Nikolaj Schultz — Kara Tutması (2026)

Bu kitap, iklim krizinin insanın dünyayla kurduğu ilişkili nasıl dönüştürdüğünü inceleyen kısa ama yoğun bir deneme. Nikolaj Schultz, modern bireyin artık yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle değil, gezegenin fiziksel değişimiyle de sarsıldığını savunuyor. “Kara Tutması” kavramını, ekolojik yıkım karşısında hissedilen kaygı, yönsüzlük ve yabancılaşma duygularını anlatmak için kullanıyor.

‘Kara Tutması’ (‘Mal de Terre’), klasik çevrecilik söyleminden farklı bir yerden konuşuyor. Sorunu sadece karbon emisyonu ya da teknik çözümler düzeyinde ele almıyor; insanların duygu dünyasında ve kimlik algısında meydana gelen kırılmayı merkeze alıyor. Schultz’a göre iklim krizi yalnızca doğayı değil, “toplumsal koordinatlarımızı” da değiştiriyor. Mekân algısı, gelecek tasavvuru ve aidiyet duygusu sarsılıyor.

Metin boyunca modernliğin doğayı dışsal bir kaynak olarak konumlandıran anlayışı eleştiriliyor. İnsan ile yeryüzü arasındaki bağın kopmasının, bugünkü ekolojik ve psikolojik krizin temelinde yer aldığı ileri sürülüyor. Schultz, gezegenin artık pasif bir arka plan değil, toplumsal hayatı doğrudan etkileyen aktif bir güç olduğunu vurguluyor.

‘Kara Tutması’, karamsar bir felaket anlatısı sunmaktan ziyade, yeni bir duyarlılık çağrısı yapıyor. İklim değişikliğinin yarattığı “varoluşsal huzursuzluk”u inkâr etmek yerine, bunun siyasal ve kolektif eylem için bir başlangıç noktası olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, ekolojik krizi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp, kültürel ve duygusal bir dönüşüm meselesi olarak ele alan çağdaş çevre düşüncesine önemli bir katkı sunuyor.

Nikolaj Schultz — Kara Tutması
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Ekoloji • 88 sayfa • 2026

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket (2026)

Janet Biehl’in bu eseri, Murray Bookchin’in düşünsel ve politik serüvenini, 20. yüzyıl radikal hareketleriyle iç içe bir biyografi olarak anlatıyor. Çalışma, yalnızca bir yaşam öyküsü sunmuyor; toplumsal ekoloji fikrinin hangi tarihsel çatışmalar ve teorik tartışmalar içinden doğduğunu gösteriyor.

Biehl, önsözde Bookchin’in yaşamını “ekoloji ile özgürlük arasında kurulan kopmaz bağın hikâyesi” olarak çerçeveliyor. Ona göre Bookchin, çevre krizini teknik bir sorun değil, hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin ürünü olarak kavrıyor. Bu nedenle ekolojik yıkıma karşı çözümün, yalnızca çevreci reformlarda değil, demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal dönüşümde yattığını savunuyor. “Ya ekoloji ya felaket” ifadesi, bu tarihsel eşikte yapılan tercihin aciliyetini vurguluyor.

‘Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi’ (Ecology or Catastrophe: The Life of Murray Bookchin’), Bookchin’in gençlik yıllarındaki Marksist çevrelerden kopuşunu, anarşizmle kurduğu ilişkiyi ve sonunda geliştirdiği toplumsal ekoloji ile liberter belediyecilik (komünalizm) kuramını adım adım izliyor. Kapitalizmin doğayı metalaştıran yapısını eleştirirken, yerel meclisler ve doğrudan demokrasiye dayalı bir siyasal model önerdiğini gösteriyor. Biehl, onun polemikçi üslubunu, hareket içi tartışmalardaki sert çıkışlarını ve entelektüel yalnızlığını da saklamadan aktarıyor.

Eser, Bookchin’in düşüncesinin Kürt özgürlük hareketi üzerindeki etkisine ve fikirlerinin küresel ölçekte yeniden keşfine de değiniyor. Böylece biyografi, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı değil; günümüz ekoloji ve demokrasi tartışmalarına uzanan canlı bir miras değerlendirmesi sunuyor.

