İsmail Hakkı Kurtuluş – Edirne Kaleleri (2021)

Çoğunluğu Bizans döneminden olup bir şekilde bugüne ulaşabilmiş Edirne’nin kaleleri üzerine arşivlik bir çalışma.

Kale mimarisinin gelişimi, Trakya ve Edirne bölge tarihçesiyle ilgilenenler kaçırmasın.

Edirne şehri, köklü geçmişindeki tarihi birikimlerin bir kısmı günümüze ulaşmış.

Edirne il sınırları içinde Kalkolitik, Neolitik, Demir Çağ, Roma, Bizans ve özellikle Osmanlı dönemleriyle ilgili birçok buluntu alanı ve ayakta kalmış eserler bulunuyor.

Kitabın içeriğinde Edirne il sınırları İçinde bulunan ve günümüze farklı durumlarda ulaşan kaleler yer alıyor.

Kitaptan da anlaşılacağı gibi, dönemsel olarak en fazla sayıda kalenin Bizans dönemine ait olduğu anlaşılıyor.

Bazı kaleler Roma döneminde kurulmuş, Bizans döneminde geliştirilerek kullanılmaya devam edilmiş.

Ayrıca, Enez’de iki tane, Geç Demir Çağ dönemine tarihlendirilebilecek tahkimat bulunuyor.

Tespit edilen kaleler Edirne Merkez, Lalapaşa, Keşan ve Enez ilçelerinde yoğunlaşıyor.

Bir kale ise Uzunköprü ilçe sınırları içinde bulunuyor.

Bölgedeki en iyi korunmuş durumda günümüze ulaşan kalesi ise Enez Kalesidir.

  • Künye: İsmail Hakkı Kurtuluş – Edirne Kaleleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 624 sayfa, 2021

Vedat Özkan – İnşa Etme Kültürü (2022)

Şantiyelerde insan davranışları çok kendine has biçimlerde sergilenir.

Yapım ve inşa etme sürecini “insan odaklı” inceleyen Vedat Özkan da, inşaat kuruluşları ve onların şantiyelerinde yaşanan insan davranış, algı, kültür gibi değerlerini gözlemler, veriler ve bilgiler eşliğinde yorumluyor.

Kitapta,

  • Şantiyelerde bekleme eylemi nasıl algılanır?
  • Şantiyelerde anlamın egemenliği nasıl olmalıdır?
  • İnsan kaynaklarının bir şantiyeye yansımaları ne yönde olur?
  • Hayali deneyim ve hayali kişilik hangi sonuçları doğurur?
  • İnşaat kuruluşlarının siyaset, hukuk ve bürokrasisi nasıl olmalıdır?
  • Saldırgan yapılar ortaya çıkabilir mi?
  • Yabancı dile yüklenen sermaye değeri şantiyelerin hangi durumlarına etki eder?
  • Dünya genelinde tekelleşmiş inşaat kuruluşları neden bulunmaz?
  • “Şantiyelerde ruhsal gerilimden kaçış yok” derken ne anlatılmak istendi?
  • Ve inşaatın geleceği ve boyutları nerelere uzanıyor? gibi soruların yanıtları aranıyor.

Kurum, kuruluş ve kitleler tarafından yapıların yapım süreçlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak davranışsal veriler de içeren çalışma, inşaat kuruluşlarında ve şantiyelerde çalışan yöneticilerin insan duygu ve düşüncelerine yönelik uyguladıkları yöntem ve yaklaşımları tekrar gözden geçirmelerini sağlayacak deneyimlenmiş bilgiler de içeriyor.

Kitap bunun yanı sıra, sosyoloji ve kitle davranışları üzerine çalışanlar için de önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

  • Künye: Vedat Özkan – İnşa Etme Kültürü: İnşaat Kuruluşlarında ve Şantiyelerde İnsan Davranışları, YEM Yayın, mimari, 224 sayfa, 2022

Susie Hodge – Mimarlığın Kısa Öyküsü (2021)

Mimarlığın uzun tarihindeki belli başlı dönüm noktaları neydi?

