Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu (2025)

Antik Yunan kuşkuculuğunu sistematik bir epistemoloji çerçevesinde inceleyen bu çalışma, ilk kez 1969 yılında yayımlandı ve kısa sürede bu alanda çalışan akademisyenler için temel bir başvuru kaynağı hâline geldi. Charlotte L. Stough, hem dogmatik hem de kuşkucu felsefe okullarının bilgi anlayışlarını tarihsel bağlamları içinde ele alıyor ve Antik Yunan kuşkuculuğun düşünsel yapısını, yöntemlerini ve hedeflerini dikkatli bir çözümlemeyle yeniden kuruyor.

Kitabın merkezinde, Pyrrhoncu geleneğin son büyük temsilcisi sayılan filozof ve hekim Sextus Empiricus yer alıyor. ‘Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma’ (‘Greek Skepticism: A Study in Epistemology’), Sextus’un epistemolojik metinlerini alışılagelmiş yorumların dışına çıkartarak onun düşüncesini özgün bir kuşkucu yöntem olarak temellendiriyor. Böylece Sextus’u yalnızca önceki öğretileri özetleyen bir figür değil, kuşkuculuğun amaç ve işlevini yeniden tanımlayan bir düşünür olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Batı felsefe tarihinde Sextus’a yönelik hâkim değerlendirmeleri dönüştürüyor ve onu kendi çağının entelektüel tartışmaları içinde daha yaratıcı bir pozisyona yerleştiriyor.

Stough’un çalışması, Antik kuşkuculuğun bilgi kuramı açısından neden önemli olduğunu açık biçimde gösteriyor: Kuşkuculuğun eleştirel yöntemi, kesinlik iddialarını çözümlerken aynı zamanda bilginin sınırlarını ve dayanaklarını yeniden düşünmeye zorluyor. Yazar, Pyrrhoncu yaklaşımın sadece yıkıcı bir eleştiri değil, aynı zamanda entelektüel özgürlüğü ve yargıyı askıya alma pratiğini temellendiren bir düşünme biçimi sunduğunu ortaya koyuyor.

Bu yönüyle kitap, hem Antik Yunan felsefesinin yorumlanmasına hem de modern epistemolojinin temel sorularına ışık tutuyor. Üniversitelerde yıllarca başvuru kaynağı olarak kullanılmasının nedeni de bu: Stough, kuşkuculuğu yalnızca tarihsel bir okul olarak değil, bilgi iddialarının sınırlarını sorgulamaya devam eden canlı bir felsefi miras olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma, çeviren: Mustafa Kaya Sütçüoğlu, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2025

Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak (2025)

Nihat Karademir’in ‘Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak’ adlı bu çalışması, devletin kökenine dair yerleşik açıklamaları yalnızca tarihsel ya da siyasal çerçevede değil, varoluşsal bir düzlemde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Edgar Allan Poe’nun kalesi ile Jorge Luis Borges’in mağarası arasında kurduğu simgesel karşıtlık üzerinden devleti, insanın ölüm karşısındaki kırılganlığının kurumsallaşmış bir karşılığı olarak yorumluyor. Kale, ölüm korkusundan korunma isteğinin kolektif ifadesi olarak güvenlik ve düzen arayışını temsil ederken, mağara ölümsüzlük varsayımı altında devletin ve siyasal düzenin anlamını yitirdiğini düşündüren radikal bir sorgu alanı açıyor.

Bu çerçevede devlet, yalnızca güç ve egemenlik mekanizması değil, sonluluk bilinciyle baş etmeye çalışan insanın korkusunu disipline eden, erteleyen ve anlamlandıran bir yapı olarak kavranıyor. Modern devletin kurumları, bireyin varoluşsal kaygısına düzenli ve meşru çözümler üretme iddiasıyla şekilleniyor ve ölümle kurulan ilişkinin siyasal bir dile dönüştüğünü gösteriyor. Hastaneler, ordular, hukuk ve sosyal güvenlik sistemleri, bu kaygının yönetildiği alanlar haline geliyor.