Kitap, bir düşünürün yaşamını anlatırken, ekolojik krizin ahlaki ve siyasal boyutlarını da tartışmaya açıyor. Biehl, Bookchin’i romantize etmeden ama önemini teslim ederek, ekoloji mücadelesini özgürlük projesiyle birlikte düşünmeye çağırıyor.

Janet Biehl — Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi
Çeviren: İlker Akçay • Dipnot Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler (2026)

Janice Wormworth ve Çağan H. Şekercioğlu’nun kaleme aldığı bu kitap, kuşların iklim krizinin erken uyarı sistemi olduğunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Kitap, kuşların iklim değişikliğine verdiği tepkileri yalnızca biyolojik bir mesele olarak değil, ekosistemlerin genel sağlığını gösteren bir gösterge sistemi olarak inceliyor. Yazarlar, kuş türlerinin dağılımındaki değişimleri, göç yollarındaki kaymaları, üreme zamanlamalarındaki bozulmaları ve popülasyon düşüşlerini iklim krizinin somut sonuçları olarak ele alıyor.

Eserde kuşların, çevresel değişimlere insanlardan çok daha hızlı tepki verdiği vurgulanıyor. Bu yüzden kuşlardaki davranış ve nüfus değişimleri, daha büyük ekolojik kırılmaların habercisi olarak okunuyor. İklim değişikliğinin habitat kaybı, sıcaklık artışı, kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekstrem hava olayları üzerinden kuş yaşamını nasıl dönüştürdüğü, bilimsel veriler ve saha gözlemleriyle destekleniyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’ (‘Winged Sentinels’), yalnızca bir “kriz anlatısı” kurmakla yetinmiyor; koruma politikaları, sürdürülebilir çevre yönetimi ve insan-doğa ilişkisi üzerine etik bir çerçeve de sunuyor. Kuşların korunmasının, yalnızca tür çeşitliliği için değil, insan yaşamının geleceği için de hayati olduğu savunuluyor. Bu bağlamda eser, iklim değişikliğini soyut bir küresel sorun olmaktan çıkarıp, doğrudan gözlemlenebilir biyolojik etkiler üzerinden somutlaştırıyor.

‘Kanatlı Nöbetçiler’, kuşları doğanın sesi ve habercisi olarak konumlandıran, iklim krizini bilim, ekoloji ve etik düzlemlerinde birlikte düşünen bir kitap olarak, çevre çalışmaları ve iklim literatüründe önemli bir referans niteliği taşıyor.

Janice Wormworth, Çağan H. Şekercioğlu — Kanatlı Nöbetçiler: Kuşlar ve İklim Değişikliği
Çeviren: Bezen Balamir Coşkun • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 390 sayfa • 2026

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü (2026)

Felakete başka bir açıdan bakmak mümkün müdür?

Geleceği ortadan kaldıran, bildiğimiz dünyanın radikal sonunu imleyen ekolojik felaketin insanda harekete geçme isteği uyandırıp “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi”nin önünü açması söz konusu olabilir mi?

Bu sorulara yanıt arayan Henk Manschot, Nietzsche’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir sistem olarak değil, yaşam pratiği, beden, doğa ve yeryüzüyle kurulan ilişki üzerinden okuyor. Nietzsche’nin hastalıkları, gezgin yaşamı, iklimle kurduğu bağ ve doğayla temasının, düşünsel dönüşümlerini nasıl etkilediğini biyografik bir hat üzerinden gösteriyor. Felsefenin soyut kavramlardan ibaret olmadığını, yaşanan hayatın doğrudan bir ürünü olduğunu vurguluyor.

Kitapta Nietzsche’nin “yeryüzüne sadakat” fikri merkeze alınıyor ve bu düşünce ekolojiyle ilişkilendiriliyor. İnsan-merkezci bakışın yerine, yaşamın bütünlüğünü esas alan bir etik öneriliyor. Doğa, yalnızca kaynak değil, birlikte yaşanan bir varlık alanı olarak ele alınıyor. Manschot, Nietzsche’nin güç istenci, yaşamı olumlama ve değer yaratma kavramlarını ekolojik duyarlılıkla yeniden yorumluyor.

