Mengzi – Hükümdara Öğütler (2025)

‘Hükümdara Öğütler’ ya da Batı’da bilinen adıyla ‘Mencius’, Konfüçyüs sonrası Çin düşüncesinin en önemli klasiklerinden biri. ‘Hükümdara Öğütler’ (‘孟子 (Mèngzǐ)’, Mengzi’nin MÖ 4. yüzyılda farklı hükümdarlarla yaptığı diyalogları, ahlak, siyaset ve insan doğası üzerine görüşlerini içeriyor. Temel iddiası, insanın doğuştan iyi olduğu fikridir. Mengzi’ye göre merhamet, adalet, saygı ve bilgelik her insanda potansiyel olarak vardır; ancak bu nitelikler doğru eğitim ve erdemli bir yönetimle geliştirilmediğinde körelir. Bu nedenle iyi bir toplumun temeli, bireylerin içsel iyiliğini besleyen adil bir yönetimdir.

Kitapta yöneticiye düşen görev, halkın refahını sağlamak ve onların ahlaki gelişimine zemin hazırlamaktır. Mengzi, zorbalığa dayanan yönetimleri meşru saymaz; bir hükümdar halkın iyiliğini gözetmiyorsa, halkın ona karşı çıkma hakkı vardır. Bu düşünce, Çin siyaset felsefesinde “erdemli yönetici” idealini pekiştirir. Mengzi ayrıca ekonomik adalet, ölçülü yönetim ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması üzerine de ayrıntılı analizler yapar.

Eserin dili öğretici ve diyaloglar üzerinden ilerler; bu yönüyle hem felsefi hem pedagojik bir metindir. Mengzi, Konfüçyüs’ün öğretilerini soyut ahlak ilkelerinden çıkarıp toplumsal ve politik bir zemine taşır. Mengzi, insan doğasına duyduğu güvenle, ahlakın kaynağını dışsal otoritede değil, insanın içsel vicdanında arayan bir bilgelik kitabıdır.

  • Künye: Mengzi – Hükümdara Öğütler: Mengzi Klasiği, çeviren: İlknur Sertdemir, Vakıfbank Kültür Yayınları, siyaset, 272 sayfa, 2025

Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında (2025)

Gabor Maté’nin bu çalışması, bağımlılığı yalnızca kimyasal bir hastalık değil, insanın duygusal acılarına verilmiş bir yanıt olarak ele alıyor. Vancouver’daki yoksul ve madde bağımlısı hastalarla yıllarca çalışan Maté, klinik deneyimlerini nörobilim ve psikolojiyle harmanlayarak bağımlılığın kökenine iniyor. Ona göre bağımlılıklar, çocuklukta yaşanan travmaların, sevgisizlik ve dışlanmanın yetişkinlikte bıraktığı boşluğu doldurma çabasıdır. Beynin ödül sistemi bu duygusal eksikliklerle yeniden şekilleniyor ve kişi, geçici bir rahatlama uğruna kendine zarar veren davranışlara sığınıyor.

Maté, uyuşturucu bağımlılığını merkez alsa da alışveriş, teknoloji, yeme veya başarı hırsı gibi daha “saygın” bağımlılık biçimlerini de aynı mekanizmanın ürünü olarak tanımlıyor. Böylece bağımlılığı, toplumsal yapının dayattığı yalnızlık, rekabet ve bastırılmış duyguların bir sonucu olarak görmemizi sağlıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar’ (‘In the Realm of Hungry Ghosts: Close Encounters with Addiction’), cezalandırma yerine şefkat temelli bir yaklaşım öneriyor: bağımlıyı suçlamak yerine, onun hikâyesini anlamaya çalışmak.

