyasını nasıl şekillendirdiğini görünür kılıyor.

Günlük hayatın maddi yönleri kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Evlerin nasıl inşa edildiğini, kıyafetlerin nasıl üretildiğini, yemek kültürünün coğrafya ve sınıfa göre nasıl farklılaşıyor olduğunu ayrıntılı biçimde açıklıyor. Ekonomik faaliyetlerin tarım, lonca sistemi ve ticaret ağlarıyla nasıl örgütleniyor olduğunu anlatıyor. Tarlada çalışan bir köylü ile bir zanaatkârın yaşam ritimlerinin ne kadar farklı olmasına rağmen aynı toplumsal düzenin parçası olarak birbirine bağlı kalıyor olduğunu vurguluyor. Seyahatlerin, hastalıkların ve doğal afetlerin kırılgan hayatlar üzerindeki etkisini de aktarıyor.

Kitap aynı zamanda insanların duygu dünyasına da bakıyor. İnanç, korku, umut, adalet ve kader gibi kavramların gündelik kararları nasıl yönlendiriyor olduğunu gösteriyor. Bayramlar, dinsel şölenler ve panayırlar sayesinde hayatın zorlukları karşısında toplumsal dayanışmanın nasıl güçleniyor olduğunu örnekliyor. Singman, okuyucunun Ortaçağ insanını egzotik bir yabancı gibi değil, kendi dünyasıyla benzer kaygılar taşıyan biri olarak görmesini sağlıyor. Böylece Ortaçağ yalnızca karanlık bir çağ olarak değil, karmaşık ve dinamik bir toplumsal deneyim olarak yeniden canlanıyor.

  • Künye: Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2025

David Lindley – Belirsizlik (2025)

David Lindley’nin bu kitabı, modern fiziğin temelini sarsan büyük tartışmayı anlatıyor. Kuantum mekaniğinin doğuşunda yalnızca yeni bir teori değil, gerçekliğin nasıl anlaşılacağına dair bir savaş ortaya çıkıyor. Lindley, Einstein, Heisenberg ve Bohr’un fikir çatışmalarını bir bilim tarihi anlatısından çok, entelektüel bir dram olarak aktarıyor.

Albert Einstein, evrenin kesin yasalara göre işlediğine inanıyor. Ona göre doğada belirsizlik yok; belirsiz görünen şeyler yalnızca henüz açıklayamadığımız ayrıntılardan kaynaklanıyor. Bu yüzden kuantum kuramındaki “olasılıklı” yapıya direniyor, bilimin temelinin rastlantılara bırakılamayacağını savunuyor.

Werner Heisenberg ise atom altı dünyayı inceledikçe, ölçümün kendisinin gerçekliği etkilediğini fark ediyor. Formüle ettiği belirsizlik ilkesi, doğanın özünde tam bir kestirilebilirlik olmadığını gösteriyor. Bu, bilginin sınırlarının sadece teknik değil, ontolojik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.

Niels Bohr, iki uç arasında bir köprü kuruyor. Ona göre parçacıkların davranışı gözlemden ayrı düşünülemiyor. Tamamlayıcılık ilkesi ile gerçekliği tek bir tanımın kuşatamayacağını, farklı koşullarda farklı biçimlerde ortaya çıktığını açıklıyor. Böylece bilginin, gözlemci ile doğa arasındaki etkileşimde kurulduğunu savunuyor.

Lindley, bu fikir çatışmasını kişisel ilişkiler, bilimsel gurur, felsefi kaygılar ve dönemin politik atmosferiyle iç içe anlatıyor. Kuantum mekaniğinin kabulüyle birlikte bilimin “kesinlik” ideali yıkılıyor; yerine olasılıkların yön verdiği bir evren tasavvuru yerleşiyor.

