Serdal Akyurt – Mimari Şehir Arkeolojisi (2024)

Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki kent kurma deneyimleri, özellikle Bithynia bölgesindeki Nikaia şehri üzerinden incelendiğinde, antik çağ şehir planlamasının incelikleri ortaya çıkar.

Bu çalışma, Roma’nın planlama anlayışının kökenlerini, amacını, hukuki boyutunu ve teknik altyapısını mercek altına alıyor.

Nikaia örneğiyle, Roma’nın planlama sürecindeki tüm aşamalar, karşılaşılan sorunlar ve çözümler detaylı bir şekilde inceleniyor.

Özellikle, decumanus maximus ve kardo maximus gibi ana aksların kent ve bölge planlamasındaki rolü üzerinde duruluyor. Bu çalışma, Roma şehir planlamasının sadece teknik bir uygulama değil, aynı zamanda siyasi, sosyal ve kültürel bir süreç olduğunu gösteriyor.

Başka bir deyişle bu araştırma, Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’da kurduğu şehirlerden biri olan Nikaia’yı örnek alarak, antik çağın en gelişmiş şehir planlama anlayışlarından birini mercek altına alıyor. Roma’nın planlama ilkeleri, teknikleri ve şehirlerin fiziksel yapısına etkileri, Nikaia örneği üzerinden detaylı bir şekilde inceleniyor.

Çalışma, Roma’nın şehir planlamasında kullandığı yol ağları, su sistemleri, kamu binaları gibi altyapı unsurlarının yanı sıra, bu planların sosyal ve kültürel hayat üzerindeki etkilerini de ele alıyor. Böylece, Roma’nın şehir planlama anlayışının, modern şehir planlamasına olan etkileri de tartışılıyor.

  • Künye: Serdal Akyurt – Mimari Şehir Arkeolojisi: Anadolu’da Roma Dönemi Kent Planlama Uygulamaları ve Teknikleri -Nikaia Örneği-, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 151 sayfa, 2024

Ünver Rüstem – Osmanlı Baroku (2025)

Ünver Rüstem’in ‘Osmanlı Baroku’ kitabı, 1740-1800 yılları arasını merkeze alarak 18. yüzyıl İstanbul’unda Batı’dan gelen Barok üslubunun Osmanlı mimarisine nasıl entegre edildiğini ve bu sürecin Osmanlı kimliğine etkilerini derinlemesine inceliyor.

Kitap, bu dönemde inşa edilen yapıların sadece bir taklit değil, aynı zamanda Osmanlı kültürünün özgün bir yorumu olduğunu ortaya koyuyor.

Rüstem, Osmanlı mimarisinin Batı etkilerine kapalı bir yapıya sahip olmadığını, aksine dış dünyadan gelen yenilikleri kendi kültürel kodlarıyla harmanlayarak özgün bir sentez oluşturduğunu savunuyor.

Barok üslubunun Osmanlı mimarisine entegrasyonu, sadece bir stil değişikliği değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bir dönüşümün de göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Kitapta, 18. yüzyılda İstanbul’da inşa edilen birçok önemli yapının detaylı analizi yer alıyor. Bu analizler sayesinde, Osmanlı mimarlarının Batı’dan gelen biçimleri nasıl yorumladıkları, yerel malzemeleri ve işçiliği nasıl kullandıkları ve bu sayede özgün bir Osmanlı Baroku üslubu nasıl oluşturdukları anlaşılıyor.

Rüstem’e göre, Osmanlı Baroku, Batı’nın etkisi altında şekillenen bir stil olmasına rağmen, aynı zamanda Osmanlı kimliğinin bir yansımasıdır. Bu üslup, Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılda yaşadığı değişimleri ve dönüşümleri anlamak için önemli bir anahtar niteliğindedir.

Künye: Ünver Rüstem – Osmanlı Baroku: On Sekizinci Yüzyıl İstanbulu’nun Mimari Yenilenişi, çeviren: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, mimari, 368 sayfa, 2025

Kolektif – Wittgenstein ve Mimarlık (2024)

Céline Poisson’un editörlüğünü yaptığı ‘Wittgenstein ve Mimarlık’, filozof Ludwig Wittgenstein’ın hayatının ve düşüncelerinin, özellikle de mimariye olan ilgisinin kesiştiği bir noktaya odaklanıyor.

