Donald Kalsched – Travmanın İç Dünyası (2025)

Donald Kalsched, Jungcu psikoloji perspektifinden yola çıkarak, travmanın bireyin iç dünyasında yarattığı etkileri derinlemesine inceleyen önemli bir psikologdur. ‘Travmanın İç Dünyası’ adlı eseri, bu alandaki en kapsamlı çalışmalardan biri olarak kabul edilir.

Kalsched, travmanın sadece bir olay değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasında derin izler bırakan bir süreç olduğunu vurgular. Travmanın, bireyin kimlik algısı, ilişkileri ve yaşam amacı üzerindeki uzun vadeli etkilerini inceler.

Travmaya karşı gelişen savunma mekanizmalarının, bireyin iç dünyasında nasıl bir yapı oluşturduğunu ve bu yapıların hem koruyucu hem de sınırlayıcı olabileceğini açıklar. Jung’un arketip teorisi üzerinden, travmanın bireyin ruhsal bütünlüğünü nasıl etkilediğini inceler.

Kalsched, travmadan iyileşmenin sadece semptomların giderilmesi değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasındaki yaraların onarılması olduğunu vurgular. İyileşme sürecinde rüyaların, sembollerin ve mitolojinin önemini belirtir.

Travmanın bireyin ruhsal bütünlüğünü nasıl bozduğunu ve bu bütünlüğün yeniden kurulmasının önemini vurgular.

Sonuç olarak, ‘Travmanın İç Dünyası’ kitabı, travma deneyiminin karmaşıklığına ve derinliğine dair önemli bir bakış açısı sunar. Kitap, hem terapistler hem de travma deneyimi yaşayan bireyler için değerli bir kaynak niteliğindedir.

  • Künye: Donald Kalsched – Travmanın İç Dünyası: Ruhun Arketipsel Savunmaları, çeviren: Eda Ilgım Biçici, Okuyanus Yayınları, psikanaliz, 436 sayfa, 2025

Massimo Recalcati – Aşk Hayatında Affetmeye Övgü (2024)

Massimo Recalcati, çağdaş psikanalizin önde gelen isimlerinden biri.

‘Aşk Hayatında Affetmeye Övgü’ adlı eseri, yaşadığımız çağın getirdiği değişimlerin bireysel ve toplumsal psike üzerindeki etkilerini derinlemesine inceliyor. Özellikle pandemi sürecinin insan ilişkileri, aile yapısı, aşk ve cinsellik gibi temel kavramlar üzerindeki dönüştürücü gücüne odaklanıyor.

Recalcati, pandemi sürecinin yarattığı belirsizlik, kaygı ve yalnızlık duygularının insan psikesi üzerindeki derin izlerini anlatıyor.

Pandemi, insanlar arasındaki sosyal etkileşimi sınırlayarak ilişkilerin dinamiklerini kökten değiştirdi. Recalcati, bu değişimin aşk, aile ve arkadaşlık ilişkileri üzerindeki etkilerini inceliyor.

Pandemi sonrası dünyada yeni bir normalin ortaya çıktığını ve bu yeni normalin bireylerin kimliklerini, değerlerini ve yaşam biçimlerini nasıl şekillendirdiğini tartışıyor.

Recalcati, psikanalizin günümüz dünyasının karmaşık sorunlarına cevap verebilecek güçlü bir araç olduğunu savunuyor. Pandemi sürecinde psikanalizin önemi ve geleceği hakkında önemli tespitlerde bulunuyor.

Recalcati, yaşadığımız çağın karmaşasını ve belirsizliğini psikanalitik bir bakış açısıyla yorumlayarak, bireylerin yaşadığı zorlukları daha iyi anlamalarına yardımcı oluyor.

‘Affetmeye Övgü’ ayrılıkların aleladeleştiği, romantik ilişkilerin çabucak sıkıcılaştığı, aşkın giderek narsizmin oyuncağı haline geldiği bir dünyaya itiraz niteliğinde.