Karademir, okuru devletin tarihine bakmakla yetinmeyip onun ontolojik zeminini sorgulamaya yöneltiyor. Devlet ile ölüm arasındaki bu düğümlenmiş ilişki, güvenlik vaadi ile özgürlük kaybı arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Kitap, siyasal düşünceyi metafizik bir derinlikle buluşturarak, devletin yalnızca dışsal bir otorite değil, insanın kendi sonluluğuyla yüzleşme biçimi olduğunu düşündürüyor. Bu yönüyle eser, okuyucuyu hem kavramsal hem de varoluşsal bir hesaplaşmaya çağıran yoğun bir düşünsel yolculuk sunuyor.

  • Künye: Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak: Devletin Kökeni Hakkında Bir İnceleme, Lejand Yayınları, felsefe, 368 sayfa, 2025

Emily Austin – Haz İçin Yaşamak (2025)

Emily Austin bu kitabında, Epikürcü felsefeyi günümüz yaşamına uyarlayarak haz kavramını yanlış anlaşılan yüzeysellikten kurtarıyor ve onu bilinçli, dengeli bir yaşam pratiği olarak ele alıyor. Kitap, hazza ulaşmanın aşırılık değil ölçülülük gerektirdiğini, gerçek mutluluğun sade keyiflerde ve zihinsel dinginlikte şekillendiğini anlatıyor.

Austin, Epikür’ün öğretilerinden yola çıkarak korku, kaygı ve sosyal baskıların bireyi hazdan uzaklaştırdığını gösteriyor ve arzuyu yöneten dürtülerin fark edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bedensel zevklerin geçiciliği karşısında zihinsel huzurun kalıcılığı ön plana çıkıyor ve okur, tatmin duygusunun dış rekabetten değil iç dengeden doğduğunu seziyor.

‘Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi’ (‘Living for Pleasure: An Epicurean Guide to Life’), modern tüketim kültürünü eleştiriyor ve mutluluğun sürekli daha fazlasını aramakla değil, yeterlilik bilinci geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Günlük küçük ritüeller, dostluk, düşünsel özgürlük ve doğayla temas, haz dolu bir yaşamın temel bileşenleri olarak yeniden anlam kazanıyor.

Austin, Epikürcülüğü edilgen bir keyif anlayışı yerine bilinçli seçimlere dayanan etik bir duruş olarak yorumluyor ve bireyin kendi yaşam temposunu kurmasını teşvik ediyor. Böylece okur, haz merkezli ama sorumlulukla örülü bir yaşam perspektifi geliştiriyor ve varoluşunu daha berrak bir farkındalıkla deneyimliyor.

Yazar, hangi arzuların doğal ve gerekli olduğunu, hangilerinin ise huzursuzluk yarattığını ayırt etmeye çağırıyor ve bu ayrımın bireysel özgürlüğü nasıl güçlendirdiğini açıklıyor. Okur, kendi haz anlayışını sorgularken suçluluk ve utanç yerine şefkatli bir bilinç geliştirmeyi öğreniyor ve yaşamdan alınan keyfin nicelikten çok nitelikle ölçüldüğünü kavrıyor.

Bu rehber, haz ile bilgelik arasındaki dengeyi görünür kılıyor ve insanın kendine karşı daha sakin, daha dürüst bir ilişki kurmasını sağlıyor. Okur, yaşamını acele değil bilinçle yönlendiriyor.

  • Künye: Emily Austin – Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, felsefe, 352 sayfa, 2025

François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025

Julia Annas – Erdemler ve Beceriler (2025)

Julia Annas bu eserinde, erdemi donmuş kurallar bütünü olarak değil, pratik zekâyla gelişen dinamik bir yetkinlik olarak ele alıyor. Ona göre erdemli davranmak, hazır reçetelere uymaktan çok, yaşamın içinde tekrarlanan karar alma süreçlerinde ilerleyen bir beceri kazanmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, erdemi tıpkı bir zanaat ya da sanatsal yetenek gibi öğrenilebilir ve derinleşebilir bir pratik olarak yorumluyor. Böylece moral yaşam, dış baskılarla şekillenen bir zorunluluk değil, kişinin karakterini bilinçli seçimlerle geliştirdiği yaratıcı bir alan haline geliyor.

