Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme (2025)

Bruno Latour’un bu eseri, insan ile yeryüzü arasındaki ilişkiyi köklü biçimde yeniden düşünmeye çağırıyor. Latour, antroposen çağında yaşanan iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda düşünsel ve siyasal bir kırılma olduğunu savunuyor. “Gaia” kavramını mitolojik bir figürden ziyade, insan eylemlerine tepki veren canlı bir sistemin felsefi simgesi olarak ele alıyor. Bu bağlamda Gaia, doğadan ayrı bir varlık değil; insanla sürekli etkileşim içinde olan, sınırları ve istikrarı insani faaliyetlerle şekillenen bir yeryüzü bütünlüğünü temsil ediyor.

Latour’a göre modernlik, “doğa” ve “toplum” arasındaki yapay ayrımı üzerine kurulmuş bir yanılsamadır. Bilimsel ilerleme ve ekonomik büyüme, bu ayrımı meşrulaştırarak insanı dünyanın merkezine yerleştirmiştir. Ancak iklim değişikliği bu merkezin çöktüğünü gösteriyor. Artık insan, doğayı dışsal bir nesne gibi yönetemiyor; aksine, Gaia’nın güçleriyle karşı karşıya geliyor. Latour, bu durumu “yeni iklim rejimi” olarak adlandırıyor: bir dönemde, insanın jeolojik bir kuvvete dönüştüğü, doğanın ise politik bir özne haline geldiği bir çağ.

‘Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans’ (‘Face à Gaïa: Huit conférences sur le nouveau régime climatique’), bu dönüşümün düşünsel sonuçlarını tartışıyor. Latour, çevre politikalarının yalnızca teknik çözümlerle değil, yeni bir ontolojiyle –yani insan ve dünya arasındaki varlık ilişkisini yeniden kurmakla– ele alınması gerektiğini söylüyor. Gaia’yı “kırılgan ama tepkisel bir varlık” olarak görerek, insanı da yeryüzünün parçası ve sorumlusu haline getiriyor.

‘Gaia ile Yüzleşme’, bilimin, siyasetin ve felsefenin sınırlarını zorlayan bir ekolojik düşünme denemesi olarak, çağımızın en temel sorusunu soruyor: İnsan, dünyanın efendisi mi yoksa onunla birlikte var olan kırılgan bir varlık mı?

  • Künye: Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans, çeviren: Kağan Kahveci, Livera Yayınevi, felsefe, 440 sayfa, 2025

Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı (2025)

Bu eser, insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde çağ açıcı bir etki yarattığı Antroposen kavramını tarihsel, siyasal ve toplumsal bir çerçevede ele alıyor. Yazarlar, Antroposen’in sadece son yüzyılda ortaya çıkan bir teknolojik dönüşüm değil, modern dünyanın başlangıcından beri kapitalist genişleme, sanayileşme ve sömürgecilikle bağlantılı uzun bir süreç olduğunu savunuyor.

‘Antroposen Olayı’ (‘L’événement Anthropocène’), çevresel krizlerin “yanlışlıkla” oluştuğu iddiasını eleştiriyor. Politika yapıcılar, şirketler ve devletlerin tarih boyunca ekolojik zararları bilerek görmezden geldiğini, büyüme ve güç arayışının gezegeni bugünkü noktaya getirdiğini vurguluyor. “Bilmeden yaptık” anlatısının, mevcut sistemlerin masumiyetini korumak için üretildiği belirtiliyor.

Yazarlar, çevresel değişimleri yalnızca teknolojinin doğal sonucu olarak görmek yerine, iktidar ilişkilerini, ekonomik modelleri ve tüketim kültürünü sorgulayan bir perspektif öneriyor. Doğa ve insan ilişkisi, özellikle fosil yakıt ekonomisi üzerinden yeniden tartışılıyor. Antroposen, insanlığın ortak suçu değil; güç eşitsizlikleri, sömürgecilik ve endüstriyel sermaye birikimiyle şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Son bölümde kitap, yeni bir politik hayal gücüyle, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya için ekolojik dönüşümlerin zorunluluğunu öne çıkarıyor. Ekolojik yıkımın aktörlerini görünür kılmanın, çözüm üretmenin ilk adımı olduğu savunuluyor.