Maté’nin üslubu hem bilimsel hem derin biçimde insani. Kendi yaşamındaki duygusal boşluklara da değinerek bağımlılığın kişisel boyutunu açık yüreklilikle paylaşıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında’, modern toplumun ruhsal yoksulluğunu gözler önüne seren ve iyileşmenin empatiyle mümkün olabileceğini hatırlatan güçlü bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar, çeviren: Defne Orhun, İletişim Yayınları, psikoloji, 535 sayfa, 2025

John Freely – Anadolu Selçukluları (2025)

John Freely’nin bu çalışması, Anadolu Selçuklularının tarih sahnesine çıkışını, Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya uzanan uzun göç ve fetih süreciyle birlikte anlatıyor. Freely, Selçukluların yalnızca savaşçı bir kavim olmadığını; aynı zamanda İslam dünyasının siyasal, kültürel ve entelektüel dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. ‘Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına’ (‘Storm on Horseback: The Seljuk Warriors of Turkey’), 10. yüzyılın sonlarında Horasan’da başlayan yükselişin, 11. yüzyılda Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi’yle nasıl doruğa ulaştığını ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Yazar, Selçukluların kurduğu devlet yapısını yalnızca askeri başarılar üzerinden değil, aynı zamanda şehirleşme, bilim, mimari ve sanat alanlarındaki gelişmelerle de inceliyor. Alparslan, Melikşah ve Nizamülmülk gibi figürlerin liderlik anlayışı ile kurumsal mirasları, İslam dünyasında uzun vadeli bir siyasal istikrarın temellerini oluşturuyor. Freely, Selçuklu dönemini Osmanlı’nın öncülü olarak değerlendirirken, bu mirasın hem Türk hem İslam kimliğini şekillendirdiğini savunuyor.

Eserde, anlatı dili tarihsel ayrıntılardan beslenirken akıcı ve edebi bir üslup da korunuyor. Freely, savaşların yıkıcılığını ve imparatorlukların ihtişamını aynı anda aktararak, Selçukluların Anadolu tarihindeki dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor. Kitap, hem akademik hem popüler tarih okurlarına hitap eden; Selçuklu dönemini askeri fetihlerin ötesinde, medeniyet kurucu bir dönem olarak yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: John Freely – Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına, çeviren: Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025

Hakan Kaynar – Ankara’nın Duygusal Tarihi (2025)

Hakan Kaynar’ın ‘Ankara’nın Duygusal Tarihi’ adlı kitabı, kenti yalnızca yapılar, yollar ve kurumlar üzerinden değil, hislerin, hatıraların ve edebiyatın izleriyle okuyor. Yazar, Ankara’nın tarihini resmi belgelerden çok, insanların duygusal tecrübelerinde ve metinlerde arıyor. Ona göre şehir, sadece coğrafi bir mekân değil; anlamı, içinde yaşayanların, yazanların ve hayal edenlerin duygularıyla biçimlenen canlı bir organizma. Bu nedenle Kaynar’ın yaklaşımı, şehir tarihçiliğini klasik sınırlarının ötesine taşıyor ve edebiyatı tarihin asli tanığı haline getiriyor.

Kitap, Yakup Kadri’nin modernleşme sancılarını, Aka Gündüz’ün milliyetçi duygularını, Adalet Ağaoğlu’nun kuşak çatışmalarını, Sevgi Soysal’ın özgürlük arayışını ve Barış Bıçakçı’nın kayıtsızlığını bir bütünün parçaları gibi ele alıyor. Bu yazarlar aracılığıyla Ankara, hem bir ideali hem de bir hayal kırıklığını temsil ediyor. Kaynar, kentin soğuk bürokratik imajını aşarak, insanın iç dünyasında bıraktığı yankılara odaklanıyor; şehirdeki yalnızlığı, umudu ve tedirginliği satır aralarından topluyor.

Sonuçta ‘Ankara’nın Duygusal Tarihi’, bir “şehir rehberi” değil, duyguların da tarihe dâhil olduğunu hatırlatan özgün bir okuma biçimi sunuyor. Ankara burada ne sadece bir başkent ne de bir sembol; aynı zamanda yitirilmiş ideallerin, içe kapanmış hayatların ve yeniden anlam arayışlarının aynası. Kaynar’ın çalışması, mekânın da insan kadar duygusal bir varlık olabileceğini göstererek şehir tarihine edebi bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Hakan Kaynar – Ankara’nın Duygusal Tarihi, Sel Yayıncılık, şehir, 136 sayfa, 2025

Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı (2025)

Samuel Dolbee’nin bu çalışması, modern Orta Doğu tarihine çevresel bir perspektiften yaklaşarak sınırlar, iktidar ve doğa arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. Dolbee, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Fransız ve İngiliz manda yönetimlerine uzanan süreçte, Mezopotamya ve Suriye çöllerindeki, bilhassa Cezire’deki çekirge istilalarını merkezine alıyor. Bu afetleri yalnızca ekolojik olaylar olarak değil, aynı zamanda imparatorlukların sınır politikalarını, bürokratik düzenlemelerini ve halkların direniş biçimlerini şekillendiren siyasal araçlar olarak yorumluyor.

