Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri (2025)

Muzaffer Özgüleş bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların mimari üretim süreçlerindeki etkisini ve özellikle sultana annelerin, eşlerin ve kızların toplumsal yapıyı şekillendirme gücünü inceliyor. ‘Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası’ (‘The Women Who Built The Ottoman World: Female Patronage and the Architectural Legacy of Gülnuş Sultan’), merkezine II. Mehmed’den itibaren gelişen harem yapısını değil, haremin dışına taşan kadın varlığını alıyor. Gülnuş Sultan özelinde odaklanan eser, onun 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başındaki etkin mimari hamiliğini örnek göstererek, Osmanlı saray kadınlarının mimari vasıtasıyla nasıl siyasi ve sosyal nüfuz sahibi olduklarını detaylandırıyor.

Özgüleş, arşiv belgeleri, vakfiye metinleri ve dönemin seyyah anlatılarıyla desteklediği bu çalışmasında, kadınların yaptırdığı cami, medrese, sebil, han gibi yapıları yalnızca hayır kurumları olarak değil, aynı zamanda güç gösterisi, hafıza üretimi ve kamusal varlık tezahürleri olarak yorumluyor. Mimarlık tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen kadınlar, bu eserde özneleşiyor; üstelik sadece padişah annesi kimliğiyle değil, bireysel inşa ettirici olarak da öne çıkıyor.

Kitapta ele alınan yapılar yalnızca mimari değerleriyle değil, kent dokusuna, halkla ilişkiye ve siyasi bağlama etkileriyle de analiz ediliyor. Gülnuş Sultan’ın özellikle İstanbul’daki mimari izleri üzerinden yürüyen anlatı, bir kadının imparatorluk mimarlığı üzerindeki belirleyici etkisini görünür kılıyor. Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı mimarlık tarihinin eril anlatısına güçlü bir alternatif sunarak, kadınların da şehirleri ve anlamları inşa ettiğini kanıtlıyor.

  • Künye: Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2025

Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü (2025)

Didier Eribon’un bu kitabı, yazarın annesinin hayatı üzerinden Fransa’nın işçi sınıfına, yaşlılığa, toplumsal cinsiyete ve sınıfsal eşitsizliklere dair kişisel ve politik bir sorgulama yapıyor. Eribon, annesinin ölümüyle birlikte onu sadece bir anne figürü olarak değil, aynı zamanda toplumun en alt katmanlarında yaşamış bir kadın olarak anlamaya çalışıyor. Bu çaba, kişisel bir yas sürecinden ziyade sosyolojik ve politik bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Kitap boyunca Eribon, annesinin hayatını işçilik, yoksulluk, cinsiyetçilik ve sessizlik içinde geçen bir ömür olarak betimliyor. Onun hikâyesi, sadece bireysel bir kader değil, aynı zamanda bir sınıfın kolektif deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların toplumda üstlendikleri görünmeyen emek, bakıcılık ve itaat rollerinin nasıl nesilden nesle aktarıldığını sorguluyor. Annesinin yaşlılığında maruz kaldığı yalnızlık ve sağlık sistemiyle olan sorunlar, sosyal devletin gerilemesinin etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Eribon, annesinin yaşamını anlatırken kendi geçmişiyle, sınıf atlamasıyla ve entelektüel kimliğiyle hesaplaşıyor. Annesiyle olan mesafesini, zamanla oluşan duygusal kopuşu ve bunun yarattığı suçluluğu açık yüreklilikle paylaşıyor. Bu kişisel anlatı, aynı zamanda Fransa’daki neoliberal politikaların, sağlık ve bakım sistemindeki dönüşümlerin alt sınıfları nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.

‘Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü’ (‘Vie, vieillesse et mort d’une femme du peuple’), sadece bir hayat hikâyesi anlatmıyor; unutulmuş, görünmeyen ve susturulmuş hayatların bir toplumu nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Eribon, annesinin sessizliğinde, tüm bir sınıfın susturulmuş tarihini duyulabilir kılmaya çalışıyor.

