Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman (2025)

Tim Parks’ın bu kitabı, romanın insan yaşamındaki temel işlevini irdeleyen özgün bir edebiyat kuramı sunuyor. Parks, romanı yalnızca estetik bir ifade biçimi olarak değil, bireyin kendisini anlaması, duygusal deneyimlerini işleyebilmesi ve modern dünyanın karmaşasıyla baş edebilmesi için kullandığı hayati bir beceri olarak konumlandırıyor. ‘Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman’ (‘The Novel: A Survival Skill’), romanın okur için taşıdığı kişisel anlamı merkeze alarak, edebiyat eleştirisini psikolojik ve varoluşsal bir zemine oturtuyor. Yazar, özellikle Batı edebiyatının bireysel benliği inşa eden yönlerini sorgularken, romanın terapötik gücünü vurguluyor.

Parks’a göre roman, bireyin iç dünyasını sözcüklere dökebilmesini sağlıyor ve bu sayede içsel karmaşayı düzenleme imkânı tanıyor. Modern bireyin yaşadığı yabancılaşma, yalnızlık ve gerçeklik ile bağ kurma sorunu, roman sayesinde bir düzene oturuyor. Yazar, bu noktada romanın biçimsel özellikleri ile bireyin ruhsal ihtiyaçları arasında güçlü bir bağ kuruyor. Joyce, Beckett, Proust gibi yazarların eserleri üzerinden, romanın nasıl bir iç gözlem aracına dönüştüğünü gösteriyor. Parks’ın bakış açısı, edebi metni salt nesnel yapısıyla değerlendiren geleneksel eleştiriden uzaklaşıp, edebiyatı yaşamsal bir ihtiyaç olarak tanımlıyor.

Roman okumanın “boş zaman etkinliği” olmanın ötesinde, hayatta kalma stratejisi olabileceği fikrini temellendiriyor. Bu yönüyle kitap, roman sanatına varoluşsal bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Tim Parks – Hayatta Kalma Becerisi Olarak Roman, çeviren: Kerem Işık, Livera Yayınevi, inceleme, 252 sayfa, 2025

Kolektif – Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet (2025)

‘Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet: Düşünürler ve Yaklaşımlar’ (‘Social Work Theories and Methods’), sosyal hizmet alanındaki kuramsal çeşitliliği disiplinli ve sistematik bir biçimde ele alıyor. Sosyal hizmet uzmanlarının düşünsel altyapısını güçlendirmeyi hedefleyen bu çalışma, hem geleneksel hem çağdaş yaklaşımları kapsamlı şekilde tanıtıyor. Teorilerin yalnızca akademik bilgi değil, pratik uygulama süreçlerinde rehberlik eden araçlar olduğu vurgulanıyor. Her kuram, tarihsel gelişimi, temel kavramları ve sosyal hizmet pratiğine katkıları çerçevesinde değerlendiriliyor.

Psiko-sosyal yaklaşımlar, davranışçı ve bilişsel teoriler, çözüm odaklı terapi, sistem teorisi, ekolojik model ve güçlendirme yaklaşımı gibi birçok teori detaylı olarak açıklanıyor. Yazarlar, bu kuramların sosyal adalet, insan hakları ve etik sorumluluklarla nasıl örtüştüğünü de tartışıyor. Kuramların yalnızca bireysel düzeyde değil, aynı zamanda yapısal ve toplumsal bağlamlarda nasıl işlev gördüğü örneklerle gösteriliyor.

Kitap, sosyal hizmet uygulayıcılarına kuramsal bir harita sunarken aynı zamanda eleştirel bir bakış açısını da teşvik ediyor. Feminist teori, postmodern yaklaşımlar ve eleştirel kuram gibi çağdaş yönelimler, sosyal hizmetin güç ilişkileriyle nasıl başa çıktığını gözler önüne seriyor. Her bölüm, sosyal hizmetin hem bilimsel hem etik boyutunu vurgulayan bir dengeyle ilerliyor. Bu sayede teori ile pratik arasındaki mesafe kapanıyor.

Kitap, sosyal hizmet alanında çalışan herkes için kuramsal bir pusula işlevi görüyor.