Annas, erdemin yalnızca doğru eylemi seçmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda neden o eylemin doğru olduğunu kavrama kapasitesiyle bütünleştiğini vurguluyor. Bu yüzden erdem, bilgi ve alışkanlığın birleştiği bir akıl yürütme sürecine dayanıyor. Kişi iyi bir yaşam sürmek için hem duygularını hem de düşüncelerini uyum içinde yönlendiren bir iç tutarlılık geliştirmeye çalışıyor. Böylece ahlaki karakter, tekil eylemlerden çok yaşamın geneline yayılan bir pratik bilgelik haline dönüşüyor.

‘Erdemler ve Beceriler’ (‘Intelligent Virtue’), erdemin değişen durumlara uyum sağlayabilen esnek bir akıl yapısı gerektirdiğini savunuyor. Bu esneklik, kişinin yeni koşullarda doğruyu bulmasını sağlayan yaratıcı bir yetenek olarak öne çıkıyor. Annas, modern etik tartışmalarında sıkça görülen kuralcılığı geride bırakarak, erdemin kişinin kendi yaşam projesiyle kurduğu ilişki içinde anlam kazandığını belirtiyor. Bu çerçevede erdemli yaşam, teorik ilkelerin mekanik uygulanışı değil, akıllı ve özgürce şekillenen bir karakter inşası olarak sunuluyor.

  • Künye: Julia Annas – Erdemler ve Beceriler, çeviren: Reha Kuldaşlı, İş Kültür Yayınları, felsefe, 280 sayfa, 2025

Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi (2025)

Lev Şestov’un bu kitabı, felsefenin akla ve sistemli düşünmeye duyduğu güveni kökten sorguluyor ve insan deneyiminin rasyonel kalıplarla açıklanamayacak kadar çelişkili olduğunu vurguluyor. Şestov, kesinlik arayışının insanın içsel korkularını bastıran bir savunma mekanizması olduğunu öne sürüyor; bu nedenle felsefi sistemlerin sunduğu güvenli zeminleri bilinçli biçimde sarsıyor. Yaşamın tutarsızlıklarla örülü yapısını kavramanın mantıksal çıkarımlardan değil, derin bir varoluşsal uyanıştan doğduğunu belirtiyor.

‘Temelsizliğin Yüceltilmesi’ (‘Апофеоз беспочвенности’), zorunluluk, özgürlük ve kader gibi kavramlar arasındaki gerilimin insan ruhunu nasıl kuşattığını tartışıyor ve modern felsefenin akıl ile zorunluluğu merkez alan mirasını eleştiriyor. Şestov, düşünsel otoritelerin baskısından sıyrılmanın zorlu ama kaçınılmaz bir mücadeleyi temsil ettiğini söylüyor; çünkü mutlaklık arzusunun yarattığı güven çoğu zaman sahte bir teselli sunuyor. Bu yaklaşım, okuru bilginin sınırlarını sorgulamaya çağırıyor ve hakikatin mantıksal kesinlikten çok bireysel sezgiden doğduğunu ileri sürüyor.

Eser, umutsuzluk, direnç ve bireysel arayış gibi temaları odağa alarak insanın kendi karanlığıyla yüzleşme biçimlerini inceliyor. Şestov, hakikatin düz bir ilerlemenin değil, çıkmazlarla dolu bir sorgulama sürecinin ürünü olduğunu savunuyor ve belirsizliğin insanı özgürleştirdiğini öne sürüyor. Sonuçta kitap, temelsizliğin yıkıcı değil kurucu bir potansiyel taşıdığını, kişinin kendi özgün anlamını kesinlikten kaçtığı ölçüde bulduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi, çeviren: Yuliya Karadeniz, Sel Yayıncılık, felsefe, 160 sayfa, 2025

Thomas Nail – Hareket Felsefesi (2025)

Thomas Nail’ın bu eseri, Batı felsefesinin durağanlık ve öz merkezli düşünce biçimlerine karşı köklü bir alternatif öneriyor. Nail’a göre felsefenin tarihi, varlığı “hareketin içinde” değil “hareketin ardından” düşünme eğilimiyle şekillenmiştir. Oysa dünya, özlerin değil akışların, süreçlerin ve geçişlerin alanıdır. Nail bu yaklaşımı “kinetik ontoloji” olarak adlandırır ve varlığı, sürekliliği olan bir hareket düzeni olarak yorumlar. Bu çerçevede madde, toplum, doğa ve özne durağan varlıklar değil, kesintisiz bir hareket ağına dâhil olan dinamik süreçlerdir.