  • Künye: Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü, çeviren: İmre Özkoray, İletişim Yayınları, anlatı, 231 sayfa, 2025

Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet (2025)

Militarizm yalnızca askerî kurumlar ve ideolojilerle sınırlı kalmayan, toplumsal yapının her katmanına sirayet eden bir tahakküm biçimidir. Adem Yavuz Elveren’in çalışması, militarizmi ataerkil düzenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alarak, iktidar ilişkilerinin cinsiyetçi boyutunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda, militarist ideolojilerle beslenen erkeklik kurgusunun yalnızca orduya itaat eden değil, aynı zamanda tahakküm kuran bir “erkek” figürü yarattığı vurgulanıyor. Askerliğin bireyi “oğlan”lıktan “erkekliğe” geçirdiği yönündeki toplumsal kabuller, bu yeni erkeklik halinin içinde iktidara sadakati ve şiddeti meşru gören bir zihniyet dünyasını barındırıyor.

Kitap, militarizmin erkekliği nasıl kahramanlık, dayanıklılık ve şiddet kapasitesi üzerinden tanımladığını irdeleyerek, bu yapının kadınları nasıl sistematik biçimde ötekileştirdiğini gösteriyor. Kadınlar ve kadınsı kodlarla ilişkilendirilen tüm unsurlar, militarist kültürde aşağılanmaya ve bastırılmaya mahkûm edilmiştir. Bu nedenle, militarizmin etkilerini anlamak için yalnızca politik ya da ideolojik çözümlemeler değil, toplumsal cinsiyet perspektifi de şarttır. Aksi halde, militarizmin meşruiyetini sağlayan ataerkil tahakküm biçimleri eksik anlaşılır.

Elveren’in çalışması, bu karmaşık yapıları çözümleyerek feminist ve barış odaklı düşünsel mücadeleye değerli bir katkı sunuyor. Yazarın kendi deneyimlerini analiz sürecine dâhil etmesi ise, metni sadece akademik değil, aynı zamanda içten ve sahici kılıyor. Bu yönüyle eser, şiddetsiz ve eşitlikçi bir dünya inşa etmeye çalışan tüm toplumsal hareketler için güçlü bir yol haritası niteliği taşıyor.

Künye: Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet: İktisadi Bir İnceleme, İmge Kitabevi, inceleme, 239 sayfa, 2025

Lucinda Hawksley – Kadın Hakları Tarihi (2025)

Lucinda Hawksley’nin bu kitabı, Britanya’daki kadınların oy hakkı ve toplumsal eşitlik mücadelesini derinlemesine ele alan tarihsel bir anlatı. ‘Kadın Hakları Tarihi: Oy Mücadelesinde Zafere Yürüyenler’ (‘March, Women, March’), 19. yüzyılın sonlarından itibaren süfrajet hareketinin nasıl şekillendiğini, hangi zorluklarla karşılaştığını ve kadınların nasıl cesurca direndiğini çarpıcı örneklerle anlatıyor. Sadece tanınmış liderler değil, mücadeleye katkı sunmuş isimsiz kadınlar da anlatının merkezinde yer alıyor.

Hawksley, dönemin belgelerine, mektuplara, gazete arşivlerine ve kişisel tanıklıklara dayanan titiz bir araştırma yürütmüş. Kitap, sadece orta sınıf kadınların değil, aynı zamanda işçi sınıfından kadınların da mücadeleye katıldığını ve sınıfsal ayrımların hareket içinde hem gerilim hem de zenginlik yarattığını ortaya koyuyor. Kadınların karşılaştığı şiddet, baskı ve tutuklamalara rağmen geri adım atmaması, kolektif kararlılığın gücünü gösteriyor.

Yazar, kadınların oy hakkı mücadelesini eğitim, mülkiyet hakları, evlilik hukuku ve toplumsal roller gibi konularla ilişkilendirerek çok boyutlu bir tarih inşa ediyor. Ayrıca erkek müttefiklerin ve hareket içinde farklı stratejiler benimseyen kadınların da hikâyelerine yer vererek dönemi daha dengeli bir bakışla sunuyor.

‘Kadın Hakları Tarihi’, yalnızca geçmişe ışık tutan bir tarih kitabı değil; aynı zamanda özgürlük, dayanışma ve eşitlik için verilen mücadelelerin bugün de ne kadar değerli olduğunu hatırlatan güçlü bir eser.

