Martin Heidegger – Sanat Eserinin Kökeni (2024)

“Sanatçı, eserin kaynağıdır. Eser, sanatçının kaynağıdır.”

Martin Heidegger, geleneksel anlayışın aksine, sanatçıyı ve eseri birbirinden ayrı, bağımsız varlıklar olarak görmez.

Heidegger ‘Sanat Eserinin Kökeni’nde, sanat eserini sadece estetik bir nesne olarak değil, aynı zamanda varoluşun kendisiyle iç içe geçmiş bir olgu olarak ele alır.

Sanat eseri, sanatçının dünyayı deneyimleme biçimini, varoluşsal kaygılarını ve sorularını yansıtır, varoluşun bir ifadesidir.

Sanat eseri, gizlenmiş olanı ortaya çıkarır, yeni bakış açıları sunar ve dünyayı yeniden yorumlar.

Sanat eseri, geçici olanı aşar ve sonsuzluğa işaret eder.

Heidegger, sanatçı ve eser arasındaki ilişkiyi karşılıklı bir etkileşim olarak görür.

Sanatçı, eseri yaratırken kendini aşar ve eser de sanatçıyı dönüştürür.

‘Sanat Eserinin Kökeni’, 20. yüzyıl sanat felsefesi üzerinde derin bir etki bırakmıştır.

Kitap, Heidegger’in varoluşçuluk felsefesinin sanat alanına uygulanması açısından önemlidir.

Kitapta yer alan kavramlar, günümüzde de sanat tartışmalarında sıklıkla kullanılmaktadır.

  • Künye: Martin Heidegger – Sanat Eserinin Kökeni, çeviren: Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları, sanat, 104 sayfa, 2024

Carla Francis – Kediler ve Zen (2024)

Carla Francis’in ‘Kediler ve Zen’ kitabı, Japon kültüründe kedilerin özel yerini ve bu minik dostlarımızdan öğrenebileceğimiz felsefi derinlikleri inceleyen eğlenceli ve düşündürücü bir eserdir.

Yazar, Japon mitolojisinde, edebiyatında ve günlük hayatta kedilerin sembolize ettiği kavramları, Japon felsefesiyle harmanlayarak okura sunuyor.

Kitap, kedilerin Zen Budizmi’ndeki yerini ve meditasyon gibi uygulamalarda nasıl bir ilham kaynağı olabileceğini araştırıyor.

Kedilerin sakinliği, farkındalığı ve anda kalma becerileri, Zen felsefesinin temel prensipleriyle örtüşüyor.

Japon kültüründe kedilerin iyi şans, refah ve bağımsızlık gibi kavramları temsil ettiğini vurguluyor.

Maneki-neko (çalan kedi) gibi sembollerin hikayeleri ve anlamları detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Yazar, kedilerin yaşam tarzlarından ve davranışlarından ilham alarak, hayatın daha basit ve keyifli yönlerine odaklanmanın önemini vurguluyor.

Kedilerin meraklı, bağımsız ve aynı zamanda sevgi dolu doğaları, insanlara ilham verici örnekler sunuyor.

Japon edebiyatında kedilerin sıkça yer aldığını ve bu eserlerde nasıl tasvir edildiğini örneklerle açıklıyor.

Kitap, Japon kültürüne ve felsefesine ilgi duyan okuyucular için keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.

Kedi severler, bu kitap sayesinde kedilerine dair daha derin bir anlayış kazanacak ve onlardan ilham alacaklar.

Kitap, kedilerin sakin ve huzurlu doğasından yola çıkarak, okuyuculara stres azaltma ve farkındalık konusunda pratik öneriler sunuyor.

  • Künye: Carla Francis – Kediler ve Zen: A’dan Z’ye Japon Kedi Felsefesi, çeviren: Şafak Tahmaz, Serenad Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2024

Pierre Duhem – Görünüşleri Kurtarmak (2024)

Pierre Duhem’in bilim tarihi alanındaki en önemli çalışmalarından biridir.

Duhem, bu eserinde, gözlemlenebilir olguları açıklayabilecek teoriler oluşturma fikrinin, antik Yunan felsefesinden Galileo’ya kadar geçen süreçte nasıl evrildiğini inceler.

Duhem, gözlemlenebilir olguları açıklamanın Platon ve Aristoteles gibi antik filozoflarda nasıl ortaya çıktığını ve daha sonraki bilim insanları tarafından nasıl geliştirildiğini detaylı bir şekilde analiz eder.

Duhem, bilimsel teorilerin doğası üzerine derinlemesine düşünür.