‘Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi’ (‘Uncertainty: Einstein, Heisenberg, Bohr, and the Struggle for the Soul of Science’), bilginin sınırlarının genişlediği kadar belirsizleştiğini de hatırlatıyor. Bilim, hakikati sabitlemek yerine, onun değişen doğasını anlamaya çalışıyor. Einstein “Tanrı zar atmıyor” diye ısrar ediyor ama Heisenberg ve Bohr’un açtığı yol, modern fiziğin geleceğini belirliyor. Bu kitap, bilimin ruhunun nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: David Lindley – Belirsizlik: Einstein, Heisenberg, Bohr ve Bilimi Kurtarma Mücadelesi, çeviren: Özlem Kırtay, Fol Kitap, bilim, 240 sayfa, 2025

Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet (2025)

Sacit Kutlu’nun ‘Didâr-ı Hürriyet’ adlı eseri, II. Meşrutiyet döneminin siyasi, toplumsal ve kültürel atmosferini görsel ve yazılı belgelerin iç içe geçtiği özgün bir anlatıyla yeniden canlandırıyor. Yazar, yalnızca bir tarih anlatısı kurmuyor; aynı zamanda o dönemin duygusal tonunu, özgürlük umudunu ve siyasal dönüşümün yarattığı karmaşayı dönemin kartpostalları, karikatürleri ve mizah dergileri aracılığıyla görünür kılıyor. Kitabın başlığı olan “Didâr-ı Hürriyet” “Özgürlüğün Güzel Yüzü” anlamına ve bu yaklaşımın özünü yansıtıyor: özgürlüğün hem bir politik ideal hem de bir duygulanım biçimi olarak yaşanışını.

Eserde yer alan 382 kartpostal ve Kalem dergisinden seçilmiş 19 karikatür, yalnızca tarihsel belgeler değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu taşıyan estetik tanıklıklar olarak işlev görüyor. Kutlu, bu görselleri kuru bir belge niteliğinden çıkararak, bir tarihsel bilinç arkeolojisine dönüştürüyor. Her kartpostal, dönemin aktörlerinin, askerlerin, aydınların ve sıradan insanların “hürriyet” kavramıyla kurduğu ilişkilerin bir yansımasına dönüşüyor.

‘Didâr-ı Hürriyet’, belgeleri kuru bir envanter olmaktan çıkarıp yaşayan bir tarihe dönüştürüyor. Sacit Kutlu’nun bu çalışması, özgürlük idealiyle sarsılan bir imparatorluğun aynasına bakma cesaretini bizlere yeniden kazandırıyor.

  • Künye: Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet: Kartpostallarla İkinci Meşrutiyet (1908-1913), Alfa Yayınları, tarih, 680 sayfa, 2025

Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg (2025)

Peter Hoffmann’ın bu kitabı, 20 Temmuz 1944’te Adolf Hitler’e düzenlenen suikast girişiminin merkezinde yer alan Claus von Stauffenberg ve onun ailesi üzerinden, Nazi Almanyası’nda ahlak, inanç ve direnişin sınırlarını derinlemesine inceliyor. Hoffmann, bu çalışmasında yalnızca Stauffenberg’in siyasi eylemini değil, onun düşünsel köklerini, entelektüel çevresini ve aristokratik dünyasını da tarihsel bağlamı içinde çözümlemeye girişiyor.

‘Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri’ (‘Claus Schenk Graf von Stauffenberg und seine Brüder’), Stauffenberg kardeşlerin —Claus, Berthold ve Alexander’ın— çocukluklarından itibaren Almanya’nın savaş öncesi kültürel atmosferine nasıl dâhil olduklarını anlatıyor. Yazar, özellikle Claus’un gençlik yıllarında şiir, sanat ve Katolik mistisizmiyle iç içe bir duyarlılığa sahip olduğunu, fakat bu entelektüel birikimin giderek sorumluluk duygusuna ve politik eyleme dönüştüğünü gösteriyor. Hoffmann’a göre Stauffenberg’in Hitler’e karşı çıkışı, ani bir isyan değil, vicdanla ideoloji arasındaki uzun bir hesaplaşmanın sonucuydu.

Eserde, suikast girişimi yalnızca bir askerî operasyon olarak değil, ahlaki bir manifesto olarak ele alınıyor. Stauffenberg’in rejime olan bağlılığını terk edişi, savaşın yıkıcılığı karşısında insanlık onurunu savunma arayışına dönüşüyor. Hoffmann, arşiv belgeleri, mektuplar ve tanıklıklardan yola çıkarak, onun “ihanet” olarak damgalanan eylemini bir vicdanın zorunlu başkaldırısı olarak yorumluyor.