Kitap, Wittgenstein’ın Viyana’da kız kardeşi için tasarladığı ve inşa ettiği ev projesini (‘Wittgenstein Evi’ olarak bilinir) merkez alarak, filozoftan beklenmeyecek bir alandaki yaratıcılığını ve düşünsel derinliğini ortaya koyuyor.

Kitap, Wittgenstein’ın felsefi çalışmalarındaki mantıksal kesinlik arayışının, mimari tasarımındaki detaylara verdiği önemle nasıl bir paralellik gösterdiğini inceliyor. Filozofun, dilin sınırları ve dünyayla ilişkimiz üzerine yaptığı derinlemesine düşüncelerin, ev tasarımı sürecinde nasıl somutlaştığını gösteriyor.

Wittgenstein’ın Mimarisi: Filozofun tasarladığı evin mimari özellikleri, kullanılan malzemeler ve iç mekân düzenlemesi detaylı bir şekilde inceleniyor.

Felsefe ve Mimari Arasındaki Bağ: Wittgenstein’ın felsefi düşüncelerinin, ev tasarımına nasıl yansıdığı ve bu iki disiplin arasındaki ilişki üzerine yeni bir bakış açısı sunuluyor.

Wittgenstein’ın Yaşamı ve Çalışmaları: Filozofun hayatının farklı dönemlerinde mimariye olan ilgisinin nasıl geliştiği ve bu ilginin felsefi çalışmalarına etkileri araştırılıyor.

Ev Tasarımının Sembolik Anlamı: Wittgenstein’ın evi, sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda filozoftan beklenmeyecek bir sanatsal ve felsefi ifade biçimi olarak değerlendiriliyor.

Bu kitap, Wittgenstein’ı sadece bir filozof olarak değil, aynı zamanda yaratıcı ve multidisipliner bir düşünür olarak tanımamızı sağlıyor. Filozofun, felsefe ve mimari gibi farklı alanlardaki çalışmalarının birbirini nasıl beslediğini göstererek, düşünce dünyamızı genişletiyor.

  • Künye: Kolektif – Wittgenstein ve Mimarlık, editör: Céline Poisson, çeviren: Burcu Bilgiç, Arketon Yayıncılık, mimari, 213 sayfa, 2024

Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında (2025)

Philippe Boudon’un bu kitabı, mimari ve geometrinin karmaşık ilişkisini derinlemesine inceliyor.

Kitap, matematik ve mimarlığın kesişim noktasında, iki disiplin arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları mercek altına alıyor.

Boudon, mimaride kullanılan geometrik şekillerin sadece estetik bir unsur olmadığını, aynı zamanda yapıların işlevselliği ve anlamlarıyla da yakından ilişkili olduğunu vurguluyor.

Kitap, tarih boyunca mimarların ve matematikçilerin birbirlerini nasıl etkilediğini, ortak bir dil geliştirmeye çalıştıklarını ve bu etkileşimin mimariye nasıl yansıdığını inceler.

Boudon, farklı geometrik şekillerin (küp, piramit, küre vb.) mimarideki sembolik anlamlarını ve çağrışımlarını derinlemesine analiz ediyor.

Kitap, modern mimaride geometrik şekillerin daha soyut ve karmaşık bir şekilde kullanıldığını, bu durumun mimariye yeni bir boyut kazandırdığını belirtiyor.

Mimarlık ve matematik gibi farklı disiplinleri bir araya getirerek, bu iki alan arasındaki köprüleri kuruyor.

Geçmişten günümüze mimarideki geometri kullanımını incelerken, bu konudaki tarihsel gelişimi ortaya koyuyor.

Geometrinin mimarideki rolünü farklı açılardan ele alarak, mevcut anlayışlara yeni bir boyut katıyor.

  • Mimarın “geometrisi” ile matematikçinin geometrisi arasında ne gibi farklılıklar var?
  • Geometrik şekiller mimariye nasıl anlamlar katıyor?
  • Modern mimaride geometrik şekillerin kullanımı nasıl değişti?
  • Tarih boyunca mimarlar ve matematikçiler nasıl bir etkileşim içinde olmuşlar?