Susie Hodge, piramitlerden gökdelenlere mimarlık tarihinin 50 görkemli yapısını inceleyerek konuya giriş yapmak isteyenler için usta işi bir kitaba imza atmış.

Piramitlerden katedrallere, tapınaklardan gökdelenlere, metro istasyonlarına mimarlık tarihinin 50 önemli binasının incelemesini sunan kitap, “Binaları kim yaptı, yapımında hangi malzemeler ve teknikler kullanıldı?”, “Mimarlık nasıl gelişti, yeniliklere kimler katkıda bulundu ve bu yenilikler hangi coğrafyalarda, hangi kültürlerin etkisi altında gerçekleşti?” gibi soruların yanıtlarını arıyor.

Okurun, Antik Mısır’dan bugüne mimarlık tarihini rahatlıkla takip etmesini sağlayan tasarımıyla ‘Mimarlığın Kısa Öyküsü’nü, mimarlığın büyüleyici dünyasına hem aydınlatıcı hem de pratik bir giriş kitabı olarak öneririz.

  • Künye: Susie Hodge – Mimarlığın Kısa Öyküsü, çeviren: Ahmet Turan Köksal ve Zeynep Berru Köksal, Hep Kitap, mimarlık, 224 sayfa, 2021

Le Corbusier – Modulor (2021)

Le Corbusier’nin mimarlık yazınının en heyecan verici eserlerinden olan ‘Modulor’, yeni baskısıyla raflarda…

Kitap içeriğiyle de; boyutu, görsel malzemesi, görsel malzemesinin sunumu, tipografisi, sayfa ve kapak tasarımlarıyla da her kitaplıkta bulunmayı hak ediyor.

Le Corbusier’nin mimarlığa bir norm getirmek amacıyla tasarladığı Modulor’u açıklamak, tanıtmak ve farklı uygulamalarını göstermek için kaleme aldığı ‘Modulor’ ve ‘Modulor 2’ başlıklı kitapları, bir tıpkı basım özeniyle yeniden yayımlandı.

Mimarlık yazınının kült kitapları arasında yer alan, 1950 ve 1955 yıllarında iki cilt olarak yayımlanmış  ‘Modulor’ ve ‘Modulor 2’ insan bedeninden, altın orandan ve matematikteki Fibonacci dizisinden yola çıkan bir ölçü ve oran sistemi.

Le Corbusier bu sistemle, insan yaşamını çevreleyen tüm nesnelerden tipografiye uzanan geniş bir bağlama, tasarımı denetleyecek bir norm taşımayı hedefliyor ve bu amaçla bir cetvel oluşturuyor.

Usta mimar, “zamanımızda her şeyin kuralsızlaşmış olduğu saptaması”nın yapıldığını vurgulayarak, çağdaş üretimin tüm alanlarda tanımlanmış kurallara sahip olması gerektiğini ima ediyor ve şu soruyu yöneltiyor: “Uygarlığımızın, müziğin gerçekleştirdiği aşamayı görsel konularda, uzunluklar konusunda henüz gerçekleştirmemiş olduğunu biliyor muyuz?”

Le Corbusier bu soruya, “nesneleri üretmekte kullanılan ölçüler yerel kalabilir mi?” sorusunu ekliyor ve yanıt olarak kendi evrensel ölçü sistemi olan Modulor’u öne sürüyor.

Sistemi sorgulamak için pek çok kişiyle görüşen ve farklı yorumlara kitaplarında yer veren Le Corbusier, Albert Einstein’ın “bu öyle bir oranlar gamı ki, kötüyü zorlaştırıyor, iyiyi kolaylaştırıyor” dediğini aktarıyor.

Modulor’un simgeleşmiş göstergesi ise kolunu kaldırmış insan imgesi.