  • Künye: Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı: Yerküre, Tarih ve Biz, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında (2025)

Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Kolbert’in bu kitabı, insanlığın doğa üzerindeki etkilerini tersine çevirmeye çalışırken aslında doğayı yeniden tasarladığı paradoksal bir dönemi anlatıyor. 2021’de yayımlanan kitap, üç bölümde ilerliyor: İlk bölüm mühendislik müdahaleleriyle nehirlerin yönünü değiştirmenin ekolojik bedellerini, ikinci bölüm nesli tükenen canlıları genetik müdahaleyle kurtarma çabalarını, son bölüm ise, kitabın başlığındaki “beyaz gökyüzü”yle, gezegenin iklim mühendisliğiyle soğutulabileceği bir geleceğe işaret ederken, iklim mühendisliğinin yarattığı etik ve çevresel gerilimleri inceliyor. Kolbert, Chicago Nehri’nin ters çevrilmesinden Avustralya’daki “süper mercan” deneylerine, İzlanda’daki karbon yakalama tesislerinden güneş ışığını yansıtma projelerine kadar çok sayıda örnek üzerinden modern bilimin ikili doğasını gözler önüne seriyor.

Yazarın temel savı, insanlığın artık “doğayı koruma” aşamasını geride bıraktığı ve şimdi “doğayı tamir etme” çabasıyla yeni bir çağa girdiği yönünde. Ancak bu tamir, çoğu zaman yeni hataların tohumlarını ekiyor. Kolbert, bilimsel çözümlerin umut verici olduğu kadar riskli de olduğunu gösteriyor; doğayı kontrol etme hırsının, gezegeni geri döndürülemez biçimde insan yapımı bir sisteme dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor. “Beyaz gökyüzü” imgesi, güneş ışığını azaltma fikrinin sembolü olarak, insanın gezegenin iklimini tasarlama arzusunu temsil ediyor.

‘Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?’ (‘Under a White Sky: The Nature of the Future’), çevre yazını içinde hem eleştirel hem uyarıcı bir yere sahip. Kolbert, teknolojik ilerlemeyi ne romantize ediyor ne de bütünüyle reddediyor; asıl soruyu şu şekilde soruyor: “İnsanın doğayı yeniden yaparken kendini de dönüştürme gücü nerede durmalı?” Bu soruyla kitap, geleceğin doğasını değil, doğanın geleceğini tartışıyor.

  • Künye: Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, ekoloji, 256 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025

George Monbiot – Yeniden Doğuş (2025)

George Monbiot, bu kitabında gıda üretimi ile ekolojik denge arasındaki kritik ilişkiyi ele alıyor. Yazar, modern tarımın dünyaya verdiği zararı gözler önüne seriyor ve mevcut sistemin sürdürülemez olduğunu vurguluyor. Ormanların yok olması, toprakların tükenmesi ve iklim krizine katkı sağlayan endüstriyel tarım yöntemleri, gezegenin geleceğini tehdit ediyor. Monbiot, bu gidişatın hem doğa hem de insanlık için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurduğunu açık bir dille anlatıyor.

Kitapta, hayvancılık endüstrisinin çevresel etkisi üzerinde özellikle duruluyor. Et tüketiminin artışıyla birlikte karbon salınımının ve su tüketiminin nasıl yükseldiği verilerle ortaya konuyor. Monbiot, bu sorunun yalnızca üretim teknikleriyle değil, aynı zamanda alışkanlıklarla da bağlantılı olduğunu söylüyor. Daha az et tüketimi, yenilikçi protein kaynakları ve bitki bazlı beslenme alışkanlıkları, kitabın önerdiği çözümler arasında yer alıyor.

Yazar ayrıca, laboratuvar ortamında geliştirilen alternatif gıdalar ve yeni tarım teknolojileri gibi umut vadeden yöntemlere dikkat çekiyor. Toprak kullanımını azaltan ve doğayı yeniden onarmayı mümkün kılan yaklaşımlar, geleceğin gıda güvenliğini sağlayabilecek anahtarlar olarak sunuluyor. Monbiot, bu değişimin yalnızca bireysel tercihlerle değil, küresel politikalar ve toplumsal dönüşümlerle gerçekleşebileceğini vurguluyor.

‘Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz’ (‘How to Feed the World Without Devouring the Planet’), gezegenin geleceğini korumak isteyen herkes için cesur, eleştirel ve çözüm odaklı bir manifesto niteliği taşıyor.