‘Geometri ile Mimarlık Arasında’, mimari ve geometri arasındaki ilişkiyi anlamak isteyenler için kapsamlı bir kaynak.

Kitap, hem mimarlık öğrencileri hem de bu konuya ilgi duyan herkes için değerli bir referans noktası olacaktır.

Boudon, bu kitabı ile mimarlığın sadece bir sanat değil, aynı zamanda matematiksel bir disiplinle iç içe geçmiş bir alan olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Philippe Boudon – Geometri ile Mimarlık Arasında, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, mimari, 256 sayfa, 2025

Camillo Sitte – Sanatsal İlkelere Göre Şehirlerin İnşası (2024)

Camillo Sitte, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan endüstriyel şehirleşmenin yarattığı düzensiz ve estetikten yoksun kentsel dokuya karşı bir tepki olarak bu kitabı kaleme aldı.

Kitap, kent planlama tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir ve günümüzde hala kent tasarımcıları ve mimarlar tarafından başvuru kaynağı olmaya devam ediyor.

Sitte, tarihi kentlerin karmaşık ve organik dokusunun, modern kentlerin düzenli ve geometrik planlarına göre daha yaşanabilir ve estetik olduğunu savunur. Eski kentlerin sokak ağları, meydanları ve binalarının birbirleriyle olan ilişkileri, modern kentlerin aksine, zengin bir görsel ve deneyimsel çeşitlilik sunar.

Sitte, kent meydanlarının kent hayatının merkezinde yer aldığını ve sosyal etkileşimleri teşvik ettiğini vurgular. Meydanlar, sadece trafik akışını düzenleyen noktalar değil, aynı zamanda insanların bir araya gelerek sosyalleştiği, kültürel etkinliklerin gerçekleştiği ve kent kimliğinin belirlendiği önemli alanlardır.

Sitte, kent planlamasında doğal topografyanın önemini vurgular. Yer şekilleri, bitki örtüsü ve su kaynakları gibi doğal unsurlar, kentlere özgün bir karakter kazandırır ve kent dokusunu zenginleştirir.

Sitte, kentlerin görsel olarak zengin ve sürekli değişen bir deneyim sunması gerektiğini savunur. Sokakların dolambaçlı olması, binaların farklı yüksekliklerde ve ölçeklerde olması, kent manzaralarının sürekli değişmesini sağlar ve kent hayatını daha ilgi çekici hale getirir.

Sitte, tarihi binaların kent kimliğinin önemli bir parçası olduğunu ve korunması gerektiğini vurgular. Tarihi binalar, bir kentin hafızasını taşır ve yeni yapılaşmalarla uyumlu bir şekilde korunarak kentlerin karakteri güçlendirilebilir.

Sitte’nin fikirleri, özellikle 20. yüzyılın başlarında Avrupa ve Amerika’da kent planlama alanında büyük bir etki yarattı. “Güzel şehir” hareketinin öncülerinden biri olan Sitte, kentlerin sadece işlevsel değil, aynı zamanda estetik ve kültürel değerlere sahip olması gerektiğini savunmuştur. Onun fikirleri, modern kentlerin monoton ve cansız yapısına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış ve kent planlamacılarını tarihi dokuyu koruyarak daha yaşanabilir kentler oluşturmaya teşvik etmiştir.

  • Künye: Camillo Sitte – Sanatsal İlkelere Göre Şehirlerin İnşası, çeviren: Hüseyin Tüzün, Arketon Yayıncılık, mimari, 116 sayfa, 2024

Kolektif – Edebiyat ve Mimarlık (2024)

Edebiyat ve mimarlık…

Biri kelimelerle şekillenir, diğeri ise taş, tuğla ve betonla.

Fakat bu iki disiplinin arasındaki bağ, yüzeyde göründüğünden çok daha derindir.

Elinizdeki kitap, edebiyat ve mimarlığın tasarım süreçlerindeki kesişim noktalarını, birbirlerinden nasıl beslendiklerini ve yaratıcılığın iki farklı yansımasını gözler önüne seriyor.