Ayrıca kitap, Stauffenberg ailesinin entelektüel çevresi, Stefan George gibi düşünürlerle olan ilişkileri ve Nazi ideolojisine mesafeli duruşları üzerinden, dönemin Alman aristokrasisinin iç çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

Kitap, tarihsel bir biyografi olmanın ötesinde, etik sorumluluk ile siyasi cesaretin kesişiminde bir vicdan hikâyesi anlatıyor.

  • Künye: Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri, çeviren: Ayşe Çevik, Runik Kitap, tarih, 104 sayfa, 2025

Ernst von Aster – Felsefe Tarihi (2025)

 

Ernst von Aster’in bu eseri, felsefi düşüncenin Antik Yunan’dan Orta Çağ Hristiyan skolastiğine kadar geçirdiği gelişimi bütünlüklü biçimde ele alan klasik bir çalışması. Von Aster, felsefeyi yalnızca düşünürlerin görüşleriyle değil, çağın kültürel, dinsel ve bilimsel koşullarıyla birlikte inceliyor. Böylece kitabı, hem kronolojik hem de kavramsal bir felsefe tarihi olarak öne çıkıyor.

‘Felsefe Tarihi’ (‘Geschichte der Philosophie’), ilk olarak Yunan felsefesinin doğuşuna odaklanıyor. Thales, Anaksimandros ve Herakleitos gibi doğa filozoflarından başlayarak, felsefenin mitolojik düşünceden akıl temelli sorgulamaya geçişini açıklıyor. Sokrates’in etik sorgulamaları, Platon’un idealar öğretisi ve Aristoteles’in sistematik düşünce modeli, felsefenin rasyonel yapısının temel taşları olarak sunuluyor. Bu düşünce hattı, insanın hem doğayı hem de kendini anlama çabasının biçim değiştirmiş halleri olarak yorumlanıyor.

Helenistik dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Septisizm’in bireysel mutluluk arayışı ve ruh dinginliği temalarıyla öne çıktığını; bu çizginin Roma düşüncesine, özellikle Cicero ve Seneca’ya nasıl aktarıldığını gösteriyor. Orta Çağ’a geçişte ise Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte felsefenin teolojiyle uzlaşma arayışına girdiğini vurguluyor.

Kitabın Orta Çağ bölümü, Augustinus’tan Aquinas’a kadar uzanan süreci inceliyor. Augustinus’un içsel tefekküre dayalı Tanrı anlayışı ile Thomas Aquinas’ın Aristotelesçi sentezi, akıl ve inanç ilişkisini belirleyen iki ana hat olarak ele alınıyor. Von Aster, bu dönemi felsefenin teolojiye tabi olduğu bir gerileme olarak değil, düşüncenin Tanrı merkezli bir yeniden yapılanması olarak değerlendiriyor.

Kitap, felsefe tarihini yalnızca fikirlerin kronolojisi olarak değil, insan zihninin özgürleşme serüveni olarak okuyor.

  • Künye: Ernst von Aster – Felsefe Tarihi: İlk Çağ ve Orta Çağ, çeviren: Vural Okur, Liberus Yayınları, felsefe, 320 sayfa, 2025

Furkan Dilben – Beş Vakitli Günden Vazgeçmek (2025)

Furkan Dilben’in bu kitabı, Türkiye’de din, erkeklik ve sekülerleşme arasındaki ilişkiyi derinlemesine irdeleyen özgün bir sosyolojik araştırma sunuyor. Kitabın odağında, dindar ailelerde yetişmiş, uzun yıllar ibadetlerini eksiksiz yerine getirmiş fakat zamanla inançla olan bağlarını sorgulamaya ve dinden uzaklaşmaya başlayan erkeklerin kişisel hikâyeleri yer alıyor. Bu hikâyeler, bireysel bir dönüşümün ötesinde, Türkiye’deki mütedeyyin kesim içinde yaşanan sessiz bir kırılmanın da ifadesi oluyor.

Dilben, saha araştırmasına dayanan çalışmasında gündelik hayatın detaylarına dikkatle eğiliyor: çocuklukta duvarlara asılan dini tablolar, mahalle sohbetlerinde kurulan cemaat dili, evlerde dinlenen ilahiler ve bu simgelerin yavaş yavaş terk edilme biçimleri. Görüşmecilerin “arafta kalma”, “hamurunda İslam olma” ya da “tevafuktan tesadüfe geçiş” gibi ifadelerini çözümleyerek, kişisel deneyimlerin ardındaki toplumsal dinamikleri “habitus” ve “ritimanaliz” kavramlarıyla tartışıyor. Bu sayede bireysel inanç kayıplarını, kültürel süreklilik ve kırılma bağlamında yorumluyor.