Eserde politik boyut da önemli bir yer tutuyor. Nietzsche’nin düşüncesi otoriter ideolojilerden ayrıştırılarak, özgürleşme, çoğulluk ve sorumluluk temelinde okunuyor. ‘Nietzsche ve Yeryüzü’ (‘Nietzsche and the Earth’), Nietzsche’yi çevre felsefesi, siyaset teorisi ve çağdaş ekoloji tartışmalarıyla buluşturuyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin yalnızca bireysel etik değil, gezegensel bir sorumluluk düşünürü olarak okunabileceğini gösteriyor ve alanında disiplinlerarası bir köprü kurmasıyla önem taşıyor. Aynı zamanda biyografi ile teori arasındaki sınırları eritiyor ve felsefeyi gündelik hayatın içine taşıyor.

Okur, Nietzsche’yi yalnızca okunan bir filozof olarak değil, yaşanan bir düşünce biçimi olarak algılıyor. Kitap, çağdaş düşüncede ekolojik bilinç üretmesi açısından kalıcı bir referans metni olma potansiyeli taşıyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü: Biyografi, Ekoloji, Politika
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Livera Yayınevi
Ekoloji • 264 sayfa • 2026

Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek (2025)

Robin Wall Kimmerer’ın bu kitabı, botanik bilimiyle yerli bilgeliğini aynı potada eriten, doğayla ilişkimizi hem zihinsel hem de duygusal düzeyde yeniden kuran etkileyici bir ekoloji anlatısı sunuyor. İlk kez 2013’te yayımlanan bu eser, modern çevre yazınının en güçlü başvuru kaynaklarından biri hâline geldi.

Potawatomi halkının bir üyesi olan Kimmerer, bitkileri yalnızca biyolojik organizmalar olarak değil, öğretmenler, yol göstericiler ve ilişki kurduğumuz varlıklar olarak görüyor. Bilimsel eğitiminden gelen analitik bakışı, yerli kozmolojisinin dünyayı armağanlar ağı olarak gören perspektifiyle birleştirerek okura hem kanıta dayalı hem de ruhu besleyen bir düşünme biçimi sunuyor. Bu yaklaşım, çevreyi “kaynak” olarak gören modern anlayışla keskin bir karşıtlık oluşturuyor ve ekolojik krizin derin nedenlerinin ilişkisizlik, kopuş ve karşılıklılık eksikliği olduğunu hatırlatıyor.

‘Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri’ (‘Braiding Sweetgrass: Indigenous Wisdom, Scientific Knowledge and the Teachings of Plants’); Kaplumbağa Adası’nın (Kuzey Amerika kıtasının yerli yaratılış anlatısı) mitlerinden Kimmerer’ın kendi anneliğine, bitkilerle kurduğu kişisel bağlardan günümüz ekolojik tehditlerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Burada temel bir fikir öne çıkıyor: Yaşayan dünyanın diğer sakinleriyle karşılıklı bir ilişki kurmadan gerçek bir ekolojik farkındalık geliştiremeyiz. Bitkilerin ve hayvanların “dilini duymayı” öğrenmek, toprağın cömertliğini anlamanın ve ona karşı sorumluluk geliştirebilmenin ön koşulu.

‘Kutsal Otu Örmek’, bilimle maneviyatı, kişisel deneyimle toplumsal eleştiriyi, ekolojik kaygıyla şükranı bir araya getiren son derece özgün bir çalışma. Hem çevre felsefesi hem de yerli ekobilgisi açısından önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor; doğaya dair bilgiyi yalnızca akılla değil, ilişki ve karşılıklılıkla kurmayı hatırlattığı için modern ekoloji tartışmalarında benzersiz bir yer tutuyor.

  • Künye: Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri, çeviren: Ayşe Başcı, Kolektif Kitap, ekoloji, 528 sayfa, 2025

Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi (2025)

Peter Wohlleben’in bu çalışması, insan ile doğa arasındaki görünmez bağın duyular, ritimler ve bilişsel sınırlar üzerinden nasıl kurulduğunu araştırıyor. Wohlleben, modern yaşamın gürültüsü içinde körelen duyusal kapasitemizin aslında ormanlarla, hayvanlarla ve iklimle sürekli bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Yazar, insanın yedi duyusunu açıklarken bu duyuların çevresel uyaranlarla nasıl zenginleştiğini ve doğadan kopmanın algısal fakirleşmeye nasıl yol açtığını örneklerle tartışıyor. Metin, insan bedeninin sezgisel tepkilerinin ormandaki en küçük değişimlere bile karşılık verdiğini vurgulayarak doğayı yalnızca çevresel bir arka plan değil, duyusal bir ortak olarak konumlandırıyor.