Yazar, çekirgeleri metaforik bir unsur olarak kullanarak doğanın da iktidar ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini öne sürüyor. Çekirge salgınları karşısında geliştirilen idari tepkiler, yerel halkın yaşam biçimleri ve üretim düzeni üzerindeki etkilerle birlikte analiz ediliyor. Dolbee, çevresel felaketlerin imparatorlukların çöküşünde ve yeni ulusal sınırların çizilmesinde ne kadar belirleyici rol oynadığını gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, tarih yazımında çevre faktörünün uzun süre göz ardı edilen gücünü vurguluyor.

‘Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar’ (‘Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle’), yalnızca çevre tarihi açısından değil, aynı zamanda Orta Doğu’nun modernleşme sürecini anlamak için de çığır açıcı bir çalışma. Dolbee, iktidarın yalnızca insanlar arasında değil, doğa ile kurulan ilişkilerde de üretildiğini gösteriyor. Böylece, ekoloji ile siyaset arasındaki sınırları aşan bir anlatı kurarak Orta Doğu tarihine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar, çeviren: Can Gümüş İspir, Fol Kitap, tarih, 432 sayfa, 2025

Kolektif – Büyük Tarih (2025)

‘Büyük Tarih’ (‘Big History’), evrenin başlangıcından insanlığın geleceğine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesini bütüncül biçimde ele alıyor. Yazarlar, bilimi, tarihi ve felsefeyi bir araya getirerek “büyük tarih” adını verdikleri yaklaşımda evrenin, yaşamın ve insan toplumlarının gelişimini tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Kitap, kozmik ölçekteki dönüşümlerle insanlık tarihindeki toplumsal ve teknolojik değişimleri birbirine bağlayarak, evrendeki karmaşık düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışıyor.

Anlatı, sekiz “eşik” üzerinden ilerliyor: Büyük Patlama’dan yıldızların oluşumuna, yaşamın evriminden tarım devrimine ve modern teknolojik çağa kadar her aşama, artan enerji yoğunluğu ve karmaşıklık düzeyiyle tanımlanıyor. Bu yapı sayesinde kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; geleceğe dair olası senaryolar da sunuyor. İnsan türünün çevresini dönüştürme gücü, gezegenin ekolojik sınırları ve yapay zekâ gibi yeni dönüm noktaları, tarihsel süreklilik içinde tartışılıyor.

Yazarlar, geleneksel tarih anlayışının insan merkezli sınırlarını aşarak, insanı evrensel bir bağlamda konumlandırıyor. Ancak bu yaklaşım, bazı tarihçilerce aşırı soyut ve bilimsel indirgemeci bulunuyor. Yine de ‘Büyük Tarih’, farklı disiplinleri birleştiren açıklıkta yazılmış nadir eserlerden biri olarak, insanlığın yerini evrendeki büyük hikâyeye bağlayan etkileyici bir sentez sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Büyük Tarih: Big Bang’den İnsanlığın Geleceğine Disiplinlerarası Bir Bakış, editör: David Christian, William H. McNeill, Jerry H. Bentley, Ralph C. Croizier, J. R. McNeill, Heidi Roupp, Judith P. Zinsser, Brett Bowden, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2025

Dorothy Burlingham – İkizler (2025)

Dorothy Burlingham’ın bu eseri, psikanalitik gözlemler ışığında ikiz çocukların bireysel gelişimini anlamayı amaçlıyor. ‘İkizler: Üç Çift Yumurta İkizinin İncelenmesi’ (‘Twins: A Study of Three Pairs of Identical Twins’), üç çift tek yumurta ikizini doğumdan itibaren uzun yıllar boyunca takip ederek onların duygusal, bilişsel ve sosyal gelişim süreçlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Çalışma, özellikle kimlik oluşumu, benlik sınırları ve kardeş bağı arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Burlingham, ikizlerin birbirlerine duydukları güçlü bağlılığın bazen destekleyici, bazen ise bireyselleşmeyi engelleyici bir etkiye sahip olabileceğini vurguluyor.