  • Künye: Lucinda Hawksley – Kadın Hakları Tarihi: Oy Mücadelesinde Zafere Yürüyenler, çeviren: Funda Sezer, Say Yayınları, kadın, 288 sayfa, 2025

Ünsal Çimen – Su, Kan ve Akıl (2025)

Batı kültüründe mitolojik düşünceden felsefi düşünceye geçiş genellikle bir ilerleme, insan aklının bir zaferi, çocuksu mitlerin gölgesinden çıkış, kaosun yerini düzenin alışı olarak görülüp kutlanageldi. Oysa bu geçişin simgesel bir “cinayet” ile gölgelenmiş karanlık bir yüzü de vardır: Kozmolojik annenin öldürülerek dişil unsurun ve kadınlığın sistemli biçimde bastırılması ve bunun karşısında filozof tipinde kendini gösteren erkekliğin tahakkümü ve ataerkinin zaferi.

Bu kitap işte bu bastırmanın izini sürüyor. Felsefe tarihinde Thales’in her şeyin kökeni olarak gördüğü “su” unsurunun geçirdiği dönüşüm üzerinden, dişil ilkenin nasıl görünmez kılındığını ele alıyor. Mitolojilerde, dinlerde, hatta çağdaş bilimde yaşamın kaynağı olarak görülen suyun bir varlık eğretilemesi olmaktan çıkarılıp kontrol edilmesi gereken çalkantılı bir karmaşaya indirgenişini ele alıyor ve Antik Yunan’da temellenen felsefeyi bir de bu gözle değerlendirmeye davet ediyor. Mitolojik ve felsefi düşüncenin belirli uğraklarında suyun yalnızca bir madde, pagan dünya görüşünde doğanın bir ögesi olmadığını, bir anlam taşıyıcı, bir mitos, hafıza ve iktidar mücadelesi sahnesi olduğunu gösteriyor. Oedipus anlatısında, Klitemnestra’nın öldürülüşünde, Platon’un idealar dünyasında, Aristoteles’in ilk neden anlayışında, İslam felsefesinde ve Kogiler gibi yerli halkların yaratılış anlatılarında biçimlendirici ilke olarak suyun nasıl mitoloji ile felsefe arasındaki kırılma noktasını teşkil ettiğini, düşünce tarihinin sadece söylenenlerle değil, ayrıca bastırılanlar ve susturulanlarla da kurulduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Ünsal Çimen – Su, Kan ve Akıl: Mitolojiden Felsefeye Geçişin Hikâyesi, Fol Kitap, felsefe, 136 sayfa, 2025

Bilge Ulusman – Edebi Babanın Reddi (2025)

Türkçe edebiyat tarihinde kadın yazını, yalnızca edebi değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir varoluş mücadelesinin de alanı olmuştur. Kadın yazarlar, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan süreçte, erkek-egemen edebiyat kamusu ve kanonik yapılanmaların sınırlarını aşarak kendi sözünü kurmanın yollarını aramışlardır. Ancak bu üretim, edebiyat tarihi yazımında çoğunlukla marjinalleştirilmiş ya da eril normların belirlediği çerçevede okunmuştur.

‘Edebi Babanın Reddi’, 1895’ten 1950’ye dek Türkçe edebiyatın içinde kendine yer açmaya çalışan kadın yazarların üretimlerini, onların özgün manevralarını ve edebi patikalarını takip eden bütünlüklü bir analize katkıda bulunuyor. Edebiyat tarihi yazımının ıskaladığı metinleri mercek altına alırken, kanon dışına itilen kadın yazınının eril vesayete karşı nasıl bir mücadele verdiğini; kadın yazarların kendi anlatısal stratejilerini, erkek şiddetine ve ataerkine karşı geliştirdikleri eleştirel söylemleri ve edebiyat içindeki yerlerini nasıl inşa ettiklerini de gösteriyor.

Kadın yazınına özgü deneyimleri ve anlatısal pratikleri tanıyan bir eleştiri mümkün mü? Bilge Ulusman, edebiyat tarihçiliğinde bir kadın yazını tarihçiliğinin gerekliliğini vurgularken, kadın yazarların edebi ve siyasi mücadelelerini birlikte ele alan bir eleştiri modeli sunuyor.