  • Künye: George Monbiot – Yeniden Doğuş: Gezegeni Mideye İndirmeden Tüm Dünyayı Besleyebiliriz, çeviren: Asude Küçük, Minotor Kitap, ekoloji, 408 sayfa, 2025

Hannah Ritchie – Dünyanın Sonu Değil (2025)

Hannah Ritchie’nin bu eseri, çevresel krizlerin ortasında umut dolu ve bilim temelli bir yaklaşımı savunuyor. ‘Dünyanın Sonu Değil’ (‘Not the End of the World’), dünyayı kurtarmak için çok geç kalındığı düşüncesinin verilerle çürütülebileceğini ortaya koyuyor. Medyada sıkça karşılaşılan felaket senaryolarının insanları karamsarlığa sürüklediğini ve eylemsizliğe ittiğini vurguluyor. Oysa veriler, küresel çapta birçok alanda iyileşme yaşandığını gösteriyor: Temiz enerji yatırımları artmakta, orman kaybı bazı bölgelerde yavaşlamakta ve çevre bilinci her geçen gün yaygınlaşmaktadır.

Kitap; iklim değişikliği, enerji kullanımı, plastik atıklar, gıda güvenliği ve biyolojik çeşitlilik gibi kritik meseleleri yalın bir dille işliyor. Ritchie, bu karmaşık sorunların çözümünün bireysel tercihlerden çok sistem düzeyinde değişimlerle mümkün olacağını savunuyor. Tarımda verimliliğin artırılması, yenilenebilir enerjiye geçiş ve israfın azaltılması gibi somut öneriler sunuyor.

Yazarın temel tezi şudur: Umut, pasif bir iyimserlik değil; verilere dayalı, eylem çağrısı içeren bir güçtür. Gelecek hâlâ bizim elimizde. Korkuya dayalı anlatılar yerine, bilgiye dayalı kolektif çözümler üretmeliyiz. ‘Dünyanın Sonu Değil’, felakete değil dönüşüme, yılgınlığa değil dayanışmaya çağırıyor. Bilimin rehberliğinde, gezegenimizi yaşanabilir kılmak için hâlâ zamanımız var.

  • Künye: Hannah Ritchie – Dünyanın Sonu Değil: Sürdürülebilir Bir Dünya Kuran İlk Nesil Olmanın Yolları, çeviren: Sema Utkueri, Boyner Yayınları, ekoloji, 392 sayfa, 2025

David Holmgren – Permakültür (2025)

David Holmgren imzalı bu çalışma, permakültür felsefesini ve pratiklerini derinlemesine inceleyen temel bir eser. ‘Permakültür: Sürdürülebilirliğin Ötesinde İlkeler ve Yollar’ (‘Permaculture: Principles & Pathways Beyond Sustainability’), permakültürü sadece bir bahçe tasarımı yöntemi olarak değil, aynı zamanda daha sürdürülebilir ve etik bir gelecek inşa etmek için kapsamlı bir tasarım bilimi olarak tanımlıyor. Kitap, permakültürün temel ilkelerini, yani “Dünya Bakımı”, “İnsan Bakımı” ve “Adil Paylaşım” prensiplerini detaylandırarak, bu ilkelerin ekolojik, ekonomik ve sosyal sistemlere nasıl uygulanabileceğini gösteriyor.

Eser, modern sanayileşmiş toplumların karşı karşıya olduğu enerji kıtlığı, iklim değişikliği ve ekolojik bozulma gibi zorluklara karşı permakültürün sunduğu çözümleri vurguluyor. Holmgren, mevcut “sürdürülebilirlik” yaklaşımlarının genellikle yetersiz kaldığını ve gerçek bir dönüşüm için sistemlerin yeniden tasarlanması gerektiğini savunuyor. Bu bağlamda permakültür, sadece doğal sistemlerle uyumlu yaşamakla kalmayıp, aynı zamanda üretken, dayanıklı ve kendini idame ettiren yaşam alanları ve topluluklar yaratmayı amaçlıyor.

Kitap, permakültürün on iki temel tasarım ilkesini (örneğin gözlemle ve etkileşime geç, her fonksiyonu birden fazla elemanla sağla, küçük ve yavaş çözümler kullan) pratik örneklerle açıklıyor. Bu ilkelerin, bahçe tasarımından şehir planlamasına, enerji sistemlerinden finansal modellere kadar geniş bir uygulama alanına sahip olduğunu gösteriyor. Holmgren, permakültürün sadece tarımsal bir yöntem değil, aynı zamanda düşünce biçimimizi ve gezegenle olan ilişkimizi dönüştürecek bir yaşam felsefesi olduğunu güçlü bir şekilde ifade ediyor.