Le Corbusier bu imgeyi kendi imzası gibi kullanıyor ve Modulor ölçüleriyle tasarladığı Marsilya’daki Unitéd’habitation gibi yapılarda Modulor insanını brüt beton rölyefe dönüştürüyor.

Mimarlık kuramcısı Siegfried Giedion, Lenardo da Vinci’nin Vitruvius adamıyla Modulor insanını karşılaştırarak, Lenardo’nun statik insanının statik bir mimarlığa karşılık geldiğini, Modulor’un dinamik insanının ise dinamik bir mimarlığı gösterdiğini söylüyor.

Modulor sistemi yalnızca Le Corbusier’nin mimarlığı bağlamında değil, modernizmin denetim normlarını arayışını kavramak için de önemli bir ipucu.

İki ciltten oluşan ‘Modulor’ kitapları ise, bu sistemi aktaran bir kaynak olmanın ötesinde, modernizmin ikonik değer taşıyan kült nesnelerinden birini oluşturuyor.

  • Künye: Le Corbusier – Modulor (2 Cilt), çeviren: Aziz Ufuk Kılıç, Arketon Yayıncılık, mimari, 2 Cilt, 564 sayfa, 2021

Kolektif – Konya’nın 1950 Sonrası Çağdaş Yapıları (2021)

Konya’nın 1950-2018 arasındaki modern mimarlık üretiminden harika bir seçki.

Kitapta, Gümüş Antik Otel’den Alaeddin Ordu Evi’ne, İş Bankası Binası’ndan Horozluhan Apartmanı’na, Yeşil Meram Konutu’ndan Mevlana Kültür Merkezi’ne ve Konya Şehir Stadyumu’na Konya ile özdeşleşmiş pek çok yapı mercek altına alınıyor.

1950 sonrası Konya’sının mimari envanterini çıkaran, kentin çağdaş mimari yüzünü sergileyen ve Türkiye mimarlık tarihine not düşen kitapta, tam 100 yapı yer alıyor.

Mimarlar Odası Konya Şubesi Bilimsel Yayın Komisyonu üyeleri ve danışma kurulu üyelerinin tavsiyeleriyle belirlenen yapılar; akademisyenler ve mimarlar tarafından kaleme alınan, tasarım ve yapım süreçlerinin, mimari özelliklerinin aktarıldığı metinler, arşiv belgeleri, çizimler, fotoğraflar eşliğinde aktarılıyor.

Türkiye’de 1950’ler; sanayileşmenin, hızlı kentleşmenin, kente göçün ve devamında konut sorunlarının artmaya başladığı bir dönem.

Aynı zamanda bu yıllar, Türk mimarlığının dışa açıldığı, Batı’yla birlikte modern mimarlığın etkisi altında kaldığı ve bu yönde mimarlığın üretildiği bir dönem de oldu.

Uluslararası Üslup, Türkiye’nin tüm kentlerinde etkisini göstermiş ve kentlerde modernist akımın izleri görülmeye başladı.

Bu çalışma kapsamında 1950 ve sonrası dönemde mimarlık alanındaki üretimlerin Konya’da nasıl şekillendiği, Uluslararası Üslup’un Konya’daki yansımaları, kentlere göç, sanayileşme ve konut sorunları ile nasıl başa çıkıldığı inceleniyor.

  • Künye: Kolektif – Konya’nın 1950 Sonrası Çağdaş Yapıları, editör: Armağan Güleç Korumaz ve M. Feyza Yarar, YEM Yayın, mimari, 268 sayfa, 2021

Kolektif – İstanbul’dan Bizans’a (2021)

İstanbul’daki Bizans mirası üzerine kaçırılmaması gereken bir inceleme.

Bu derlemedeki makaleler İstanbul’u arkeoloji, tarih, sanat tarihi, mimarlık tarihi, şehircilik, müzecilik, kültürel miras bağlamında okuyor.