Wohlleben, ağaçların “kalp atışına” benzeyen su dolaşımlarını, içsel zamanlamalarını ve çevreye verdikleri tepkileri açıklarken bitkilerin pasif varlıklar olmadığını, karmaşık iletişim biçimleri geliştirdiğini söylüyor. Bu noktada bitkilerin bilinç sahibi olup olmadığı sorusunu dikkatle ele alıyor ve bilimsel sınırları aşmadan bitkisel davranışların nasıl anlamlandırılabileceğini yorumluyor. Bitkilerin çevre koşullarına uyum sağlama biçimlerini, ağaç topluluklarının dayanışmacı yapısını ve ekosistem içindeki ortak yaşam stratejilerini inceliyor.

‘Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ’ (‘Das geheime Band zwischen Mensch und Natur: Erstaunliche Erkenntnisse über die 7 Sinne des Menschen, den Herzschlag der Bäume und die Frage, ob Pflanzen ein Bewusstsein haben’), insanın doğa karşısındaki üstünlük yanılsamasını sorguluyor ve kaybolan bağların yeniden kurulmasının hem ekolojik hem de psikolojik bir iyileşme sunduğunu savunuyor. Wohlleben, doğaya yönelik dikkatin artmasının empatiyi güçlendirdiğini, stres seviyelerini düşürdüğünü ve bilişsel derinliği artırdığını belirtiyor. Böylece çalışma, bilimin sunduğu verileri sezgisel bir anlatıyla birleştirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi hem duyusal hem de etik bir mesele olarak yeniden çerçeveliyor. Bu yaklaşım, doğanın karmaşık örgüsünü anlamaya çalışan her okura yeni bir düşünme biçimi sunuyor.

  • Künye: Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ, çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek, Doğan Kitap, inceleme, 240 sayfa, 2025

Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme (2025)

Bruno Latour’un bu eseri, insan ile yeryüzü arasındaki ilişkiyi köklü biçimde yeniden düşünmeye çağırıyor. Latour, antroposen çağında yaşanan iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda düşünsel ve siyasal bir kırılma olduğunu savunuyor. “Gaia” kavramını mitolojik bir figürden ziyade, insan eylemlerine tepki veren canlı bir sistemin felsefi simgesi olarak ele alıyor. Bu bağlamda Gaia, doğadan ayrı bir varlık değil; insanla sürekli etkileşim içinde olan, sınırları ve istikrarı insani faaliyetlerle şekillenen bir yeryüzü bütünlüğünü temsil ediyor.

Latour’a göre modernlik, “doğa” ve “toplum” arasındaki yapay ayrımı üzerine kurulmuş bir yanılsamadır. Bilimsel ilerleme ve ekonomik büyüme, bu ayrımı meşrulaştırarak insanı dünyanın merkezine yerleştirmiştir. Ancak iklim değişikliği bu merkezin çöktüğünü gösteriyor. Artık insan, doğayı dışsal bir nesne gibi yönetemiyor; aksine, Gaia’nın güçleriyle karşı karşıya geliyor. Latour, bu durumu “yeni iklim rejimi” olarak adlandırıyor: bir dönemde, insanın jeolojik bir kuvvete dönüştüğü, doğanın ise politik bir özne haline geldiği bir çağ.

‘Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans’ (‘Face à Gaïa: Huit conférences sur le nouveau régime climatique’), bu dönüşümün düşünsel sonuçlarını tartışıyor. Latour, çevre politikalarının yalnızca teknik çözümlerle değil, yeni bir ontolojiyle –yani insan ve dünya arasındaki varlık ilişkisini yeniden kurmakla– ele alınması gerektiğini söylüyor. Gaia’yı “kırılgan ama tepkisel bir varlık” olarak görerek, insanı da yeryüzünün parçası ve sorumlusu haline getiriyor.

‘Gaia ile Yüzleşme’, bilimin, siyasetin ve felsefenin sınırlarını zorlayan bir ekolojik düşünme denemesi olarak, çağımızın en temel sorusunu soruyor: İnsan, dünyanın efendisi mi yoksa onunla birlikte var olan kırılgan bir varlık mı?