‘Hareket Felsefesi’ (‘The Philosophy of Movement’) felsefe tarihine bu hareket perspektifinden yeniden bakıyor. Nail, Antik Yunan’dan modernliğe kadar felsefenin “hareketi sabitleme” çabasını izliyor; Platon’un idealar dünyasından Aristoteles’in telos’una, Descartes’ın mekân anlayışından Kant’ın fenomenal düzenine kadar uzanan düşünce çizgisini eleştiriyor. Ona göre, düşünce tarihi boyunca “hareket” hep ikincil bir olgu sayılmış, “değişmez öz” arayışı varoluşun merkezine yerleştirilmiştir. Nail ise bu eğilimi tersine çevirerek, hareketi yalnızca fiziksel bir olgu değil, varlığın temel açıklayıcısı olarak konumlandırıyor.

Eserde siyaset, ekonomi, doğa ve toplumsal ilişkiler de bu dinamik felsefenin uzantısı olarak ele alınıyor. Hareket, göç, akış ve dönüşüm kavramları toplumsal yapının analizinde de belirleyici hale geliyor. Nail, insanın kendini ve dünyayı anlamasının ancak değişimle mümkün olduğunu savunuyor. Kitap, felsefeyi yeniden düşünmeye çağıran, sabitlik yerine akışa, kimlik yerine ilişkiselliğe dayalı bir ontoloji öneriyor. Böylece Nail, hem düşüncenin hem varlığın merkezine süreğen hareketi yerleştirir.

  • Künye: Thomas Nail – Hareket Felsefesi: Bir Giriş, çeviren: Özhan Öztürk, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 304 sayfa, 2025

Eva Meijer – Dilimin Sınırları (2025)

 

Eva Meijer’in bu eseri, depresyonu yalnızca bir ruhsal hastalık değil, aynı zamanda dil, düşünce ve dünya arasındaki ilişkinin kırıldığı bir deneyim olarak ele alıyor. Başlığını Ludwig Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözünden alan kitap, depresyonu dilin çöktüğü, anlamın parçalandığı bir varoluş hali olarak inceliyor. Meijer, hem bir filozof hem de depresyonu bizzat yaşamış bir birey olarak, bu sessizliğin içinde düşünmenin ve konuşmanın mümkün olup olmadığını sorguluyor. ‘Dilimin Sınırları: Depresyonla ilgili Küçük Felsefi Bir Araştırma’ (‘De grenzen van mijn taal: een klein filosofisch onderzoek naar depressie’), felsefi analizi kişisel deneyimle buluşturarak, akıl ile duygu arasındaki sınırları yeniden tanımlıyor.

Meijer’e göre depresyon, bireyin kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla kurduğu iletişimin bozulduğu bir durumdur. Ancak bu sessizlik mutlak değildir; içinde yeni bir anlam kurma potansiyelini taşır. Dilin sınırlarına ulaşmak, bazen yeni bir dili —acıya, yalnızlığa, kırılganlığa ait bir dili— bulma çabasına dönüşür. Meijer, Spinoza’dan Kierkegaard’a, oradan Virginia Woolf’a uzanan geniş bir düşünsel hattı izleyerek, depresyonun yalnızca tıbbi değil, varoluşsal bir olgu olduğunu savunuyor.

Eserde, toplumsal normların “sağlıklı zihin” anlayışına da eleştirel bir bakış getiriliyor. Meijer, depresyonun bireyi toplumsal beklentilerden özgürleştiren, ancak aynı zamanda onu dünyadan koparan çelişkili doğasını açığa çıkarıyor. ‘Dilimin Sınırları’, dilin imkânlarıyla sınırlı bir varoluşun felsefi anatomisini sunuyor. Meijer, depresyonun sessizliğinde dahi düşüncenin bir yankısı olduğunu gösteriyor; kelimelerin tükendiği yerde bile anlamın yeniden doğabileceğini hatırlatıyor.