‘Beş Vakitli Günden Vazgeçmek’, sekülerleşmenin sadece inançsızlaşma değil, ritüellerle, zaman algısıyla ve gündelik yaşamın ritimleriyle kurulan bir ilişki biçimi olduğunu gösteriyor. Mütedeyyin erkeklerin inançtan uzaklaşırken aynı zamanda geçmişleriyle kurdukları duygusal bağları da yeniden tanımladıkları ortaya çıkıyor.

‘Beş Vakitli Günden Vazgeçmek’, dinî kimliğin erkeklik deneyimiyle iç içe geçtiği bir dünyada, iman kaybının psikolojik olduğu kadar kültürel bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye’de din sosyolojisine ve toplumsal dönüşüm tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

  • Künye: Furkan Dilben – Beş Vakitli Günden Vazgeçmek: Mütedeyyin Erkeklerin Dinden Uzaklaşma Süreçleri, Nika Yayınevi, sosyoloji, 318 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi (2025)

Harry Stack Sullivan’ın bu eseri, insan psikolojisini yalnızca içsel süreçlerle değil, kişilerarası ilişkiler ağı içinde anlayan devrimci bir yaklaşım ortaya koyuyor. İlk kez 1953’te yayımlanan bu kitap, klasik psikanalizin bireyin iç dünyasına odaklanan modelini aşarak, ruhsal bozuklukların toplumsal bağlamını merkeze alıyor. Sullivan’a göre kişilik, içe dönük bir yapı değil, ilişkilerde şekillenen dinamik bir süreçtir.

‘Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi’ (‘The Interpersonal Theory of Psychiatry’), benliğin gelişimini erken çocuklukta kurulan sosyal etkileşimlerle açıklar. Sevgi, güven ve kabul görme deneyimleri sağlıklı bir benlik inşasının temelini oluştururken; reddedilme, utanç veya kaygı gibi deneyimler nevrotik örüntülere yol açıyor. Sullivan, kaygının kökenini bireysel içgüdülerde değil, başkalarıyla yaşanan gerilimlerde buluyor. Ona göre psikiyatrik rahatsızlıklar, iletişim bozuklukları ve kişilerarası kopuklukların sonucudur.

Kitap, özellikle şizofreni ve anksiyete bozuklukları üzerine yaptığı gözlemlerle dikkat çekiyor. Sullivan, bu tür rahatsızlıkların anlaşılabilmesi için hastanın toplumsal çevresiyle olan etkileşimlerinin dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Terapide ise amaç, hastayı izole bir birey olarak değil, bir ilişki ağı içinde anlamaktır. Terapist, yalnızca dinleyen değil, etkileşime katılan bir kişi olmalıdır.

Kitap, psikiyatride “kişilerarası okul”un temel metni olarak kabul ediliyor. Sullivan’ın yaklaşımı hem dinamik psikiyatriye hem de çağdaş psikoterapiye derin etkiler bıraktı. Bugün bilişsel-davranışçı terapiden grup terapisinin ilkelerine kadar pek çok modelde onun izleri görülüyor. Kitap, ruhsal sağlığı bireysel değil, ilişkisel bir gerçeklik olarak tanımlayarak psikiyatri tarihine kalıcı bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi, çeviren: Feyza Doğan, Albaraka Yayınları, psikiyatri, 432 sayfa, 2025

Jean-Louis Halpérin – Avrupa Hukuk Tarihi (2025)

Jean-Louis Halpérin’in bu çalışması, modern Avrupa’nın hukuk ve hak kavrayışının son iki buçuk yüzyılda geçirdiği dönüşümü izliyor. Halpérin, “hak” kavramının yalnızca yasal belgelerde değil, siyasi, toplumsal ve felsefi tartışmalarda da nasıl biçimlendiğini gösteriyor. 18. yüzyılın sonundaki Aydınlanma düşüncesiyle birlikte başlayan bu süreçte, bireysel hakların doğuşu, devletin meşruiyetini belirleyen en temel ölçüt haline geliyor.