‘İstanbul’dan Bizans’a: Yeniden Keşfin Yolları, 1800-1955’, şehrin Bizans mirasına dair yeni bir uluslararası ve yerel farkındalığın oluşmasında İstanbul’un merkezi rolünü inceliyor.

1800’lü yıllardan 1955’e kadar şehrin bazı anlarına bakmanın ötesinde, İstanbul’u, imparatorlukların maddi ve entelektüel zenginliğini cezbederek Bizans’a dair bilgi birikiminin gelişmesi ve Bizans araştırmalarının bir disipline dönüşmesiyle sonuçlanan bir çekim merkezi olarak da ele alıyor.

İstanbul’dan Bizans’a sergisine eşlik eden kapsamlı yayında, küratör Brigitte Pitarakis’in serginin düşünsel arka planını anlattığı giriş yazısının yanı sıra, Beatrice Daskas, Ceren Abi, Firuzan Melike Sümertaş, Mertkan Karaca, Philipp Niewöhner, Edhem Eldem, Pınar Aykaç, Kerim Altuğ, Jean-Michel Spieser, Elena N. Boeck, Jonathan Bardill, Barbara Bessac ve Rémi Labrusse imzalı on üç makale yer alıyor.

  • Künye: Kolektif – İstanbul’dan Bizans’a: Yeniden Keşfin Yolları, 1800-1955, Pera Müzesi Yayınları, sanat, 650 sayfa, 2021

Reha Günay – İstanbul’un Kaybolan Ahşap Konutları (2021)

İstanbul’un simgesi olan ahşap konutlar, yıllar içinde ve göz göre göre yok edildi.

Reha Günay’ın konu üzerine başvuru kaynağı niteliğinde olan bu çalışması, 200 fotoğraf eşliğinde İstanbul’un ahşap yapı dokusunu belgeliyor.

Kitap, iki kısımdan oluşuyor.

Birinci kısım ahşap konut yapımının tarihçesinden başlayarak “Türk evi” kavramını mimari ve yapım tekniği açısından anlatıyor.

Ardından da bu geleneğin günümüze kadar gelebilmiş seçkin örneklerini planlar, resimler, gravürler ve fotoğraflar eşliğinde sunuyor.

İkinci kısım ise, Günay tarafından 1960 yılından günümüze kadar farklı tarihlerde çekilmiş 4000’e yakın fotoğraf arasından seçilen 200’ü aşkın siyah-beyaz fotoğrafla İstanbul konut dokusunun izini semt semt sürüyor.

Günay’ın objektifi ile Zeyrek’ten Süleymaniye’ye, Cibali’den Beşiktaş’a, Üsküdar’dan Anadoluhisarı’na, Kadıköy’den Göztepe’ye uzanan bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.

On beşinci ve on altıncı yüzyıldan günümüze Türk evi geleneğinin en sıra dışı örneklerinin vücut bulduğu İstanbul, yakın zamana kadar koruduğu ahşap konut dokusunu ve buna paralel gelişen yaşama kültürünü bugün yitirmiş görünüyor.

Bu geleneğin örneklerini eşsiz fotoğraf kareleriyle ölümsüzleştiren kitap, bu tipolojiyi ve ortaya çıkardığı konut dokusunu gelecek kuşaklara aktaracak önemli bir belgeleme çalışması olarak dikkat çekiyor.

‘İstanbul’un Kaybolan Ahşap Konutları’, yalnızca bir yapı tipolojisi ya da yapım tekniğinin anlatımının ötesinde, bir dönemin ev yaşantısı ve sosyal ilişkileri hakkında da fikir veren, ayrıca “zamanın değişimini ve toplumun, ekonominin, teknolojinin, kentleşmenin nereden nereye gittiğini gösteren” bir belgeleme çalışması olmayı amaçlıyor.