  • Künye: Massimo Recalcati – Aşk Hayatında Affetmeye Övgü, çeviren: Bilge Özsoy, Telemak Kitap, psikoloji, 132 sayfa, 2024

Patrick J. Casement – Yolda Öğrenmek (2025)

Patrick J. Casement ‘Yolda Öğrenmek’ adlı kitabında, kendi terapötik deneyimlerini ve öğrenme süreçlerini samimi bir şekilde paylaşarak, psikanalizin dinamik ve gelişimsel bir alan olduğunu vurgular.

Kitapta, Casement, klasik psikanalitik tekniklerin yanı sıra, daha deneysel ve kişisel yaklaşımların önemini de vurgular. Terapi sürecinde, hem terapistin hem de hastanın sürekli bir öğrenme içinde olduğunu ve bu öğrenmenin karşılıklı bir etkileşimle gerçekleştiğini belirtir.

Kitabın ana temaları:

Terapinin Dinamik Doğası: Casement, terapinin statik bir süreç olmadığını, sürekli değişen ve gelişen bir etkileşim olduğunu vurgular. Terapistin de tıpkı hasta gibi öğrenen ve büyüyen bir birey olduğunu belirtir.

Hastanın Önemli Rolü: Casement, terapide hastanın aktif rolünü vurgular. Hastanın kendi deneyimlerini ve duygularını keşfetmesi ve anlamlandırması için terapistin ona rehberlik etmesi gerektiğini savunur.

Terapistin Sürekli Öğrenmesi: Casement, terapistlerin de sürekli öğrenmesi gerektiğini ve kendilerini geliştirmeleri gerektiğini vurgular. Kendi deneyimlerini ve hatalarını paylaşarak, diğer terapistlere de ilham verir.

Terapideki İnsanlık Hali: Casement, terapinin sadece teknik bir süreç olmadığını, aynı zamanda insan ilişkileri ve duygusal bağlar üzerine kurulu bir süreç olduğunu belirtir. Terapistin de bir insan olduğu ve kendi duygularını ve deneyimlerini terapi sürecine yansıtabileceğini kabul eder.

Casement, psikanalizi daha insancıl ve dinamik bir hale getiriyor, terapistlere, kendi deneyimlerini ve duygularını terapide kullanma konusunda cesaret veriyor.

Hastaların terapide daha aktif bir rol oynayabileceklerini gösteren kitap, psikanaliz alanında çalışanlar ve terapi sürecinde ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliğinde. Casement’in samimi ve içten yaklaşımı, psikanalizin daha insancıl ve anlaşılır bir hale gelmesine katkıda bulunur.

  • Künye: Patrick J. Casement – Yolda Öğrenmek: Psikanaliz ve Psikoterapi Üzerine Düşünceler, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, psikanaliz, 300 sayfa, 2025

Kolektif – Zaman ve Mekân (2024)

Çağlar boyunca insan, hayatını sürdürdüğü mekânlara ait, hem kendisiyle ilgili hem kendisi dışındaki olaylar karşısında hissettiği acziyetin üstesinden, dehşetini meraka dönüştürme kabiliyetiyle gelmeye çalışmıştır.

O âna kadar kendisinde çaresizlik uyandıran bilinmezlikle tefekkürle ilişki kurmanın bir yolunu bulmaya, varoluşunu sürdürmeye uğraşmıştır.

Doğanın, kendisine ve yaşam alanlarına hükmeden koşullarının gizemini çözme ihtiyacıyla içinde zamanı kurmuş, yaşadığı mekânla ilişkisine yeni bir boyut olarak zamanı katmıştır.

Psikanalitik Bakışlar Sempozyumu’na ait konuşmaların derlendiği bu kitap, okuyucuyla birlikte, “zaman” ve “mekân” kavramlarının insan ruhsallığındaki izlerini sürme imkânını sunan bir zemin olma umudunu taşıyor.

Psikanalizde, geçmiş deneyimlerin bireyin şimdiki halini ve geleceğini şekillendirdiği düşüncesi ön plandadır.

Çocukluk travmaları, kayıplar, ilk bağlanma deneyimleri gibi geçmişte yaşanan olaylar, bilinçaltında iz bırakır ve yetişkinlik dönemindeki düşünce ve davranışları etkiler.

Psikanalizde, mekanlara da sembolik anlamlar yüklenir.