‘Avrupa Hukuk Tarihi: 1750’den Günümüze’ (‘Histoire des droits en Europe: de 1750 à nos jours’), 1750’lerden itibaren insan haklarının düşünsel kökenlerini, Fransız Devrimi’nin hukuk düzeni üzerindeki etkilerini ve 19. yüzyılda sanayi toplumunun ortaya çıkardığı yeni hak mücadelelerini ele alıyor. Halpérin, “doğal hak” fikrinin zamanla “sosyal haklar”a evrildiğini, böylece özgürlük ve eşitlik ideallerinin toplumsal adalet talepleriyle birleştiğini açıklıyor. Bu dönüşüm, hem liberal hem de sosyalist hukuk anlayışlarının çatıştığı zeminleri de belirginleştiriyor.

Halpérin 20. yüzyıla gelindiğinde, iki dünya savaşının ve totaliter rejimlerin, hak kavramını nasıl yeniden tanımladığını inceliyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle birlikte, hakların ulusal hukuk sınırlarını aşarak uluslararası bir norm sistemine dönüştüğünü vurguluyor. Yazar, Avrupa Birliği’nin yükselişiyle birlikte hakların yalnızca yurttaşlıkla değil, insanlık fikriyle ilişkilendirilmeye başladığını belirtiyor.

‘Avrupa Hukuk Tarihi’, hukuku yalnızca bir kurum değil, bir medeniyet projesi olarak okuyor. Halpérin’in çalışması, hakların soyut ilkelerden toplumsal yaşama nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor; Avrupa tarihini, adalet arayışının sürekli değişen biçimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Jean-Louis Halpérin – Avrupa Hukuk Tarihi: 1750’den Günümüze, çeviren: Hakan Meral, Doğu Batı Yayınları, hukuk, 540 sayfa, 2025

Zeliha Bürtek – Sosyal Çürüme (2025)

Zeliha Bürtek’in ‘Sosyal Çürüme’ adlı kitabı, Türkiye’deki ekonomik sıkıntıların ötesine geçerek, toplumsal yapının derinlerinde biriken ahlaki, kültürel ve duygusal tahribatı görünür kılıyor. Kitap, bir sokak röportajında Zeliha Bürtek’in söylediği o yankı uyandıran cümleden yola çıkıyor: “Türkiye’de sosyal çürüme var, dönüşü olmayan bir yerdeyiz.” Bu cümle, yalnızca ekonomik krizlerin değil, bir toplumun iç dengelerini yitirmesinin ifadesine dönüşüyor.

Gülşen İşeri, Bürtek’le yaptığı uzun söyleşide, toplumsal çözülmenin gündelik hayatın her alanında nasıl hissedildiğini derinlemesine tartışıyor. Kadına yönelik şiddetten toplumsal dayanışmanın zayıflamasına, tahammülsüzlükten umutsuzluğa kadar birçok sorunu, ekonomik gerekçelerin ötesine taşıyor. Bürtek’in gözlemleri, toplumun yalnızca yoksullaşmadığını, aynı zamanda değer kaybına ve vicdani bir körleşmeye sürüklendiğini ortaya koyuyor.

Kitap, “sosyal çürüme”yi bir teşhis olarak değil, bir yüzleşme alanı olarak ele alıyor. Bürtek, sorunları konuşmaktan korkmayan, sessizliğe direnen bir ses olarak, insanın insana, topluma ve doğaya yabancılaşmasının tarihsel köklerini sorguluyor. Bu sorgulama, aynı zamanda bir umut çağrısına dönüşüyor: eğer çürüme insani bir süreçse, iyileşme de öyle olabilir.

‘Sosyal Çürüme’, yalnızca bir röportaj değil; Türkiye’nin ruh haline tutulmuş bir ayna. Okurunu, içinde yaşadığı düzeni yeniden düşünmeye ve dayanışmanın, adaletin ve vicdanın yeniden inşasına davet ediyor. Çünkü, Bürtek’in de dediği gibi, bu çürüme yalnızca bireysel değil — hepimizin ortak hikâyesi.

  • Künye: Zeliha Bürtek – Sosyal Çürüme, söyleşi: Gülşen İşeri, İnkılap Kitabevi, inceleme, 184 sayfa, 2025