Ona göre, bir teori sadece gözlemleri açıklamakla kalmaz, aynı zamanda gelecekteki gözlemleri de tahmin etmemizi sağlar.

Duhem, fizik ve metafizik arasındaki ilişkiyi sorgular.

Ona göre, fiziksel teoriler metafiziksel inançlardan bağımsız olarak gelişebilir.

Duhem, bilimsel devrimin önemli figürü Galileo’yu, bu süreklilik içinde değerlendirir.

Galileo’nun çalışmaları, Duhem’e göre, daha önceki bilimsel geleneğin bir devamı niteliğindedir.

Duhem, bilimsel devrimin kesintisiz bir süreç olduğunu savunarak, bu konuda geleneksel görüşlere meydan okur.

Duhem’in çalışması, bilimsel teorilerin doğası ve bilimsel bilginin doğası üzerine yapılan tartışmalara önemli katkılar sağlar.

Duhem, fizik ve felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyerek, bu iki disiplin arasındaki bağları daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Bu eser, bilim tarihine ve felsefesine ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir.

Duhem’in çalışmaları, bilimsel bilginin nasıl oluştuğu ve geliştiği konusunda daha derin bir anlayış kazanmamızı sağlar.

Ayrıca, bilimsel teorilerin doğası ve sınırları üzerine düşünmemizi teşvik eder.

  • Künye: Pierre Duhem – Görünüşleri Kurtarmak: Platon’dan Galileo’ya, Fizik Kuramı Fikri Üzerine Bir Deneme, çeviren: Oylum Bülbül, Fol Kitap, bilim, 152 sayfa, 2024

Evan Thompson, Adam Frank, Marcelo Gleiser – Kör Nokta (2024)

‘Kör Nokta: Bilim Neden İnsan Deneyimini Görmezden Gelemez?’ adlı eseri, bilim felsefesi ve bilinç bilimi alanlarında önemli bir yere sahip.

Kitap, bilimin insan deneyimini açıklamada yetersiz kaldığı ve bu durumun nedenleri üzerine derinlemesine bir inceleme sunar.

Kitap, bilimin nesnel bir dünya görüşüne odaklanarak, öznel deneyimin yani bilincin karmaşık yapısını göz ardı ettiğini savunuyor.

Bu durum, bilimin “kör noktası” olarak adlandırılır.

Yazar, bu kör noktanın üstesinden gelmek için, bilimin felsefesi ve Doğu felsefeleri arasındaki köprüleri kurmaya çalışır.

Bilim, doğal dünyayı ölçme ve açıklamada son derece başarılı olsa da, bilinç gibi öznel deneyimleri tam olarak kavramakta zorlanır.

Bu durum, bilimin indirgemeci yaklaşımının bir sonucudur.

Bilinç, insan deneyiminin merkezinde yer alır.

Düşünme, hissetme, algılama gibi tüm zihinsel süreçler bilinç sayesinde gerçekleşir.

Bu nedenle, insanı tam olarak anlamak için bilincin bilimsel bir şekilde incelenmesi gerekmektedir.

Doğu felsefeleri, özellikle de Budizm ve Taoizm, bilinç üzerine derinlemesine incelemeler yapmıştır.

Bu felsefeler, Batı biliminin göz ardı ettiği öznel deneyimin farklı boyutlarını ortaya koyar.

Thompson, bilimin ve Doğu felsefelerinin güçlü yönlerini birleştirerek, bilinç üzerine daha kapsamlı bir anlayış geliştirmenin mümkün olduğunu savunur.

Bu bütüncül yaklaşım, hem bilimsel yöntemleri hem de felsefi düşünceleri içerir.

‘Kör Nokta’, bilimin ve felsefenin kesişme noktasında önemli bir tartışmayı başlattı.

Kitap, bilinç bilimi, felsefe ve Doğu felsefeleri alanlarındaki çalışmalara önemli katkılar sağladı.

Ayrıca, modern insanın kimlik arayışına ve varoluşsal sorularına da cevaplar araması için bir zemin hazırlar.

  • Künye: Evan Thompson, Adam Frank, Marcelo Gleiser – Kör Nokta: Bilim İnsan Deneyimini Neden Görmezden Gelemez?, çeviren: Taner Gezer, Optimist Kitap, bilim, 352 sayfa, 2024

Muriel Combes – Simondon ve Bireyötesi Felsefesi (2024)

Muriel Combes’un bu kitabı, 20. yüzyılın önemli filozoflarından Gilbert Simondon’un düşüncelerini, özellikle de birey ve topluluk arasındaki ilişkiyi merkeze alarak derinlemesine inceleyen bir çalışma.