Günay şöyle diyor:

“1960 yılında İTÜ’den mezun olduktan sonra, bir mimar olarak sadece kendi olanaklarımla bu zamana kadar çevremi belgelemeye çalıştım. Oturduğum sokak, okula gittiğim yollar, mahalleler hep ahşap evlerden oluşuyordu. Giderek kaybolan, yıkılıp yerine apartmanlar yapılan ahşap evler, fakültede de aldığımız eğitimle hep ilgimi çekmiştir. Fırsat buldukça sokaklarda dolaşır, mimari özelliği olan evleri arar, fotoğraflarını çekmeye çalışırdım. Nitelikli evler aradığımdan harabeye dönmüş veya onarılarak değişmiş, kat kat kiraya verilmiş evler, konaklar hep konu dışında kalırdı. Şimdi geriye baktığımda ‘Keşke sokak fotoğrafları çekseydim’ diye düşünüyorum. Ahşap evlerin oluşturduğu sokak perspektifleri; evler tek tek niteliksiz veya bozulmuş olsalar da çok güzeldi. Mimarlık diliyle, organik bir yapıları vardı.

‘İstanbul’un Kaybolan Ahşap Konutları’nda sunduklarım benim küçük koleksiyonumun bir parçası! Bu küçük dediğim koleksiyon, İstanbul’dan neredeyse üç dört bin kareyi içeriyor. Fotoğrafları hazırlarken ve seçerken evleri çevreleriyle beraber vermeye çalıştım. Bazen henüz yapılaşmamış ağaçlı yan parselle, bazen telefon, elektrik direkleri ve telleriyle, pencerelerden uzanan soba boruları ve altına takılan is toplayıcı konserve kutularıyla, bunların bağlantı telleriyle, ahşap ev kaplamalarındaki çürümüş bir parçayı çıkarıp kendine yuva kurmuş karga ve güvercinleriyle, içinden otlar sarkan küçücük serçe yuvalarıyla daha sonraları çatılara konulan televizyon antenleriyle… Bütün bunlar o zamanki ev yaşantısının bir parçası olarak tarihe geçecek belgelerdir. Zaman zaman yıkılmış, bozulmuş ev resimleri de göreceksiniz. Yıkık evler yapım yöntemi hakkında bize önemli bilgiler verdiğinden benim çok beğendiklerim arasındadır. Ayrıca bozulan daha doğrusu apartmanlaşan bir çevre içinde kalan tek tük evler de o mahallenin eski dokusu hakkında bize bilgi verdiği gibi, zamanın değişimini ve toplumun, ekonominin, teknolojinin, kentleşmenin nereden nereye gittiğini gösteren belgelerdir. İster ders alırsınız, ister ‘değişim esastır başka türlüsü olamazdı’ der geçersiniz…”

  • Künye: Reha Günay – İstanbul’un Kaybolan Ahşap Konutları, YEM Yayın, mimari, 296 sayfa, 2021

Kolektif – Şiir / Mimarlık (2021)

Bazı mimari yapılar bizi o denli derinden etkiler ki, onlara sanat eseri deriz, hatta şiir gibi deriz.

“Mimarlık bina mıdır?” sorusuna “Hayır, değildir” yanıtını veren bu derleme de, mimarlığı şiir ve eleştiri olarak kavrayan özgün makaleler sunuyor.

Özellikle Rönesans’tan beri, mimarlığın binayla, inşayla ilişkilendirilmesini reddeden ve onu sanat olarak, şiir olarak, hatta felsefe olarak tasavvur edenler olmuş.

Bu retçi görüşler, mimarlığın işleve, faydaya indirgenmesine karşı çıkmışlar.

Onlara göre mimarlık, birtakım ritüellerdir, kutsal ruhlarla efsunlanarak canlanan heykellerdir, kozmik yaratıklara ev sahipliği yapan labirentlerdir, semiyotik mabetlerdir, altın çağın ütopyalarıdır…

Sonsuz bir hayal ve arzu âlemidir.

Dolayısıyla mimarlık, ancak binayı ihlal ederek mimarlık olabilir.