Freudcu bir çerçeve içinde yazılan eser, erken çocukluk dönemindeki ilişkilerin kişilik gelişimindeki rolünü somut örneklerle ortaya koyuyor. Burlingham’a göre ikizler, birbirlerinin aynasında kendilerini tanıyarak bir tür “yansıma kimliği” oluşturuyor; bu durum, onların dış dünyayla kurdukları ilişkileri ve ebeveyn figürleriyle bağlarını da belirgin biçimde etkiliyor. Kitap, aynı zamanda doğanın mı yoksa yetiştirmenin mi daha baskın olduğu tartışmasına ampirik bir katkı sunuyor: Burlingham, kalıtımsal benzerliklerin belirleyici olduğunu reddetmiyor ama çevresel faktörlerin —özellikle anne-çocuk ilişkilerinin— kişilik gelişiminde belirleyici olduğunu gösteriyor.

Bu yönüyle ‘İkizler’, sadece psikanaliz alanında değil, çocuk gelişimi, eğitim ve aile psikolojisi alanlarında da öncü bir inceleme olarak öne çıkıyor. Burlingham, ikizlik olgusunu romantik bir merakın ötesine taşıyarak insan benliğinin oluşum sürecine dair evrensel bir gözlem sunuyor.

  • Künye: Dorothy Burlingham – İkizler: Üç Çift Yumurta İkizinin İncelenmesi, çeviren: Batuhan Saç, Sfenks Kitap, psikanaliz, 144 sayfa, 2025

Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi (2025)

Thomas Piketty’nin bu eseri, insanlık tarihini ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin kademeli olarak azaldığı uzun bir süreç olarak anlatıyor. Piketty, kapitalizmin eşitsizlik üretme eğilimine rağmen, toplumsal mücadelelerin ve politik müdahalelerin bu gidişatı nasıl sürekli olarak dengelediğini anlatıyor. Ona göre eşitlik bir “doğal gelişme” değil; devrimler, vergilendirme reformları, işçi hareketleri ve eğitim politikaları gibi bilinçli kolektif eylemlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle tarih, yalnızca zenginliğin birikim hikâyesi değil, aynı zamanda adalet talebinin direngen bir anlatısı haline geliyor.

‘Eşitliğin Kısa Tarihi’ (‘Une Brève Histoire de l’égalité’), Batı merkezli ekonomik büyüme modellerinin sömürgecilikle ve servet transferiyle beslendiğini vurgulayarak, liberal demokrasinin eşitlik söylemini ahlaki bir maske olarak eleştiriyor. Fransız Devrimi’nden refah devletine, kadınların oy hakkından eğitim reformlarına kadar birçok dönüm noktasını analiz ederken, eşitlik fikrinin yalnızca maddi değil, kültürel ve siyasal bir inşa olduğunu hatırlatıyor. Ancak Piketty’nin çözüm önerileri –örneğin küresel servet vergisi veya mülkiyet paylaşım modelleri– bazı eleştirmenlerce fazla iyimser bulunuyor. Çünkü o, kapitalizmin yapısal direncini ve sermayenin politik gücünü zaman zaman hafife alıyor.

Yine de Piketty’nin tarihsel perspektifi, eşitliğin bir ütopya değil, kazanılmış bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Kitap, umutsuzluk çağında umutlu bir ekonomi tarihi sunarken, eşitliğin ideolojik değil, pratik bir hedef olduğunu güçlü biçimde vurguluyor.

  • Künye: Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, iktisat, 216 sayfa, 2025

Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (2025)

Thomas Robert Malthus’un bu eseri, insanlık tarihine damga vurmuş en tartışmalı tezlerden birini ortaya koyuyor. Malthus, nüfusun doğal olarak geometrik, gıda üretiminin ise aritmetik oranda arttığını ileri sürüyor ve bu farkın kaçınılmaz biçimde yoksulluk, açlık ve savaş gibi “doğal dengeleyicilerle” sonuçlandığını iddia ediyor. Ancak bu düşünce, insanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak gören, toplumsal eşitsizlikleri doğanın kaçınılmaz sonucuymuş gibi sunan soğuk bir bakış açısı taşıyor. ‘Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme’ (‘An Essay on the Principle of Population’), toplumsal düzeni sorgulamak yerine onu doğallaştırıyor, böylece yoksulluğun sorumluluğunu sistemden çok bireylere yüklüyor.