Combes, Simondon’un felsefesini, bireyin ve toplumun birbirinden bağımsız varlıklar olmadığını, aksine sürekli bir etkileşim ve dönüşüm içinde olduklarını savunan bir bakış açısı olarak sunar.

Combes, Simondon’un bireyleşme kavramını merkeze alarak, bireyin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini inceler.

Bireyin, bir yandan çevresiyle etkileşime girerek şekillenirken, diğer yandan da çevresini dönüştürdüğünü vurgular.

Simondon’un ortaya attığı “transindividüel” kavramı, Combes’ın kitabının merkezinde yer alır.

Transindividüel, bireyin ve toplumun ötesinde, ikisini de aşan bir boyutu ifade eder.

Bu kavram, birey ve toplum arasındaki sürekli etkileşimi ve dönüşümü anlamak için anahtar bir kavramdır.

Combes, Simondon’un teknolojinin bireyleşme süreci üzerindeki etkilerini de inceler.

Teknolojinin, hem bireyin kendini gerçekleştirmesine olanak sağladığını hem de yeni toplumsal ilişkiler kurulmasına katkıda bulunduğunu belirtir.

Combes’ın çalışması, Simondon’un felsefesinin daha geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir rol oynadı.

Kitap, birey ve toplum arasındaki ilişkiye yeni bir perspektif sunarak, bu konudaki tartışmalara önemli katkılar sağladı.

Combes, Simondon’un felsefesini hem felsefe hem de sosyoloji alanlarına entegre ederek, disiplinler arası bir yaklaşım benimser.

Kitap, bireyin toplumsal bağlamlarda nasıl şekillendiği ve toplumun bireylerin etkisiyle nasıl değiştiğini, teknolojinin bireysel ve toplumsal kimlikleri nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

  • Künye: Muriel Combes – Simondon ve Bireyötesi Felsefesi, çeviren: Nehir Evin, Livera Yayınevi, felsefe, 200 sayfa, 2024

David J. Chalmers – Bilinçli Zihin (2024)

Bu kitap, felsefe dünyasında bilinci anlama arayışında önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Kitap, bilinci fiziksel dünyanın bir parçası olarak açıklamanın yetersizliğini savunarak, bilincin temel bir özellik olarak ele alınması gerektiğini öne sürer.

David J. Chalmers, bilinci açıklamanın zorluğunu “zor problem” olarak tanımlar.

Fiziksel dünyanın yasalarıyla bilinci açıklamak, tıpkı madde ile bilincin nasıl bir araya geldiğini anlamak gibi, temel bir zorluktur.

Kitap, bilinci yalnızca fiziksel süreçlere indirgemenin mümkün olmadığını savunur.

Bilincin öznel deneyimi, fiziksel dünyanın nesnel özelliklerinin ötesinde bir şeydir.

Chalmers, bilincin, tıpkı kütle veya yük gibi, evrenin temel bir özelliği olduğunu öne sürer.

Bu, bilincin fiziksel dünyayla ilişkili olsa da ondan bağımsız bir varoluşa sahip olduğunu ifade eder.

Kitap, bilincin evrenin her yerinde veya bazı özel sistemlerde (örneğin, beyinlerde) var olup olmadığı sorusunu tartışır.

Chalmers, bilincin evrenin temel bir özelliği olduğu görüşünü benimseyerek, evrenin bilinçli bir bütün olabileceği olasılığını da gündeme getirir.

Chalmers, felsefede bilinç üzerine yapılan çalışmaları yeni bir boyuta taşıyor ve bilinci anlamak için yeni bir çerçeve sunuyor.

Kitap, nörobilim, yapay zekâ ve kognitif bilim gibi alanlarda yapılan araştırmalara ilham vermiş ve bilinç üzerine daha derinlemesine çalışmaların yapılmasına katkı sağlamıştır.

Chalmers, farklı felsefi yaklaşımları ele alarak, bilinç konusundaki karmaşıklığı ve çok boyutluluğu göstermiştir.

  • Künye: David J. Chalmers – Bilinçli Zihin: Temel Bir Teori Arayışı, çeviren: Gülay Erol, Fol Kitap, felsefe, 624 sayfa, 2024

Michael Losonsky – Locke’tan Derrida’ya Dil Felsefesi (2024)

‘Locke’tan Derrida’ya Dil Felsefesi’, 20. yüzyıl felsefesinde dilin merkez sahneye yerleşmesi ve felsefi düşüncenin bu dönüşümle nasıl şekillendiği üzerine kapsamlı bir inceleme sunar.