  • Künye: Bilge Ulusman – Edebi Babanın Reddi: Kadın Yazınında Kurucu Söylem, Türsel İşlev ve Anlatısal Arayışlar (1895-1950), Metis Yayınları, inceleme, 400 sayfa, 2025

Pat Brewer – Kadının Mülksüzleştirilmesi (2025)

Pat Brewer’ın ‘Kadının Mülksüzleştirilmesi’ (‘The Dispossession of Women’) adlı kitabı, kadınların tarihsel ve güncel olarak mülksüzleştirilmesini, yani ekonomik, sosyal ve siyasi güçten yoksun bırakılmasını inceleyen bir eserdir. Brewer, bu kitabında, kadınların mülksüzleştirilmesinin sadece ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temel bir boyutu olduğunu savunuyor.

Brewer, kadınların mülksüzleştirilmesinin tarihsel kökenlerini, ataerkil sistemlerin ve kapitalizmin gelişimine kadar izliyor. Ona göre, kadınların toprak, mülk ve gelir kaynaklarından yoksun bırakılması, onları erkeklere bağımlı hale getirmiş ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelini oluşturmuştur. Brewer, sömürgecilik, savaşlar ve ekonomik krizler gibi olayların, kadınların mülksüzleştirilmesini nasıl derinleştirdiğini de inceliyor.

Kitapta, kadınların mülksüzleştirilmesinin farklı boyutları ele alınıyor. Brewer, kadınların eğitim, sağlık, istihdam ve siyasi katılım gibi alanlarda yaşadığı eşitsizlikleri inceliyor. Ayrıca, kadınların şiddet, ayrımcılık ve yoksulluk gibi sorunlarla nasıl karşı karşıya kaldığını da ele alıyor. Brewer, kadınların mülksüzleştirilmesinin sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde de devam ettiğini vurguluyor.

Brewer, kadınların mülksüzleştirilmesine karşı mücadele etmek için, toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik eden politikaların ve programların uygulanması gerektiğini savunuyor. Ona göre, kadınların ekonomik, sosyal ve siyasi güçlenmesi, sadece kadınlar için değil, tüm toplum için faydalı olacaktır. Kitap, kadınların mülksüzleştirilmesinin karmaşık ve çok yönlü bir sorun olduğunu ve bu sorunun çözümü için kapsamlı ve bütüncül bir yaklaşım gerektiğini vurguluyor.

  • Künye: Pat Brewer – Kadının Mülksüzleştirilmesi: Kadınların Ezilmişliğinin Kökenlerine İlişkin Yeni Delil ve Bulgular Üzerine Marksist Bir İnceleme, çeviren: Meral Üst, Sümer Yayıncılık, inceleme, 110 sayfa, 2025

Gülhan Balsoy – Osmanlı’da Avare Kadınlar (2025)

On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumunda, “çoklu kriz” olarak adlandırılan bir dönemde, kadınlar yalnızlığın farklı biçimleriyle yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Kimileri eşlerini kaybetmiş, kimileri terk edilmiş, kimileri ise başka nedenlerle yalnızlığa itilmiştir. Bu kadınlar, sadece ekonomik zorluklarla değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal yargılarla da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Dönemin orta sınıf ahlak anlayışı, bu kadınları büyük bir tehdit olarak görmüştür. Onlar ya başıboş, toplumsal düzeni tehdit eden “kurtlar” gibi algılanmış ya da korunmaya muhtaç, yozlaşmaya açık “kuzular” olarak etiketlenmişlerdir.

Gülhan Balsoy’un bu eseri, Osmanlı toplumunda kadınların yalnızlığının nasıl algılandığını, sosyal yardım kuruluşlarının bu kadınlara nasıl yaklaştığını ve terk edilen kadınların nasıl damgalandığını derinlemesine inceliyor. Kitap, evlilik dışı ilişkiler, gayrimeşru çocuklar ve toplumun gözünde “düşmüş kadın” imgesi etrafında şekillenen bir anlatı sunarak, bireysel trajedilerle toplumsal kaygıların nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor. Arşiv belgelerinin yanı sıra, 20. yüzyılın başlarında yazılan ‘Refet’ ve ‘Gayya Kuyusu’ romanlarından da yararlanan Balsoy, “avare kadınların” devlet ve toplum arasında nasıl hayatta kalma mücadelesi verdiklerini incelikli bir yaklaşımla ortaya koyuyor. Bu kitap, Osmanlı toplumunun kadınlara yönelik bakış açısını ve yalnız kadınların yaşadığı zorlukları anlamak için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Gülhan Balsoy – Osmanlı’da Avare Kadınlar: 19. Yüzyıl Aile Krizi ve Kadın Yoksulluğu, Fol Kitap, tarih, 200 sayfa, 2025