  • Künye: David Holmgren – Permakültür: Sürdürülebilirliğin Ötesinde İlkeler ve Yollar, çeviren: Bediz Yılmaz, Evren Yıldırım, Yeni İnsan Yayınevi, ekoloji, 336 sayfa, 2025

Edward O. Wilson – Karıncaların Dünyası (2025)

Edward O. Wilson’ın kaleme aldığı ‘Karıncaların Dünyası’ (‘The Ants’), karıncaların dünyasına dair kapsamlı ve detaylı bir rehber niteliğinde. Kitap, bu küçük ama son derece karmaşık sosyal böceklerin biyolojisi, ekolojisi ve evrimine dair bugüne kadar edinilmiş tüm bilimsel bilgiyi bir araya getiriyor.

Yazar, karınca türlerinin şaşırtıcı çeşitliliğini, yaşam döngülerini, üreme stratejilerini ve dünya üzerindeki yayılımlarını bilimsel bir titizlikle ele alırken, aynı zamanda okuyucuya anlaşılır ve sürükleyici bir anlatım sunuyor.

Kitap, karınca kolonilerinin inanılmaz organizasyon yapısına, iş bölümüne ve karmaşık iletişim sistemlerine odaklanıyor; feromonlar aracılığıyla nasıl haberleştiklerini, yiyecek kaynaklarını nasıl bulduklarını ve düşmanlara karşı nasıl organize olduklarını ayrıntılarıyla açıklıyor.

‘Karıncaların Dünyası’, karıncaların ekosistemdeki kritik rolünü de vurguluyor; toprağın havalandırılmasından tohumların dağıtımına, zararlı böceklerin kontrolünden diğer canlılarla olan simbiyotik ilişkilerine kadar birçok alanda ekolojik dengeye olan katkılarını gözler önüne seriyor.

Yazar, karıncaların toplumsal yapılarının, kraliçe, işçi ve erkek karıncalar arasındaki hiyerarşinin, yuva yapımındaki mühendislik becerilerinin ve beslenme alışkanlıklarının detaylı bir resmini çiziyor. Kitap, karıncaların evrimsel geçmişini de inceleyerek, milyonlarca yıldır nasıl hayatta kaldıklarını ve farklı ortamlara nasıl adapte olduklarını anlatıyor.

Wilson, karıncaların davranışlarını, genetik yapılarını ve çevresel etkileşimlerini bilimsel araştırmalar ve gözlemlerle destekleyerek, okuyucuya bu minik canlıların dünyasına derinlemesine bir bakış açısı sunuyor.

Eser, sadece entomoloji (böcek bilimi) alanında çalışanlar için değil, aynı zamanda doğa bilimlerine ve ekosistemlerin karmaşıklığına ilgi duyan herkes için temel bir kaynak niteliğinde.

Karıncaların, insan toplumlarına benzer ancak çok daha eski ve kendine özgü sosyal yapılarıyla, doğanın en başarılı organizmalarından biri olduğunu gösteren ‘Karıncaların Dünyası’, biyolojik çeşitliliğin ve evrimin büyüleyici bir örneğini sunar.

  • Künye: Edward O. Wilson – Karıncaların Dünyası, çeviren: Alp Akoğlu, Koç Üniversitesi Yayınları, bilim, 184 sayfa, 2025

Markus Wissen, Ulrich Brand – Emperyal Yaşam Tarzı (2025)

Markus Wissen ve Ulrich Brand’ın bu kitabı, günümüzdeki ekolojik ve sosyal krizin temelinde yatan “emperyal yaşam tarzını” analiz ediyor. ‘Emperyal Yaşam Tarzı: Gündelik Yaşam ve Kapitalizmin Ekolojik Krizi’ (‘Imperiale Lebensweise. Zur Ausbeutung von Mensch und Natur im globalen Kapitalismus’), küresel Kuzey’de ve giderek artan bir şekilde küresel Güney’deki belirli kesimlerde benimsenen bu yaşam tarzının, zengin ülkelerin refahını, gezegenin diğer bölgelerindeki doğal kaynakların ve emek gücünün sömürülmesine borçlu olduğunu savunuyor. Bu yaşam tarzı, yüksek tüketim, yoğun enerji kullanımı ve atık üretimiyle karakterize edilir ve gezegenin biyofiziksel sınırlarını aşan bir büyüme modeline dayanır. Kitap, bu yaşam tarzının sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel boyutları olduğunu, belirli tüketim kalıplarını ve beklentilerini toplumun geneline yayarak hegemonik bir statü kazandığını vurguluyor.