Kitap, “dilsel dönüş” olarak adlandırılan bu hareketin kökenlerini, ana temalarını ve farklı filozoflar üzerindeki etkilerini derinlemesine analiz eder.

Yirminci yüzyıl felsefesinde “dilsel dönüş” olarak adlandırılan bu hareket, felsefenin geleneksel ilgi alanlarından (metafizik, epistemoloji) dilin incelenmesine doğru bir kaymayı ifade eder.

Bu dönemde filozoflar, dilin yapısı, kullanımı ve sınırlarının felsefi problemleri anlamak için anahtar olduğuna inanmışlardır.

Dilin, düşünceyi, deneyimi ve gerçekliği şekillendirmede oynadığı aktif rolü vurgulayan bu yaklaşım, felsefede yeni bir dönemi başlatmıştır.

Losonsky, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi farklı filozofların perspektiflerinden inceleyerek, dilin gerçekliği nasıl inşa ettiğini ve temsil ettiğini sorgular.

Wittgenstein’ın dil oyunları kavramını merkeze alarak, dilin sosyal bir eylem olduğunu ve anlamın bağlamsal olarak üretildiğini vurgular.

Dilin bilinç oluşumundaki rolünü ve dil aracılığıyla öznel deneyimlerin nasıl ifade edildiğini inceler.

Dilin, sosyal ve politik güç ilişkilerinde nasıl kullanıldığını ve ideolojilerin üretilmesinde nasıl bir rol oynadığını analiz eder.

Kitapta incelenen filozoflar:

Ludwig Wittgenstein: Dil oyunları, dilin sınırları ve dilin sosyal doğası üzerine yaptığı çalışmalarla dilsel dönüşün en önemli figürlerinden biridir.

Martin Heidegger: Dilin varoluşçu felsefedeki yeri ve dilin dünya ile olan ilişkisini inceler.

  1. L. Austin: Dil eylemleri teorisiyle dilin sadece bilgi ifade etmek için değil, aynı zamanda eylemleri gerçekleştirmek için de kullanıldığını gösterir.

Saul Kripke: Modal mantık ve isimsel referans üzerine yaptığı çalışmalarla dilin mantıksal yapısına dair önemli katkılar sunar.

Judith Butler: Dilin cinsiyet kimliğinin inşasında oynadığı rolü ve dil aracılığıyla normların nasıl üretildiğini inceler.

  • Künye: Michael Losonsky – Locke’tan Derrida’ya Dil Felsefesi, çeviren: Selami Atakan Altınörs, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 408 sayfa, 2024

Noam Chomsky – Kartezyen Dilbilim (2024)

Noam Chomsky’nin ‘Kartezyen Dilbilim: Akılcı Düşüncenin Tarihinde Bir Sayfa’ adlı eseri, dilin kökenleri, yapısı ve insan zihniyle ilişkisi üzerine önemli bir çalışmadır.

Chomsky bu kitapta, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda insan zihninin derin yapılarını anlamak için bir anahtar olduğunu savunur.

Chomsky, kitabında dilin doğuştan gelen bir yetenek olduğunu ve insan zihninde evrensel bir gramerin var olduğunu öne sürer.

Bu evrensel gramer, tüm dillerin temel yapısını oluşturan soyut kuralları içerir.

Bu yaklaşım, dilin öğrenilmesinin sadece çevresel faktörlere değil, aynı zamanda biyolojik bir temel üzerine oturduğunu gösterir.

Chomsky, Descartes’ın rasyonalist felsefesinin dil anlayışını detaylı bir şekilde inceler ve bu anlayışın modern dilbilim üzerindeki etkisini analiz eder.

Tüm dillerin ortak bir yapıya sahip olduğu ve bu yapının insan zihninde doğuştan var olduğu iddiasını geliştirir.

Çocukların dil öğrenme sürecinde, çevresel girdilerin yanı sıra doğuştan gelen dilsel yeteneklerinin de önemli bir rol oynadığını savunur.

Dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi inceler ve dilin düşünceyi nasıl şekillendirdiğini tartışır.

Chomsky’nin çalışmaları, 20. yüzyılın ikinci yarısında dilbilim alanında bir devrim yaratmış ve dilin incelenmesine yeni bir bakış açısı getirmiştir.

Dilbilimdeki çalışmaları, zihin bilimleri, psikoloji ve felsefe gibi alanlara da önemli katkılar sağladı.

Dil edinimi ve öğretimi üzerine yapılan çalışmalara yeni perspektifler sundu.