  • Künye: Kolektif – Sosyal Teori ve Sosyal Hizmet: Düşünürler ve Yaklaşımlar, editör: Mel Gray, Stephen A. Webb, Nika Yayınevi, inceleme, 350 sayfa, 2025

Linda Anderson – Otobiyografi (2025)

Otobiyografi, kişinin kendi yaşam öyküsünü anlatma biçimi olarak uzun bir tarihsel geçmiş taşıyor. Linda Anderson, bu türün sadece bireyin geçmişini anlatmakla kalmadığını, aynı zamanda kimliğin nasıl inşa edildiğini gösterdiğini savunuyor. Augustine’in İtirafları ile başlayan bu yazınsal gelenek, zamanla bireyin iç dünyasına dair daha karmaşık anlatılara dönüşüyor. Yazar, otobiyografide anlatıcının geçmişteki kendisine dışarıdan bakarak bir benlik kurguladığını belirtiyor.

‘Otobiyografi’ (‘Autobiography’), psikanaliz, yapısalcılık ve postyapısalcılık gibi kuramsal yaklaşımlarla otobiyografi türünü derinlemesine inceliyor. Öznenin bütün ve değişmez olmadığı, aksine dil aracılığıyla sürekli yeniden kurulduğu vurgulanıyor. Bu noktada otobiyografi, gerçeklik ile kurmaca arasında kalan, anlatıcının benliğini sürekli yeniden ürettiği bir alan haline geliyor. Anderson, bu süreci özellikle kadınların ve ötekileştirilmiş bireylerin yaşam anlatıları üzerinden de değerlendiriyor.

Feminist kuramın etkisiyle kadın yazarların yaşam öykülerine nasıl farklı bir ses getirdiği ele alınıyor. Kadınların, ataerkil anlatı biçimlerine karşı kendi deneyimlerini yazıya dökerken karşılaştıkları güçlükler tartışılıyor. Bu bağlamda Anderson, otobiyografinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda politik bir eylem olduğunu ileri sürüyor. Kitapta, James Olney, Philippe Lejeune, Paul de Man ve Jacques Derrida gibi isimlerin katkılarıyla türün sınırları yeniden tanımlanıyor.

Modern çağın dijital ortamlarında kişisel anlatıların nasıl evrildiği de kitapta yer buluyor. Günlükler, bloglar, sosyal medya gibi mecralarda bireyin kendini ifade etme biçimleri, klasik otobiyografi kavramıyla karşılaştırılıyor. Anderson, öznenin sabit değil, zaman içinde değişen ve dil tarafından şekillenen bir yapı olduğunu savunuyor. Bu nedenle, her otobiyografi anlatısı, geçmişe değil, bugünden geçmişe bakarak kurulmuş bir anlam örüntüsü taşıyor.

  • Künye: Linda Anderson – Otobiyografi, çeviren: Bülent Ayyıldız, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 208 sayfa, 2025

Yelda Gürlek – Gülün Adı ve Ortaçağ (2025)

Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ adlı romanı, yalnızca sürükleyici bir polisiye kurgu sunmuyor; aynı zamanda derin tarihsel arka planı, felsefi göndermeleri ve dinsel tartışmalarıyla çok katmanlı bir yapıyı içinde barındırıyor. Roman, 14. yüzyılın Avrupa’sında bir manastırda geçen esrarengiz cinayetleri konu alıyor gibi görünse de satır aralarında Ortaçağ düşüncesi, Hristiyanlık tarihi ve bilgiyle iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan güçlü bir entelektüel metin olarak öne çıkıyor.

‘Gülün Adı’, edebiyat çevrelerinin de sıklıkla dile getirdiği gibi, kolay okunur bir roman olmaktan uzak duruyor. Eco’nun metninde yer alan teolojik tartışmalar, skolastik düşünceye göndermeler ve Latince metin parçaları, okurdan belli bir arka plan bilgisi talep ediyor. Eğer Ortaçağ tarihi ya da Hristiyanlık inanç sistemi hakkında temel bir bilgiye sahip değilsek, romanın sunduğu evren çoğu yerde bize kapalı kalıyor. Ancak bu zorluk, romanın entelektüel derinliğini ve edebi değerini daha da artırıyor.

Tarihi roman, polisiye ve postmodern anlatı türlerini aynı çatı altında buluşturan ‘Gülün Adı’, aynı zamanda metinlerarasılık ve anlamın çoğulluğu gibi postmodern edebiyatın temel meselelerine de temas ediyor. Bu yönüyle sadece olayların akışına odaklanan bir okuma, eserin sunduğu zenginliğin büyük kısmını kaçırmamıza neden oluyor.