  • Künye: Eva Meijer – Dilimin Sınırları: Depresyonla ilgili Küçük Felsefi Bir Araştırma, çeviren: Gül Özlen, Kaplumbaa Kitap, felsefe, 96 sayfa, 2025

Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş (2025)

Paul C. Taylor’ın bu kitabı, ırk kavramını biyolojik, kültürel ve politik düzlemlerde ele alarak felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor. Taylor, ırkın doğuştan gelen bir gerçeklik değil, tarihsel süreçte üretilmiş toplumsal bir kurgu olduğunu savunuyor. Ancak bu kurgu, yalnızca ideolojik bir yanılsama değil; gerçek sonuçlar doğuran, toplumsal ilişkileri biçimlendiren bir güç alanı haline geliyor. Kitap, ırkın doğasını anlamak için metafizik, epistemoloji, etik ve estetik kavramlarının kesişiminde ilerleyen çok katmanlı bir tartışma sunuyor.

Taylor, felsefede uzun süre göz ardı edilen ırk konusunu, çağdaş analitik yaklaşımlarla ele alırken aynı zamanda eleştirel ırk teorisi ve fenomenoloji gibi alanlarla diyalog kuruyor. Ona göre ırk üzerine düşünmek, sadece adalet ya da kimlik politikaları açısından değil, insan olmanın anlamı açısından da zorunludur. Irk, ne yalnızca biyolojik bir kategoriye indirgenebilir ne de tamamen kültürel bir inşa olarak yok sayılabilir; onun gücü, tam da bu belirsizliğinde yatıyor. Bu nedenle Taylor, ırkı “gerçek ama doğal olmayan” bir olgu olarak tanımlıyor.

‘Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş’ (‘Race: A Philosophical Introduction’), ırkın tarihsel kökenlerinden günümüz ırkçılık biçimlerine, kimlik politikalarından estetik temsillere kadar uzanan geniş bir yelpazede ilerliyor. Taylor, ırkın felsefi analizinin yalnızca akademik bir uğraş olmadığını; gündelik yaşam, sanat, siyaset ve etik alanlarında süregelen eşitsizlikleri anlamak için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Kitap, ırkın anlamını sabitlemek yerine, onun tarihsel akışını ve düşünsel karmaşıklığını görünür kılıyor. Böylece hem felsefi hem politik bir duyarlılıkla, insanın farklılıkla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorguluyor.

  • Künye: Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş, çeviren: Eda Alparslan, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 304 sayfa, 2025

Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl (2025)

‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, insanın anlam arayışını, ruhun huzursuzluğunu ve düşüncenin Tanrı’ya yönelişini felsefi bir derinlikle ele alıyor. Cana Vilken Çoraklı, bu eserinde, Augustinus’un Cassiciacum’daki inzivasını yalnızca bir dönüm noktası olarak değil, Batı düşüncesinin temellerini şekillendiren bir iç hesaplaşma olarak yorumluyor. Augustinus’un içsel yolculuğu, duyguların, arzuların ve dünyevi bağların ötesinde hakikati bulma çabasıyla örülüyor. Onun için Tanrı bilgisine ulaşmak, sadece inancın teslimiyetiyle değil, aklın sorgulayıcı kudretiyle de mümkün hale geliyor.

Kitap, Augustinus’un iç dünyasındaki gerilimi merkezine alarak inanç ve akıl arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışıyor. Çoraklı, bu gerilimi ne bir karşıtlık ne de bir uzlaşma olarak değil, düşünsel üretkenliğin kaynağı olarak ele alıyor. Augustinus’un dostlarıyla yaptığı diyaloglar, insanın hakikate ulaşmak için başkalarıyla değil, kendi iç sesiyle girdiği mücadeleyi simgeliyor. Bu süreçte ruh, kendini tanıyarak Tanrı’yı tanıma imkânına kavuşuyor; bilmek, inanmakla, inanmak da anlamakla iç içe geçiyor.

Eser, yalnızca bir teolojik inceleme değil, aynı zamanda insanın varoluşsal arayışına dair bir felsefi anlatı. Cassiciacum’daki sessizlikte olgunlaşan bu sorgulama, inanç ile aklın yüzyıllar boyunca sürecek tartışmasına kapı aralıyor. ‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, Tanrı’yı bilmenin yollarını değil, bu bilginin mümkün olma koşullarını sorgulayan bir düşüncenin hikâyesini anlatıyor; ruhun sükûnet arayışını aklın ışığıyla buluşturuyor.

  • Künye: Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl, Alfa Yayınları, felsefe, 176 sayfa, 2025