  • Künye: Noam Chomsky – Kartezyen Dilbilim: Akılcı Düşüncenin Tarihinde Bir Sayfa, çeviren: Ayşe Sırma Yalçındağ, Fol Kitap, dilbilim, 136 sayfa, 2024

Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi (2024)

Laurent Bove’un ‘Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş’ adlı eseri, Spinoza’nın felsefesindeki “conatus” kavramını derinlemesine inceleyerek, filozofun etik ve politik düşüncesine yeni bir bakış açısı sunuyor.

Spinoza’ya göre, her varlık kendi varlığını sürdürme ve güçlendirme eğilimindedir.

Bu içsel dürtüye “conatus” adı verilir.

Conatus, sadece biyolojik bir hayatta kalma içgüdüsü değil, aynı zamanda varlığın özünü oluşturan bir kuvvettir.

Bu kavram, Spinoza’nın felsefesinde merkezi bir yer tutar ve hem bireysel hem de evrensel düzeyde geçerliliğini korur.

Bove, Spinoza’nın felsefesini, varlığın sürekli olarak onaylanması ve dış güçlere karşı direnmesi üzerine kurulu bir mücadele olarak görür.

Conatus, bu mücadelede temel bir güçtür.

Kitap, Spinoza’nın etik sistemini politik bir boyutta ele alır.

Bove’a göre, Spinoza’nın felsefesi, sadece bireysel kurtuluş için değil, aynı zamanda daha adil ve özgür bir toplum inşa etmek için de bir rehberdir.

Bove, Spinoza’nın düşüncelerini günümüz sorunlarına ve mücadelelerine taşıyarak, felsefenin güncelliğini vurgular.

Bove, Spinoza’nın felsefesini sadece tarihsel bir metin olarak değil, aynı zamanda günümüzün politik ve sosyal sorunlarına cevaplar sunan bir düşünce sistemi olarak sunar.

Conatus’un Çok Yönlülüğü: Conatus kavramını hem bireysel düzeyde (mutluluk arayışı) hem de toplumsal düzeyde (özgürlük mücadelesi) ele alarak, kavramın geniş kapsamlılığını gösterir.

Direniş ve Özgürlük: Kitap, Spinoza’nın felsefesini, baskıya ve otoriteye karşı direnmenin ve özgürlüğün felsefesi olarak yorumlar.

  • Künye: Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 328 sayfa, 2024

Max Stirner – Parerga (2024)

Max Stirner’in ‘Parerga’sı, filozofun daha önceki çalışması olan ‘Biricik ve Mülkiyeti’ne yapılan eleştirilere verdiği cevapları içeren bir metindir.

Stirner, bu çalışmasında eleştirenlerin fikirlerini tek tek ele alır, kendi düşüncelerini daha da netleştirir ve bazı noktalarda yeni açıklamalar yapar.

“Biricik” kavramını yani bireyin kendi çıkarlarını ve isteklerini merkeze alan felsefesini daha da derinlemesine inceler ve eleştirilere karşı savunur.

Stirner, özellikle “Biricik” kavramının ahlaksızlığa ve egoizme yol açtığı gibi eleştirilere karşı detaylı cevaplar verir.

Stirner, Hegel, Feuerbach gibi filozofların fikirlerini eleştirir ve kendi felsefesinin bu fikirlerden nasıl farklılaştığını gösterir.

Kitaptan bir alıntı:

“Yalnızca filozoflar ölebilir ve ölümde gerçek benliklerini bulabilirler; onlarla birlikte Reform dönemi, bilgi çağı da ölür. Evet, bilginin, ölümün ardından irade olarak yeniden yeşermesi için, bizzat ölmesi gerekir; düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü, üç asırlık bu muhteşem çiçekler, yeryüzünün rahmine geri döneceklerdir ki yeni bir özgürlük, irade özgürlüğü onun en soylu özsularından beslenebilsin.  Bilgi ve özgürlüğü, sonuna felsefenin zirvesinde ulaşan o zamanın idealiydi: Bu zirvede kahraman kendi ölüsünün yakılması için odun yığını toplayacak ve Olympos’taki ebedi yanını kurtaracaktır. Geçmişimiz felsefeyle kapanır ve filozoflar, eski ilkenin ihtişamlı parıltıları içinde tamamlandığı ve gençleştirme yoluyla geçici olmaktan ebedi olmaya dönüştüğü düşünce döneminin Raphaelleridir.  Bundan böyle kim bilgiyi korumak isterse onu kaybeder; ama kim vazgeçerse kazanacaktır.”

  • Künye: Max Stirner – Parerga, çeviren: H. İbrahim Türkdoğan, Livera Yayınevi, felsefe, 80 sayfa, 2024