Örneğin, ev, iş yeri, doğa gibi yerler, bireyin iç dünyasıyla ilgili farklı anlamlara gelebilir.

Ev, güvenli bir sığınak olarak algılanırken, iş yeri rekabet ve başarı gibi temaları yansıtabilir.

Özetle, psikanaliz, zaman ve mekânı statik ve objektif kavramlar olarak değil, bireyin subjektif deneyimleri ve iç dünyasıyla bağlantılı dinamik kavramlar olarak ele alır.

Geçmiş, şimdiki an ve gelecek arasındaki ilişkiler, bireyin zihinsel süreçleri ve davranışları üzerinde derin etkiler yaratır.

Psikanalitik terapi, bu etkileri anlama ve bireyin yaşam kalitesini artırma amacıyla kullanılır.

İşte bu derleme, bütün bu ilişkileri çok boyutlu bir bakışla irdeliyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Burçak Erdal,  Yeşim Korkut, Rosine Jozef Perelberg,  Bella Habip, Gülgün Alptekin, Alp Kamazoğlu, Güven Güzeldere, Refhan Balkan Öztürk, Stefano Bolognini, Özay Özdemir, Derya Kulu, Rudi Vermote, Yeşim Can, Özlem Yıldız, Yücel Yılmaz, Çağla Pınar Sevinç Yalçın, Zeynep Baran Tatar ve Jülide Kenar.

  • Künye: Kolektif – Zaman ve Mekân, derleyen: Burçak Erdal, Minotor Kitap, psikanaliz, 328 sayfa, 2024

Joyce McDougall – Zihnin Tiyatroları (2024)

Joyce McDougall’ın psikanaliz alanındaki önemli eserlerinden biri olan ‘Zihin Tiyatroları’, zihinsel süreçleri ve psikanalitik tedaviyi oldukça özgün bir perspektifle ele alır.

Kitap, zihni bir tiyatro sahnesine benzeterek, içsel dünyamızda yaşananları dramatik bir anlatımla gözler önüne serer.

McDougall, zihindeki temsillerin statik değil, dinamik ve sürekli değişen yapılar olduğunu vurgular.

Bu temsiller, tıpkı bir tiyatro oyununda olduğu gibi, geçmiş deneyimlerin, fantezilerin ve arzuların etkisiyle sürekli olarak yeniden şekillenirler.

Yazar, zihinsel yaşamı bir tiyatro oyununa benzeterek, içsel çatışmaların, duygusal iniş çıkışların ve savunma mekanizmalarının bir sahne gösterisi gibi olduğunu ifade eder.

McDougall, psikanalitik tedaviyi, hastanın içsel dünyasının bir keşif yolculuğu olarak görür.

Terapist, bu yolculukta hastanın bilinçaltındaki sahneleri aydınlatmasına yardımcı olan bir rehber gibidir.

Kitap, zihin ve beden arasındaki ilişkiyi de inceler.

McDougall, bedensel semptomların genellikle zihinsel çatışmaların bir ifadesi olduğunu ve psikanalitik tedavide bedensel deneyimlerin de dikkate alınması gerektiğini savunur.

McDougall, psikanalizi, sadece sözlü ifadeye dayalı bir yöntem olmaktan çıkararak, hastanın tüm deneyimlerini (duyusal, bedensel vb.) kapsayan daha bütüncül bir yaklaşım sunar.

Zihin tiyatrosu metaforu, psikanalitik kavramları daha anlaşılır ve canlı hale getirerek hem terapistler hem de hastalar için yeni bir bakış açısı sunar.

McDougall’ın çalışmaları, psikosomatik hastalıkların anlaşılmasına önemli katkılar sağladı.

  • Künye: Joyce McDougall – Zihnin Tiyatroları: Psikanalitik Sahnede Yanılsama ve Hakikat, çeviren: Anjelika Şimşek, Feniks Kitap, psikanaliz, 280 sayfa, 2024

Jean-Michel Quinodoz – Evcilleştirilmiş Yalnızlık (2024)

Jean-Michel Quinodoz, İsviçre Psikanaliz Derneği’nde eğitim analisti ve İngiliz Psikanaliz Derneği onur üyesi olarak psikanaliz alanında önemli bir figür.