Malthus, dönemin Aydınlanmacı düşünürleri William Godwin ve Marquis de Condorcet’in insan doğasına ve aklın ilerleme gücüne dair umutlarını “ütopik” buluyor. Oysa kendi yaklaşımı da farklı bir dogmaya dönüşüyor: değişimin mümkün olmadığı, insanın sürekli sınırlarına çarpacağı bir dünya tasarımı. Fakirlere yapılan yardımları nüfusu artıran bir tehlike olarak görmesi, etik açıdan rahatsız edici bir toplumsal darwinizmi andırıyor. Bu düşünce, yoksulların yaşam hakkını bir istatistik problemine indirgerken, mevcut güç ilişkilerini koruyan muhafazakâr bir ideolojiye hizmet ediyor.

Yoksulluğun Tanrı’nın koyduğu bir doğa yasasıyla belirlendiğini, doğal olduğunu iddia eden Malthus’un tezini Karl Marx, “proletaryaya karşı en acımasız savaş ilanı” olarak nitelendirmiş, Charles Darwin ise bu kitabı evrim teorisinin ilham kaynağı olarak göstermiştir. Fakat bugün, Malthus’un öne sürdüğü kaçınılmazlık fikrinin, eşitsizlikleri doğa yasası gibi sunarak eleştiriden kaçan bir ideolojik kılıf olduğu daha açık görülüyor.

  • Künye: Thomas Robert Malthus – Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme: Toplumun Gelecekteki İlerlemesine Etkileri ve Bay Godwin, Marki Condorcet ve Diğer Yazarların Düşünceleri Üzerine Gözlemler, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, siyaset, 176 sayfa, 2025

Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar (2025)

 

Alia Trabucco Zerán’ın bu kitabı, Şili’de dört kadının işlediği cinayetleri merkeze alarak toplumsal cinsiyetin, adaletin ve medyanın kadınlara bakışını sorguluyor. Corina Rojas, Rosa Faúndez, María Carolina Geel ve María Teresa Alfaro’nun hikâyeleri, yalnızca bireysel suç öyküleri değil, aynı zamanda bir toplumun kadınlara biçtiği rollerin aynası haline geliyor. Yazar, bu kadınların neden öldürdüğünü değil, toplumun onların neden öldürmemesi gerektiğine nasıl inandığını araştırıyor. Cinayet burada bir isyanın, bastırılmış öfkenin ve kimliğini savunma çabasının sembolüne dönüşüyor.

‘Katil Kadınlar’ (‘Las homicidas’), medyanın ve hukuk sisteminin kadın faillere yaklaşımını mercek altına alıyor. Bu kadınların gazetelerde nasıl “canavar”, “delirmiş”, “aşık” gibi etiketlerle anıldığını gösteriyor. Her bir hikâyede dilin nasıl bir yargı aracına dönüştüğünü, erkek egemen toplumun adalet anlayışını nasıl yeniden ürettiğini anlatıyor. Cinayetleri romantikleştirmiyor; tersine, onların etrafında örülen sessizlik ve korkunun kökenine inmeye çalışıyor.

Yazarın dili keskin ama duygusal derinlik taşıyor. Belgeler, gazete kupürleri ve mahkeme kayıtlarıyla örülü anlatım, edebiyat ile araştırma arasındaki sınırları siliyor. ‘Katil Kadınlar’, kadınların şiddet karşısındaki edilgen konumunu tersine çeviriyor. Kadın faili bir cani değil, toplumsal bir yankının sesi olarak gösteriyor. Bu yönüyle kitap, sessiz kalmış kadınların tarihine güçlü bir müdahale sunuyor.

  • Künye: Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar, çeviren: Dilara Anıl Özgen, Sel Yayıncılık, toplumsal cinsiyet çalışmaları, 200 sayfa, 2025