Yelda Gürlek’in kaleme aldığı bu rehber eser, ‘Gülün Adı’nın çok katmanlı yapısını çözümlüyor. Gürlek, hem İtalyancaya hem de metnin tarihsel ve kültürel bağlamına hâkim bir yaklaşımla, Eco’nun dünyasına girmek isteyen okurlara güvenilir bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Yelda Gürlek – Gülün Adı ve Ortaçağ, Kafka Kitap, inceleme, 228 sayfa, 2025

Stéphanie Vernet – Kitabın Büyüleyici Yolculuğu (2025)

Stéphanie Vernet’nin bu kitabı, bir kitabın doğuş sürecini perde arkasından anlatıyor. Yazar, edebiyat dünyasının okurdan gizli kalan yönlerini, bir kitabın fikir olarak doğmasından raflardaki yerine ulaşana dek geçirdiği evreleri samimi ve öğretici bir dille aktarıyor. ‘Kitabın Büyüleyici Yolculuğu’ (‘Come nasce un libro. Dietro le quinte dell’editoria’), yayıncılığın sadece yazardan ibaret olmadığını, görünmeyen birçok emeğin bu süreci nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor.

Vernet, editörün rolünü merkeze alarak, bir metnin nasıl seçildiğini, geliştirildiğini ve yayıma hazır hâle getirildiğini adım adım anlatıyor. Düzeltmenler, çevirmenler, grafik tasarımcılar, dizgiciler ve dağıtımcılar gibi yayıncılığın diğer kahramanları da unutulmuyor. Her bölüm, yayıncılık sürecinin farklı bir halkasını açıklıyor ve okura bu işin ne kadar kolektif bir çabayla yürüdüğünü hissettiriyor.

Kitap aynı zamanda yayıncılık sektöründeki değişimleri ve zorlukları da ele alıyor. Dijitalleşmeyle birlikte değişen okuma alışkanlıkları, küçük yayınevlerinin ayakta kalma mücadelesi, ticari baskılar ve kültürel sorumluluk arasındaki denge üzerine düşündürüyor. Bir kitabın sadece ticari bir ürün değil, aynı zamanda kültürel bir katkı olduğunu hatırlatıyor.

Vernet, anlatısını gerçek örnekler ve mesleki deneyimlerle destekliyor. Editoryal süreçlerin duygusal yönlerini, karar alma aşamalarında yaşanan çelişkileri ve kimi zaman hayal kırıklıklarını dürüstçe paylaşıyor. Kitap, hem yayıncılıkla ilgilenen profesyoneller hem de kitaplara tutkuyla bağlı olan okurlar için zihin açıcı bir içerik sunuyor.

‘Kitabın Büyüleyici Yolculuğu’, bir kitabın yalnızca yazılmadığını, aynı zamanda çok sayıda görünmeyen emeğin ve bilinçli seçimin ürünü olduğunu gösteriyor. Kitapların sahneye çıkmadan önce nasıl bir yoldan geçtiğini merak eden herkes için güçlü bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Stéphanie Vernet – Kitabın Büyüleyici Yolculuğu, çizer: Camille de Cussac, çeviren: Bade Baran, Hep Kitap, 48 sayfa, 2025

Ulrich Beck – Risk Toplumu (2025)

Ulrich Beck’in bu eseri, modernliğin artık yalnızca ilerleme ve refah vaadiyle tanımlanamayacağını öne sürerek, çağdaş toplumların karşı karşıya kaldığı yeni tehlikeleri mercek altına alır. Beck’e göre sanayi toplumunun merkezinde üretim yer alırken, günümüz toplumlarının temel sorunu giderek görünmez, küresel ve geri döndürülemez risklerin yönetimi haline gelmiştir.

Beck, “risk toplumu” kavramını geliştirerek nükleer enerji, çevre kirliliği, genetik mühendislik ve iklim krizi gibi modernleşmenin kendi ürettiği tehditlerin artık toplumsal yapıyı şekillendiren başlıca güç haline geldiğini savunuyor. Bu riskler sınıfsal ayrımları aşarak tüm insanlığı etkiler, ancak etkilerinin dağılımı adil değildir. Zenginler riskten kaçar, yoksullar ise onunla yaşamak zorunda kalır. Böylece yeni bir eşitsizlik biçimi doğar: risk eşitsizliği.

‘Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru’ (‘Risikogesellschaft: Auf dem Weg in eine andere Moderne’), modern toplumun “bilim” ve “teknoloji” aracılığıyla güvenlik ürettiği kadar belirsizlik de ürettiğini vurguluyor. Artık bilimsel bilgi bile toplumda şüphe yaratmakta, uzman görüşleri çatışmakta ve kamuoyu güvenini yitirmektedir. Bu durumda bireyler kendi güvenliklerini kendileri inşa etmek zorunda kalır. Risk toplumu, bireyleri sürekli bir seçim, değerlendirme ve sorumluluk haliyle baş başa bırakır.