‘Evcilleştirilmiş Yalnızlık: Psikanalizde Ayrılık Kaygısık’ adlı eseriyle, psikanalizin temel konularından biri olan ayrılık kaygısı üzerine derinlemesine bir inceleme sunuyor.

Quinodoz, ayrılık kaygısının insanın temel bir deneyimi olduğunu vurguluyor.

Bebeklik döneminden itibaren başlayan bu kaygı, yaşamın farklı evrelerinde farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor.

Yazar, psikanalitik süreçte hastanın yaşadığı ayrılık kaygılarının nasıl analiz edildiğini ve bu kaygıların üstesinden gelinmesinin önemini detaylı bir şekilde açıklıyor.

Quinodoz, yalnızlığın sadece negatif bir deneyim olmadığını, doğru bir şekilde yönetildiğinde yaratıcılığa ve kişisel büyümeye zemin hazırladığını savunuyor.

Kitapta, Freud, Klein, Winnicott, Anna Freud gibi önemli psikanalistlerin ayrılık kaygısı üzerine görüşlerine yer veriliyor.

Kitap, dört bölümden oluşuyor ve her bölümde ayrılık kaygısının farklı yönleri ele alınıyor:

Ayrılık Kaygısının Çeşitliliği: Bu bölümde ayrılık kaygısının farklı tezahür biçimleri ve hastanın bu kaygıyı derinlemesine çalışarak dönüştürebilmesi için seansta yapılması gereken incelikli çalışma inceleniyor.

Ayrılık Kaygısına Kuramsal Yaklaşımlar: Quinodoz, farklı psikanalistlerin ayrılık kaygısı üzerine geliştirdiği kuramları bir araya getirerek evrensel bir anlayış sunuyor.

Seans İçinde Ayrılık Kaygısı: Bu bölümde, ayrılık kaygısının seans içinde yorumlanmasından kaynaklanan sorunların çeşitli teknik ve klinik yönleri inceleniyor.

Psikanalizin Sonlandırılması: Quinodoz, psikanalizin sonlandırılması meselesini ele alırken, ayrılık kaygısının bu süreçteki önemini vurguluyor.

‘Evcilleştirilmiş Yalnızlık’, hem psikanaliz alanında çalışan profesyoneller hem de kendi iç dünyalarını daha iyi anlamak isteyen herkes için değerli bir kaynak.

Kitap, yalnızlık ve ayrılık kaygısı konularına yeni bir bakış açısı sunarak, bu evrensel deneyimleri daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

  • Künye: Jean-Michel Quinodoz – Evcilleştirilmiş Yalnızlık: Psikanalizde Ayrılık Kaygısı, çeviren: Cemre Yaşöz, Sfenks Kitap, psikanaliz, 232 sayfa, 2024

 

Alenka Zupančič – Biliyorum, ama yine de… (2024)

Lacan’cı psikanaliz alanında önemli isimlerinden olan Alenka Zupančič’in bu kitabı, psikanalizin temel kavramlarından biri olan inkâr üzerine derinlemesine bir inceleme sunar.

Zupančič, kitabında inkârı sadece bir psikolojik savunma mekanizması olarak değil, aynı zamanda felsefe, siyaset ve kültür gibi alanlarda da belirleyici bir rol oynayan bir kavram olarak ele alıyor.

Zupančič, inkârın sadece bir şeyi bilerek bilmemek değil, aynı zamanda bir şeyi hem kabul edip hem de reddetmek olduğunu vurgular.

Bu durum, birçok paradoksu ve çelişkiyi beraberinde getirir.

İnkârın, güç ilişkilerinde önemli bir rol oynadığını ve baskı altındaki grupların kendi durumlarını inkâr etme eğiliminde olduğunu gösterir.

Zupančič, ideolojilerin inkâr üzerine kurulduğunu ve insanların gerçekliği ideolojik inançlarına uygun şekilde yeniden şekillendirdiğini savunur.

İnkârın, bireylerin keyif ilkesine uygun olarak hareket etmelerine ve acı verici gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmalarına yardımcı olduğunu belirtir.

Zupančič, psikanalizi felsefeyle birleştiren önemli bir çalışmaya imza atar.