Mimarlık ve edebiyatın kesişiminde kıymetli üretimlere imza atan yazarlar, edebiyat ve mimarlık arasındaki ilişkiyi kendi perspektiflerinden bu çalışmada ele alıyor.

Edebiyatın kurgu sürecinde kent mimarisinden ilham alışı, bir romanın sokaklarında dolaşan karakterlerin adımlarıyla şekillenen şehir tasvirleri…

Ya da mimarların kurgusal metinlerden esinlenerek hayal ettikleri ve inşa ettikleri kentler…

Bu karşılıklı etkileşim hem sanatın hem de yaşamın nasıl tasarlandığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

Edebiyat ve mimarlık meraklıları için bir ilham kaynağı olan bu kitap, şehirlerin ve hikâyelerin nasıl örüldüğüne dair yeni bakış açıları sunuyor.

Tasarımın iki yüzünü keşfetmek ve sınırların nasıl bulanıklaştığını görmek isteyenler için vazgeçilmez bir başucu eseri.

Kitaba katkıdan bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Buket Uzuner, Jale Erzen, Türkan Nihan Hacımömeroğlu, Beyhan Bolak Hisarlıgil, Hakan Hisarlıgil, Seçil Özcan Geylani, Ahmet Turan Köksal, Ertuğ Uçar, Hakan Evkaya, Ayşe Pınar Serin Güner, Hikmet Sivri Gökmen, Özlem Yalım, Akça Yılmaz.

  • Künye: Kolektif – Edebiyat ve Mimarlık, derleyen: Celal Abdi Güzer, Fol Kitap, mimarlık, 280 sayfa, 2024

Peter Collins – Modern Mimarlıkta Değişen İdealler (2024)

Yirminci yüzyılın en büyük mimarlık tarihçileri arasında yer alan Peter Collins (1920-1981), modern mimarlığın 1750’den 1950’ye ulaşan öyküsünü, Modern Mimarlıkta Değişen İdealler başlıklı, son derece kapsamlı çalışmasında ele alıyor.

Kenneth Frampton’ın “Avrupa mimarlığının köklerinin çok yönlü bir yorumu” olarak tanımladığı çalışma, modern hareketin oldukça geniş bir dönemi kapsayan ideolojik bir tarihçesini sunuyor.

Baştan sona keskin bir eleştirel yaklaşımla ele alınan Collins’in kitabının ufuk açıcı özgünlüğü, modern mimarlığın son iki yüzyıllık evriminde strüktürel biçimin oynadığı belirleyici rolü sorgulayışından ileri gelir.

Collins’in çalışması, çağdaş Avrupa mimarlığının köklerinin ve bu gelişmelerin Batı kültürünün bütünü üzerindeki sonuçlarının çok yönlü bir yorumudur.

Yeninin başlangıcını, tarihin kendi başına epistemik bir disipline dönüşmesiyle belirler.

Bu dönüşüm, Voltaire’in Le Siècle de Louis XIV isimli eseriyle 1751’de ortaya çıkan, tarihsel yöntemin icadıyla gerçekleşmişti.

Değişen İdealler, Greko-gotik gelişim çizgisini takip etmekle beraber, tekniğin yapı üretimi ve mimari biçim üzerindeki belirleyici etkisini de dikkate alır.

Collins, 1750 ile 1850 yılları arasında ortaya çıkan çeşitli canlandırmacı üslupları inceledikten sonra, dikkatini tekno-bilimsel ilerlemelerin tetiklediği farklı türden ‘işlevselci analojilere’ yöneltmişti.

Bunlar, kuramcıların mimari biçim yaratımında yeni bir temele ulaşmak için başvurdukları biyolojik, mekanik, gastronomik ve dilbilimsel benzeşimlerden oluşuyordu.

Collins, teknolojinin gelişimine ampirik bir ilgi besler.

Mimarların uyum sağlamaları beklenen zamanların hızlı değişen kısıtlarıyla her defasında baş edebilme hallerini de duyarlılıkla takdir eder.

Ancak klasik ruha inancı, amansız eleştirisini tüm bunlara rağmen sürdürmüştü.