Susan Arndt – Seksizm (2025)

Susan Arndt’ın ‘Seksizm’ kitabı, seksizmin sadece bireysel önyargılar değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve politik sistemlerin derinlemesine yerleşmiş bir yapı olduğunu vurguluyor. Kitap, seksizmin tarihsel kökenlerini, günümüzdeki yansımalarını ve bu durumu değiştirmek için neler yapılabileceğini derinlemesine inceliyor.

Arndt, seksizmin sadece kadınları değil, erkekleri de etkilediğini ve toplumdaki cinsiyet rollerini sınırladığını belirtiyor. Kitapta, seksizmin neden bu kadar güçlü olduğu ve günümüzde ne gibi şekillerde ortaya çıktığı gibi sorulara yanıtlar aranıyor.

Yazar, seksizmin üstesinden gelmek için bireysel ve toplumsal düzeyde atılabilecek adımları ve uygulanabilecek stratejileri sunuyor. Farkındalık yaratmanın, eğitim verme ve politik değişimlerin önemini vurguluyor.

  • Künye: Susan Arndt – Seksizm: Eski Zamanlardan Beri Süregelen Baskı, çeviren: Beyza Akkurt, Yeni İnsan Yayınevi, siyaset, 368 sayfa, 2025

Bonnie G. Smith – Dünya Tarihinde Kadınlar (2024)

Bonnie G. Smith’in ‘Dünya Tarihinde Kadınlar’ adlı kitabı, dünya tarihine kadınların bakış açısıyla eleştirel bir yaklaşım sunan kapsamlı bir çalışma.

Kitap, 1450 yılından günümüze kadar farklı coğrafyalardaki kadınların deneyimlerini, rollerini ve mücadelelerini inceliyor.

Kitap, sadece Batı dünyasına değil, Çin’den Rusya’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar farklı kıtalardaki ve kültürlerdeki kadınların yaşamlarını ele alır.

Bu sayede, kadınların deneyimlerinin coğrafi ve kültürel çeşitliliğini gözler önüne serer.

Kitapta, farklı sosyal sınıflardan, etnik kökenlerden ve dinlerden kadınların yaşamları incelenir.

Köleleştirilmiş kadınlardan, soylu kadınlara, kırsal kesimde yaşayanlardan şehirli kadınlara kadar geniş bir yelpazede kadın deneyimleri sunulur.

Kitap, geleneksel tarih yazımının erkek merkezli bakış açısını eleştirir ve kadınların tarihteki rollerini ve etkilerini yeniden değerlendirir.

Kadınların siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki katkılarını vurgular.

Kitap, kronolojik bir anlatı yerine tematik bir yaklaşım benimser.

Aile, iş, din, siyaset, savaş gibi farklı temalar altında kadınların deneyimlerini inceler. Bu sayede, farklı zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda benzer temaların kadınların yaşamlarını nasıl etkilediği daha net bir şekilde görülür.

Kadınların köleleştirilmesi ve ticaretinin tarih boyunca nasıl bir rol oynadığı incelenir.

Sömürgeciliğin kadınların yaşamları üzerindeki etkileri ve kadınların sömürgeciliğe karşı direnişleri ele alınır.

Sanayi Devrimi’nin kadınların iş hayatı ve aile rolleri üzerindeki etkileri incelenir.

Savaşların ve devrimlerin kadınların yaşamlarını nasıl etkilediği ve kadınların bu olaylarda nasıl roller üstlendiği ele alınır.

Farklı dönemlerdeki kadın hareketleri ve feminizm akımları incelenir.

  • Künye: Bonnie G. Smith – Dünya Tarihinde Kadınlar: 1450’den Günümüze, çeviren: Merve Öztürk, İletişim Yayınları, tarih, 423 sayfa, 2024