  • Künye: Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans, çeviren: Kağan Kahveci, Livera Yayınevi, felsefe, 440 sayfa, 2025

Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı (2025)

Bu eser, insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde çağ açıcı bir etki yarattığı Antroposen kavramını tarihsel, siyasal ve toplumsal bir çerçevede ele alıyor. Yazarlar, Antroposen’in sadece son yüzyılda ortaya çıkan bir teknolojik dönüşüm değil, modern dünyanın başlangıcından beri kapitalist genişleme, sanayileşme ve sömürgecilikle bağlantılı uzun bir süreç olduğunu savunuyor.

‘Antroposen Olayı’ (‘L’événement Anthropocène’), çevresel krizlerin “yanlışlıkla” oluştuğu iddiasını eleştiriyor. Politika yapıcılar, şirketler ve devletlerin tarih boyunca ekolojik zararları bilerek görmezden geldiğini, büyüme ve güç arayışının gezegeni bugünkü noktaya getirdiğini vurguluyor. “Bilmeden yaptık” anlatısının, mevcut sistemlerin masumiyetini korumak için üretildiği belirtiliyor.

Yazarlar, çevresel değişimleri yalnızca teknolojinin doğal sonucu olarak görmek yerine, iktidar ilişkilerini, ekonomik modelleri ve tüketim kültürünü sorgulayan bir perspektif öneriyor. Doğa ve insan ilişkisi, özellikle fosil yakıt ekonomisi üzerinden yeniden tartışılıyor. Antroposen, insanlığın ortak suçu değil; güç eşitsizlikleri, sömürgecilik ve endüstriyel sermaye birikimiyle şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Son bölümde kitap, yeni bir politik hayal gücüyle, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya için ekolojik dönüşümlerin zorunluluğunu öne çıkarıyor. Ekolojik yıkımın aktörlerini görünür kılmanın, çözüm üretmenin ilk adımı olduğu savunuluyor.

  • Künye: Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı: Yerküre, Tarih ve Biz, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında (2025)

Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Kolbert’in bu kitabı, insanlığın doğa üzerindeki etkilerini tersine çevirmeye çalışırken aslında doğayı yeniden tasarladığı paradoksal bir dönemi anlatıyor. 2021’de yayımlanan kitap, üç bölümde ilerliyor: İlk bölüm mühendislik müdahaleleriyle nehirlerin yönünü değiştirmenin ekolojik bedellerini, ikinci bölüm nesli tükenen canlıları genetik müdahaleyle kurtarma çabalarını, son bölüm ise, kitabın başlığındaki “beyaz gökyüzü”yle, gezegenin iklim mühendisliğiyle soğutulabileceği bir geleceğe işaret ederken, iklim mühendisliğinin yarattığı etik ve çevresel gerilimleri inceliyor. Kolbert, Chicago Nehri’nin ters çevrilmesinden Avustralya’daki “süper mercan” deneylerine, İzlanda’daki karbon yakalama tesislerinden güneş ışığını yansıtma projelerine kadar çok sayıda örnek üzerinden modern bilimin ikili doğasını gözler önüne seriyor.

Yazarın temel savı, insanlığın artık “doğayı koruma” aşamasını geride bıraktığı ve şimdi “doğayı tamir etme” çabasıyla yeni bir çağa girdiği yönünde. Ancak bu tamir, çoğu zaman yeni hataların tohumlarını ekiyor. Kolbert, bilimsel çözümlerin umut verici olduğu kadar riskli de olduğunu gösteriyor; doğayı kontrol etme hırsının, gezegeni geri döndürülemez biçimde insan yapımı bir sisteme dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor. “Beyaz gökyüzü” imgesi, güneş ışığını azaltma fikrinin sembolü olarak, insanın gezegenin iklimini tasarlama arzusunu temsil ediyor.

‘Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?’ (‘Under a White Sky: The Nature of the Future’), çevre yazını içinde hem eleştirel hem uyarıcı bir yere sahip. Kolbert, teknolojik ilerlemeyi ne romantize ediyor ne de bütünüyle reddediyor; asıl soruyu şu şekilde soruyor: “İnsanın doğayı yeniden yaparken kendini de dönüştürme gücü nerede durmalı?” Bu soruyla kitap, geleceğin doğasını değil, doğanın geleceğini tartışıyor.

  • Künye: Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, ekoloji, 256 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025