  • Künye: Peter Collins – Modern Mimarlıkta Değişen İdealler (1750-1950), çeviren: Hale Gönül, Arketon Yayıncılık, mimari, 432 sayfa, 2024

Ahmet Denker – Klasik Çağın Kaybolan Harikası: Artemis Tapınağı (2024)

Gizemi ve erişilmezlikle örtülmüş cazibesiyle dünya genelinde çok az tapınak insanlığı Efes’teki Artemis Tapınağı (Efes Artemisionu) kadar derinden etkilemiş ve meşgul etmiştir.

Öyle ki, Klasik Çağ’ın yazarları onu “Dünyanın Yedi Harikası”ndan biri olarak seçmişlerdi.

Hatta tapınak, onları görenlere göre yedi harikanın en muhteşemiydi.

Artemision yedi kez yıkıma uğramasına rağmen Efes’in ebedi sembolü olarak kalmaya devam etmiş, her yıkılıştan sonra Efesliler onu yeniden inşa etmek gibi zorlu bir görevi tekrar üstlenmiş ve her yeniden inşa bir öncekini hem büyüklük hem de ihtişam açısından geride bırakmıştı.

Sekizinci ve son yıkılışından sonra dünyanın bu harikası, ardında hiçbir iz bırakmadan bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu.

Klasik Çağ’ın tüm tapınakları arasında Artemision bu şekilde yok olan tek tapınaktı; bu nedenle eğer bulunamasaydı gerçekte hiç var olmadığına, bir hayal ürünü olduğuna hükmedilecekti.

1869 yılının son gününde, yüzyıllardır aranan ama bir türlü bulunamayan, varlığı şüpheyle karşılanan ve keşif ümitleri zaman içinde tükenmiş olan kayıp tapınak bir mucize eseri bulundu.

Yıllarca limanı dolduran Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonların altında gömülü kalmıştı.

Üç yıl daha devam eden 10 yıllık kazı macerası, tapınağın parçalarının 1873’te Britanya Müzesi’ne nakledilmesiyle sona erdi.

Tapınak bir daha asla yerinde görülmeyecekti.

Bugün Artemision’u görmek için Efes’e gidenleri, yeşil bir su birikintisinin yanında tek başına duran bir sütun karşılamaktadır.

Günümüz ziyaretçisinin tapınağın esas ihtişamını tasavvur edebileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Ahmet Denker, ‘Çölün Gelini Palmira’dan sonra bu kitapta da önemli bir kültürel miras sorununa cevap arıyor: Artemis Tapınağı’nı, coğrafyasında başka hiçbir yapının görkemini geçemediği en parlak döneminde olduğu gibi dijital alanda görünür kılmak.

Yazar, tapınağın şimdiye kadar keşfedilmiş neredeyse tüm önemli parçalarını içeren Britanya Müzesi’nde uzun yıllar süren çalışmalarını açık, sanal ortamların yaratılması imkânı ve zamanda geriye yolculuk olanağına yol açan teknolojilerle harmanlayarak, okuru Artemis Tapınağı’yla sanal olarak buluşturuyor.

‘Klasik Çağın Harikası: Artemis Tapınağı’, bu yapının 2. yüzyılda Efeslilerin gözünden nasıl göründüğünü canlandırıyor.

Okur, tapınağın tarihine ve onun geçmişteki görkemli haline doğru bir yolculuğa çıkarılıyor.

  • Künye: Ahmet Denker – Klasik Çağın Kaybolan Harikası: Artemis Tapınağı (Tarihçesi, Mimarisi ve Dijital Rekonstrüksiyonu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 242 sayfa, 2024

Henri Raymond – Mimarlık (2024)

 

Mimarlık nedir?

Planlar ve çizimler mi?

Yoksa mutlu bir yaşamı mimarların zihinlerinde nasıl canlandırdıkları mı?

Kataloglardan, satış ofislerinden satın alınan evler mi?

Mimarlığın boşluğu estetik ürünlerle doldurmak olmadığını biliyoruz.

İnsan
 etkinliğinin ileri ürünlerinden biri olduğu halde bağrında yer aldığı toplumdan da kopuk değildir.

Topluma ilişkin bilgiler taşır.

İtalya’da
 Rönesans düşüncesinden itibaren mimarlığın “mekânsal bir akla” 
dayandığını, bu aklın gereklerini karşıladığını biliyoruz.