Wissen ve Brand, küresel kapitalizmin, bu emperyal yaşam tarzını sürdürmek için sürekli olarak yeni sömürü alanları yaratmak zorunda kaldığını, bunun da hem insanların hem de doğanın aşırı yüklenmesine yol açtığını belirtiyor. Örneğin, otomobil kullanımı, et tüketimi ve dijital cihazların yaygınlaşması gibi günlük pratiklerin, küresel tedarik zincirleri aracılığıyla uzak coğrafyalardaki ekolojik yıkım ve insan emeği sömürüsüyle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyorlar. Bu durum, “dışsallaştırma” olarak adlandırılan bir mekanizmayla işler; yani, bu yaşam tarzının olumsuz sonuçları, genellikle az gelişmiş ülkelere veya toplumun en kırılgan kesimlerine yüklenir. Kitap, mevcut sistemin sürdürülemezliğini ve toplumsal-ekolojik bir dönüşümün gerekliliğini tartışarak, daha dayanışmacı ve adil bir yaşam tarzına geçiş için alternatif yolların keşfedilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu dönüşümün, mevcut üretim ve tüketim kalıplarını kökten değiştirmeyi, küresel eşitsizlikleri azaltmayı ve doğayla uyumlu yeni ilişkiler kurmayı içerdiğini savunurlar. Kitap, okuyucuları, bireysel pratiklerini sorgulamaya ve daha geniş çaplı kolektif eylemlerle bu emperyal yaşam tarzına karşı koymaya davet eden kritik bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Markus Wissen, Ulrich Brand – Emperyal Yaşam Tarzı: Gündelik Yaşam ve Kapitalizmin Ekolojik Krizi, çeviren: Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, ekoloji, 288 sayfa, 2025

Pierre Rabhi – Yeryüzü ve Hümanizm Manifestosu (2025)

Pierre Rabhi’nin ‘Yeryüzü ve Hümanizm Manifestosu: Vicdanın İsyanına Doğru’ (‘Manifeste pour la Terre et l’Humanisme: Vers une insurrection des consciences’) adlı bu eseri, modern toplumun sürdürülemez tüketim alışkanlıkları, doğaya yönelik tahrip edici uygulamaları ve insanlığın yabancılaşması gibi sorunlarına karşı güçlü bir çağrı niteliğindedir. Rabhi, ekonomik büyüme odaklı, rekabetçi ve bireyci bir yaşam tarzının hem gezegenin kaynaklarını tükettiğini hem de insanlığın temel değerlerinden uzaklaşmasına neden olduğunu savunur. Kitap, bu yıkıcı gidişata karşı bir “vicdan isyanı” başlatmanın gerekliliğini vurgular ve daha saygılı, dayanışmacı ve doğayla uyumlu bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu ileri sürer.

Rabhi, agroekoloji prensiplerini temel alan, yerel kaynaklara dayalı, küçük ölçekli ve insan emeğini değerli kılan bir tarım modelini savunur. Bu modelin sadece çevresel sürdürülebilirliği sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal bağları güçlendireceğini ve insanlara daha anlamlı bir yaşam sunacağını belirtir. Kitap, tüketim çılgınlığına karşı bilinçli bir duruş sergilemenin, yerel ekonomileri desteklemenin, dayanışma ağları oluşturmanın ve manevi değerlere yeniden odaklanmanın önemini vurgular. Rabhi, gerçek zenginliğin maddi birikimde değil, insan ilişkilerinde, doğayla uyumda ve iç huzurunda bulunduğuna işaret eder. Kitap, daha adil, sürdürülebilir ve insancıl bir geleceğe yönelik umut dolu bir vizyon sunuyor.

  • Künye: Pierre Rabhi – Yeryüzü ve Hümanizm Manifestosu: Vicdanın İsyanına Doğru, çeviren: Işıtan Tual Şekercigil, Runik Kitap, ekoloji, 104 sayfa, 2025