Mimarlığın kökeni bina-olmayandadır.

Bahar Avanoğlu, önce mimarlığı şiir ve eleştiri olarak kavrayan bu geleneğin kapsamlı bir arkeolojisini yapıyor, ardından da onun çağdaş ifadesi olan Unbuilt düşüncesine ilişkin dört metin sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar şöyle: Bahar Avanoğlu, Alberto Pérez-Gómez, Norbert Miller, Raimund Abraham ve Lebbeus Woods.

  • Künye: Kolektif – Şiir / Mimarlık: Binanın İhlali, derleyen ve sunan: Bahar Avanoğlu, çeviren: Akın Terzi ve Elçin Gen, İletişim Yayınları, mimari, 247 sayfa, 2021

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2021)

Bruno Zevi’nin, 1948’de kaleme aldığı ‘Mimarlığı Görebilmek’, bugün de modernist mimarlık yazınının en parlak örneklerinden biridir.

Mimari gerçeklik üzerine bu ufuk açıcı eser, gözden geçirilmiş yeni baskısıyla raflardaki yerini aldı.

Zevi, çalışmasına, toplumun mimari alandaki bilgisizliğinin nedenlerini çözümleyerek başlıyor.

Kitabın devamında da, mekân olarak mimarinin ne anlama geldiği ele alınıyor; mimarinin çok kere sanıldığının aksine birtakım genişlik, uzunluk ve yüksekliklerin toplamı olmaktan ziyade, kişinin duyup yaşadığı içinde gezinip dolaştığı kapsanan bir iç mekânın ta kendisi olduğu tartışılıyor.

Zevi kitabında, kendi mimari eleştiri anlayışını da açıklıyor.

Zevi’ye göre, bir sanatçıyı ya da eseri değerlendirmeye girişmeden önce, onun üretildiği devrin sosyal, düşünsel, teknik, estetik ve figüratif çevre gibi faktörleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Yazar, kitabının beşinci ve son bölümünde ise, mimari yaratma eyleminin birtakım mimarlık eleştirmenlerince çeşitli açılardan nasıl ele alınıp yorumlandığını inceliyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2021

Genco Berkin – Modulor ve Le Corbusier’nin Kulübesi (2021)

Le Corbusier’nin Modulor sistemi modern mimaride çığır açtı.

Genco Berkin de bu güzel çalışmasında, hem bu sistemi hem de Le Corbusier’nin bu yöntemle kendisi için tasarladığı “Le Cabanon” adlı kulübesini anlatıyor.

Bilindiği gibi günümüzde ‘Tiny House’ yahut ‘Small House’ akımları çok revaçta.

Oysa Le Corbusier bunu 100 yıl kadar önce “Le Cabanon” kulübesiyle ortaya koymuştu.

Bu fikrin temelinde de, fazlalıklarımızdan kurtulma ve doğanın içinde kendimizi bulma isteği yatıyordu.

“Le Cabanon”, aslında onun geliştirdiği oranlama sistemi olan Modulor’ün ete kemiğe bürünmüş halidir.

Modulor’ün ortaya çıkışı, gelişmesi ve mimarlığa kazandırılması, uzun ve meşakkatli bir yolda menzilinden şaşmayan bir gezginin yaşadıklarına benzetilebilir.

Bu kitap da, Le Corbusier’nin küçük dünyasında yeşeren büyük hayallerine ve dünyayı daha yaşanabilir kılma adına planladığı emellerine nasıl ulaştığının izini sürüyor.

Okuyuculardan mimar veya iç mimar olanlar bu kitabı bitirdiklerinde tasarımda çözümün norm ve standart oluşturmaktan geçtiğini görecek; mobilya ve mekânın bir bütün olarak ele alınması gerekliliğine daha çok kafa yoracaklardır.

  • Künye: Genco Berkin – Modulor ve Le Corbusier’nin Kulübesi, YEM Yayın, mimari, 64 sayfa, 2021