Hayran kalıyoruz bu
 akla ama endişeye de kapılmıyor değiliz.

Henri Raymond çalışmasının ilk bölümünde Ferdinand de Saussure, Bruno
 Zevi, Le Corbusier, Francastel, Immanuel Kant, Françoise Choay, Claude
Lévi-Strauss gibi isimlerden geçerek Leonardo da Vinci’den Bourdieu’ye kadar 
mimarlığın, sanat tarihinin, etnolojinin ve felsefenin büyük isimlerini 
ağırlıyor ve farklı mimarlık anlayışları temelinde mekâna ilişkin
 ideolojilerini ortaya koyuyor.

İkinci bölümdeyse mimarlığın asıl paradoksuna, yani ana işlevi gündelik 
yaşam olmasına rağmen bir yandan da gündelik yaşamın gereklerinden
 kaçıp kurtulmaya çabalamasına eğiliyor.

Yaşamortam sakinlerinin
 görüşlerinin alınmadığına, yaratılan mekâna kendilerini bir şekilde 
uyarlamaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Bu bağlamda, mimarlar ve kent 
planlamacıları tarafından üretilen biçimlerin geçerliliğini tartışıyor.

Üçüncü bölümde yaşamortam sakininin mimari bir eserde yaşarken 
hissettikleri, cepheyi nasıl algıladığı, içeriyi nasıl tanımladığı tanıklıklarla
 aktarılıyor.

Böylece kişinin kendine ait bir mekânı nasıl oluşturduğu ve 
içine sindirdiği açığa çıkıyor.

  • Künye: Henri Raymond – Mimarlık: Aklın Mekân Maceraları, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, mimari, 288 sayfa, 2024

Robert Fishman – Yirminci Yüzyılda Kent Ütopyaları (2024)

Robert Fishman’ın, ‘Yirminci Yüzyılda Kent Ütopyaları’, Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier’nin ideal kent tasarılarını ele alıyor.

Modern teknolojinin gücü ve güzelliği ile sosyal adalete dair en aydın fikirleri en iyi şekilde yansıtan yirminci yüzyılın ideal kenti nasıl bir kenttir?

Robert Fishman, 1890 ila 1930 yılları arasında, üç plancının, Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier’nin bu soruyu nasıl cevaplamaya çalıştıklarını irdeliyor.

Bu plancılardan her biri, yalnız başına başladığı çalışmalarında, genel planından oturma odasının düzenine kadar yeni kenti her yönüyle ele alan yüzlerce maket ve çizim üretti.

Fabrikalar, ofis binaları, okullar, parklar, ulaşım sistemleri için hazırladıkları detaylı planlar, kent formunun devrimci bir biçimde yeniden yapılandırılmasıyla bütünleştirilmiş, kendi içlerinde yenilikçi tasarımlardı.

Howard, Wright ve Le Corbusier toplumların yeni kentlere ihtiyacı olduğuna inanmışlardı.

Toplumsal çatışma ve sefalet içinde yüzen eski kentler kendi hallerine bırakıldığı takdirde medeniyet açısından doğuracakları sonuçlardan büyük bir korku duyuyorlardı.

Aynı zamanda, kentlerin radikal bir şekilde yeniden inşa edilmesiyle, yalnızca içinde bulundukları dönemin kentsel krizine değil toplumsal krize de çözüm getirileceği fikrinden ilham almışlardı.

İdeal kentlerinin bütünlüklü tasarımı, kapsamlı programlar yapma ve kent planlamanın ilkeleri üzerine etraflıca düşünme zamanının geldiğine dair inançlarını yansıtıyordu.

Aşamalı ıslah olasılığını reddediyorlardı.

Eski kentlerin iyileştirilmesini değil, kentsel çevrenin bütünüyle dönüştürülmesini amaçlıyorlardı.

Robert Fishman, ‘Yirminci Yüzyılda Kent Ütopyaları’nda, üç plancının bu olağanüstü serüvenini tüm boyutlarıyla işliyor.

  • Künye: Robert Fishman – Yirminci Yüzyılda Kent Ütopyaları: Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier, çeviren: Duygu Toprak, Arketon Yayıncılık, mimari, 296 sayfa, 2024