Kitap, güncel siyasi ve sosyal sorunları psikanalitik bir lensle analiz ederek yeni bir perspektif sunar.

Zupančič, okuyucuyu kendi inançlarını ve davranışlarını sorgulamaya teşvik eder.

Zupančič, kitabında Lacan’ın psikanaliz teorisine sıkça atıfta bulunur.

Özellikle, Lacan’ın nesne a, sembol ve gerçek gibi kavramları, inkârın anlaşılmasında önemli bir rol oynar.

Kitabın adı olan, ‘Biliyorum ama yine de…’ şu anlama geliyor: Zupančič, bu ifadeyi inkârın en çarpıcı örneklerinden biri olarak görür. Bireyin bir şeyi bilmesine rağmen, bu bilgiye rağmen farklı davranışlar sergilemesi durumunu ifade eder.

Alenka Zupančič’in ‘İnkâr’ kitabı, inkârın psikolojik, felsefi ve toplumsal boyutlarını kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Kitap, hem psikanaliz hem de felsefe alanında çalışanlar için olduğu kadar, güncel dünyayı daha iyi anlamak isteyen herkes için de değerli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Alenka Zupančič – Biliyorum, ama yine de…, çeviren: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2024

 

Kolektif – Lacan Depresyon ve Melankoli Hakkında Ne Dedi? (2024)

Elinizdeki bu kitap çağımızda git gide bir salgına dönüştüğü iddia edilen “depresyon” üzerine Lacancı bakışı hakkıyla ortaya koyan yenilikçi ve çığır açıcı bir kitap.

Lacancı psikanalizin “depresyon” konusunda ne söyleyebileceği hepimizin kulak kabartması gereken bir konu.

Çünkü “depresyon” terimi heterojen bir alanı indirgeyerek, dışsal belirtilerden kurulu bir dizi semptomu birleştirmektedir.

Ki bu da sonuçta depresif olan her bir kişide farklı anlamlara gelebilecek olan belirtileri, üzerine konuşmadan kabul etmeye bizi zorlamaktadır.

Klinisyenler için –özellikle de psikiyatristler için– bu alanın heterojen bir dizi şeyin üst üste binmesinden oluştuğunu görmek çok önemlidir.

Bu da bize her bir öznenin tek tek dinlenmesi gerektiğini salık verir.

İlaçlar öznelerin özneliğini siler ve herkesi aynılaştırır, oysa Lacancı psikanaliz her birimizin tekilliğine vurgu yaparak bizi konuşma göreviyle yüz yüze bırakır.

Kitaptaki klinik örnekler her bir bireyde depresif durumların ortaya çıkışının farklı nedenlerle olduğunu gözler önüne seriyor; ki bu noktanın –Lacancı olmayanların– kendi klinik anlayışlarını sorgulamaları için bir nebze de olsa katkıda bulunabileceğini düşünüyorum.

Depresyonun görülme sıklığının artması depresyonun konuşma ile ele alınabilecek bir şey olmadığı fikrindeki artışla el ele gidiyor.

Kimyasal çözümler ya da adına terapi denen standart uygulamalar ile depresyonun ortadan kaldırılabileceği iddia edilegelindi.

Oysa araştırmalar bunun tersini söylüyor; öznenin ve konuşmanın üzerinin çizilmesi, adına depresyon denilen durumların aynı dönemde daha da arttığını kanıtlıyor.

Bu kitabın, Freud’un Yas ve Melankoli metninde ortaya attığı fikirlere çok önemli açılımlar getirdiğini, bunun Lacancı a nesnesi bağlamında olduğunu belirtmeden geçmek olmaz.

Kitapta melankoliye odaklanan pek çok yazı, yas ve melankolinin karmaşık ilişkisine odaklandığı kadar, melankolinin kendine özgü yanlarını nasıl formüle edebileceğimize de dikkatimizi çekiyor.

Melankolide nesnenin aşırı, boğucu yakınlığı ve bu nesneden aralanmanın neredeyse imkânsız olması yaratıcılık sorusuyla birlikte ele alınıyor kitapta.