Beck, bu yeni modernlik biçiminin sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını da belirtir. Riskler küresel olduğu için, çözüm de küresel dayanışma ve yeni bir siyasal akıl gerektirir. Kitap, modernliğin karanlık yüzünü gösterirken, başka bir modernlik arayışının da yolunu açar: daha açık, daha katılımcı ve daha sorumlu bir toplum tahayyülü.

  • Künye: Ulrich Beck – Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, çeviren: Kâzım Özdoğan, Bülent O. Doğan, Minotor Kitap, inceleme, 392 sayfa, 2025

Anette Moldvaer – Kahve Kitabı (2025)

Anette Moldvaer’in bu eseri, kahve kültürünü sadece bir içecek deneyimi olarak değil, aynı zamanda küresel bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. ‘Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler’ (‘The Coffee Book: Barista Tips, Recipes, Beans from Around the World’), dünyanın dört bir yanından kahve çekirdeklerinin izini sürerken, aynı zamanda okuyucuya baristalık tekniklerinden evde kahve demleme yöntemlerine kadar kapsamlı bir bilgi sunuyor. Moldvaer, kahvenin tarladan fincana uzanan yolculuğunu zengin bir görsellikle ve anlaşılır bir dille anlatıyor.

Kitabın ilk bölümleri, kahvenin tarihi ve kökenlerine ayrılmış. Etiyopya’dan Yemen’e, oradan Osmanlı ve Avrupa’ya uzanan serüven, kahvenin nasıl küresel bir ticaret ve kültür nesnesine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Arabica ve Robusta türleri arasındaki farklar, iklim ve yetiştiricilik koşulları ile birlikte detaylı şekilde açıklanıyor. Moldvaer, her kahve çekirdeğinin kendi hikâyesi olduğunu vurguluyor.

Baristalık teknikleri bölümü ise yalnızca profesyonellere değil, evde kahveyle ilgilenenlere de hitap ediyor. Öğütme boyutunun kahve tadına etkisinden süt köpürtme tekniklerine, espresso makinesi kullanımından demleme sürelerine kadar birçok pratik bilgiye yer veriliyor. Ayrıca dünyanın farklı bölgelerine ait kahve tarifleri, kültürel birikimi damak tadıyla buluşturan bir rehber sunuyor.

  • Künye: Anette Moldvaer – Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler, çeviren: Kardelen Damla Başaran, Alfa Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek (2025)

Bu kitap, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “minör edebiyat” kavramı etrafında şekillenen düşüncelerini merkeze alarak, edebiyatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir alan olduğunu gösteriyor. Minör edebiyat; merkezin diline içeriden yabancılaşarak yazmak, sessizleştirilmiş kimliklerin sesini duyurmak ve dilin yerleşik yapısını sarsmak demektir. Bu çerçevede edebiyat, azınlıkların, yoksulların ve dışlanmışların dilsizliğini bozan bir eyleme dönüşür.

‘Dili Yabana Sürmek’, yalnızca edebiyatseverlere değil; dilin iktidar tarafından nasıl biçimlendirildiğini, kimlik ve aidiyet ilişkilerini nasıl kurduğunu sorgulayan herkese sesleniyor. Dil ile iktidar arasındaki gerilim hattında minör edebiyat, temsil edilemeyeni temsil etmeye çalışırken, aynı zamanda temsilin sınırlarını da zorlar. Böylece edebi üretim, salt bireysel bir uğraş olmaktan çıkar, kolektif ve dönüştürücü bir direnişe evrilir.

Latife Tekin’in “yazabilmek için insanın evinden ve evinin dilinden kopması gerekir” sözü, Deleuze’ün “ana diline yabancı gibi yazmak” fikriyle doğrudan kesişir. Tekin’in edebiyatı, geleneksel dil kalıplarını yıkarak, yoksulların, kadınların ve görmezden gelinen toplulukların çoklu deneyimlerini dile taşır. Bu yazım biçimi, dili sadece anlatım aracı değil, aynı zamanda mücadele sahası haline getirir.

Bu eser, minör edebiyatın nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunu gösterirken, edebiyatın sınıfsal doğasını, temsil krizini ve dilin ideolojik işleyişini tartışmaya açıyor. Deleuze, Guattari ve Latife Tekin’in düşünceleri arasında kurulan bağ, edebiyatın potansiyelini sınırsızlaştıran bir zemin sunuyor. Yazmak, bu bağlamda sadece ifade değil, aynı zamanda bir kopuş ve direniştir.