İnsani acının pusulasını bulduğunu iddia etmiyor bu kitap ama bir taraftan da öyle teorik ve klinik noktalara dikkatimizi çekiyor ki yıllar boyu tekrar tekrar okunacak temel bir eser olduğunu söylememek haksızlık olur.

Depresyon, yas, melankoli, a nesnesi, klinik çalışma, yaratıcılık, edebiyat, moda, psikiyatrik ilaçlar ve daha pek çok şey üzerine düşünmek isteyenler için mutlaka okunması gereken bir kitap.

    • Künye: Kolektif – Lacan Depresyon ve Melankoli Hakkında Ne Dedi?, editör: Stijn Vanheule, Derek Hook, çeviren: Pınar Garan, Axis Yayınları, psikanaliz, 349 sayfa, 2024

Adam Phillips – Vazgeçmek Üzerine (2024)

Hüsranımız arzumuzun anahtarıdır; bir şeyi ya da birini istemek onun yokluğunu hissetmektir; dolayısıyla bir eksiği fark ve kabul etmek her türlü hazzın ve tatminin önkoşulu gibi görünür.

  • Vazgeçmek ya da vazgeçmemek?

Kaçınılmaz gibi görünen bu sorunun yanıtı hiçbir zaman basit olmamıştır.

Alışkanlıklarımızdan vazgeçmek bir şeydir fakat toptan hayatın kendisinden vazgeçmek bambaşka.

Fedakârlığın bir biçimi, hayran olunacak ve ilham alınacak olumlu hisler uyandırırken, diğeri derinden rahatsız eder, ya da etkin olarak arzulanan bir şey değildir.

Belli ki iyi ve kötü fedakârlık her zaman vardır fakat ilk elden hangisinin hangisi olduğunu bilemeyiz.

Bir şeyden vazgeçeriz çünkü mevcut koşullarla devam edemeyeceğimizi biliriz.

Bu anlamda vazgeçmek kritik bir seçimdir, farklı bir geleceğe atılmış bir adım denemesidir.

Adam Phillips ‘Vazgeçmek Üzerine’de vazgeçmenin birçok çeşidi arasındaki boşlukları ve bağlantıları aydınlatarak elzem bir soruya işaret etmemizi sağlıyor: Daha yaşam dolu hissetmek için neden vazgeçmeliyiz?

  • Künye: Adam Phillips – Vazgeçmek Üzerine, çeviren: Elif Ersavcı, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 144 sayfa, 2024

Karen Horney – Çağımızın Nevrotik Kişiliği (2024)

Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden olan Karen Horney kuram içinde kalarak yaptığı eleştirilerle psikanalize özgün katkılarda bulunmuştur.

Freud’un biyolojik, içgüdü temelli yaklaşımına karşın hem kendi klinik tecrübeleri hem de sosyal bilimlerdeki gelişmelerden yararlanarak farklı bir bakış açısı ortaya koymuş, insan gelişiminde kültür ve çevrenin etkin rolünü vurgulamıştır.

‘Çağımızın Nevrotik Kişiliği’, Horney’in nevrozların temel yapısını ve nevrotik kişiliği geleneksel psikanaliz yaklaşımlarının ötesine geçerek, kültür ve çevre bağlamında derinlemesine incelediği, psikanalitik terapinin sınırlarını genişleten bir başyapıttır.

Bu eserde, nevrotik kişiliğin temellerini geniş bir pencereden bakarak ele alır; şefkat ve onaylanma ihtiyacı, duygusal yakınlık arayışı, çelişkili ruhsal yapı, güç ve prestij arzusu, bitmeyen kaygılar, rekabet gibi konuları irdeler.

İnsanların içsel çatışmalarını anlamalarına ve bu çatışmalarla başa çıkmalarına yönelik derinlemesine analizleri, okuyucuya hem entelektüel hem de pratik bir perspektif sunar.

Psikoloji meraklılarından, akademisyenlere kadar geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden bu eser, nevrotik kişilikleri daha iyi anlamanızı sağlayacak ve insanın içsel dinamiklerini kavramanızda size yol gösterecektir.

  • Künye: Karen Horney – Çağımızın Nevrotik Kişiliği, çeviren: Funda Sezer, Say Yayınları, psikanaliz, 232 sayfa, 2024