  • Künye: Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek: G. Deleuze & F. Guattari’nin İzinde Latife Tekin’de Minör Edebiyat, Nota Bene Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Turgay Gülpınar – Yerel Hükümet: Gültepe (2025)

Belediyeler, modern devletin yönetim yapısında çift yönlü bir rol üstlenir: Bir yandan merkezî otoriteye karşı yerel taleplerin örgütlendiği, özerkleşme potansiyeli taşıyan yapılar olarak görülürken, öte yandan merkezî yönetimin geniş coğrafyalarda etkili olabilmesi için vazgeçilmez birer araçtır. Bu çift yönlü karakter, belediyelerin varoluşunu teknik değil, doğrudan politik bir meseleye dönüştürür. Çünkü yerel yönetimlerin işleyiş biçimi, bir toplumun demokratik kültürünün niteliğine dair önemli ipuçları sunar.

Turgay Gülpınar’ın ‘Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973–1980)’ adlı çalışması, bu politik gerilimi somut bir örnek üzerinden anlatıyor. İzmir’e yalnızca birkaç kilometre uzaklıktaki Gültepe beldesi, kısa süren özerk yönetim pratiğiyle dikkat çeker. Yazar, Gültepe’yi sadece bir belediye modeli olarak değil, aynı zamanda yerel siyaset kültürünün dinamiklerini barındıran bir alan olarak inceliyor.

1980 darbesi sonrasında tüzel kişiliği sona erdirilen Gültepe Belediyesi örneği, yerel özerklik kavramını salt hukuki bir statüden ibaret görmeyen bir yaklaşım sunuyor. Gülpınar, özerkliği yukarıdan tanımlanmış bir çerçeve olarak değil, yerelin kendi ihtiyaç ve pratiklerinden doğan ilişkisel bir süreç olarak ele alıyor. Böylece yerel yönetimin anlamı, teknik idare değil, yerelden kurulan siyasal bir alan olarak yeniden tanımlanıyor.

Bu perspektif, Türkiye’de yerelliğe bakışın dönüşümünü anlamak için kritik bir zemin sunuyor. Yerel özerklik, yalnızca yönetsel bir tercih değil; katılımcı demokrasi anlayışının temel taşıdır. Gültepe örneği de, bu potansiyelin kısa süreli ama güçlü bir yansıması.

  • Künye: Turgay Gülpınar – Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980), İletişim Yayınları, inceleme, 432 sayfa, 2025

Luke Brunning – Aşk 2.0 (2025)

Luke Brunning, bu dikkat çekici çalışmasında romantik aşkı sadece duygusal bir deneyim değil, aynı zamanda etik bir eylemlilik alanı olarak ele alıyor. ‘Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü’ (‘Romantic Agency: Loving Well in Modern Life’), modern dünyada “iyi sevmek” ne anlama gelir sorusunun peşinden gidiyor. Aşkı rastlantısal bir tutku değil, irade, sorumluluk ve karar alma süreçleriyle şekillenen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Brunning’e göre aşk, bireyin özgürlüğünü bastıran bir şey değil, aksine otonomiyle birlikte var olabilen bir bağdır. Sevgi, yalnızca hissetmek değil; seçmek, sürdürmek ve yeniden şekillendirmektir. Bu bağlamda romantik ilişkiler, bireylerin etik kapasitesini geliştirir; aşk aracılığıyla insanlar kendi benliklerini hem keşfeder hem dönüştürür.

Kitap, monogami, sadakat, kıskançlık ve bağlılık gibi konuları da tartışarak aşkın toplumsal normlarla nasıl şekillendiğini gösteriyor. Brunning, aşkın biçimlerinin kültürel kodlara göre değiştiğini, ancak “iyi sevmek” fikrinin her bağlamda bir etik mesele olarak kalmaya devam ettiğini savunuyor. Modern ilişkilerde yaşanan kırılmaların da bu etik boyutla yakından ilişkili olduğunu öne sürüyor.

Brunning ayrıca romantikliğin sadece bireysel tatmin değil, karşılıklı tanıma ve saygı temelinde kurulması gerektiğini vurguluyor. Aşkı yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir alan olarak da değerlendiren kitap, modern yaşamda sevmenin ne kadar karmaşık ama aynı zamanda geliştirici bir eylem olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Luke Brunning – Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü, çeviren: Beyza Sumer Aydaş, Minotor Kitap, 264 sayfa, inceleme, 2025