Enzo Traverso – Devrim (2024)

Bu kitap on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl devrimlerinin tarihini, başka birçoğunun yanı sıra Marx’ın “tarihin lokomotiflerini”, Aleksandra Kollontay’ın cinsel açıdan özgürleşmiş bedenlerini, Lenin’in mumyalanmış bedenini, Auguste Blanqui’nin barikatlarını ve kızıl bayraklarını, Paris Komününün Vendôme Sütununu yıkışını da içeren bir “diyalektik imgeler” takımyıldızı oluşturarak yeniden yorumluyor.

Marx ve Bakunin’den Luxemburg ve Bolşeviklere, Mao ve Ho Şi Minh’ten José Carlos Mariátegui, C.L.R. James ve Güney’in diğer isyankâr ruhlarına, dışlanmışlar ve paryalar olarak çeşitli devrimci entelektüel profilleri çizerek teorileri, onları ayrıntılandıran düşünürlerin varoluşsal güzergâhlarıyla bağlantılandırıyor.

Ve son olarak, devrim ile komünizmin yirminci yüzyılın tarihini bu denli derinden biçimlendirmiş olan iç içe geçişini çözümlüyor.

Enzo Traverso siyasi tahayyülde devrimlerin kavramlarının ve imgelerinin zihin bulandıran varlığının ustalıkla ifade edilmiş bir değerlendirmesini bize sunmakla en yetenekli Marksist akademisyendir.

  • Künye: Enzo Traverso – Devrim: Bir Entelektüel Tarih, çeviren: Osman S. Binatlı, Ayrıntı Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2024

Édouard Louis, Ken Loach – Sanat ve Siyaset Konuşmaları (2024)

İki farklı ülkeden, iki farklı kuşaktan iki sanatçı, Ken Loach ve Édouard Louis, sanatı, sinemayı, edebiyatı ve bunların günümüzdeki rolünü tartışıyor.

  • Sanat, sınıf şiddeti sorununu nasıl gündeme getirebilir ve yeniden düşünebilir?
  • Bu iki sanatçının eserlerinde öne çıkan işçi sınıfı nasıl temsil edilebilir?
  • En güvencesizlerin aşırı sağa yöneldiği küresel politik bağlamda sanatın rolü nedir?
  • Milliyetçiliğin ve sağ popülizmin dünyanın her yerinde yükselişini tersine çevirmek için sol ne yapabilir?

Loach ve Louis, ‘Sanat ve Siyaset Konuşmaları’nda düşüncelerini karşılaştırarak ve eserlerine dayanarak bu soruların yanıtlarını arıyor.

  • Künye: Édouard Louis, Ken Loach – Sanat ve Siyaset Konuşmaları, çeviren: Ayberk Erkay, Tellekt Kitap, sanat, 48 sayfa, 2024

Anne Case, Angus Deaton – Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği (2024)

Amerikan kapitalizminin efsunlu vaatlerinin, “Amerikan Rüyası”nın boşa çıktığı, neoliberalizmin en ateşli savunucuları tarafından dahi terkedildiği bir zamandayız.

Dünyanın dört bir köşesinde pandemiden çok evvel başlamış neoliberal yıkımın etkileri üzerine birçok kitap yazıldı: Orta sınıfın erimesi, üretimin gelişmiş ve hatta gelişmekte olan ülkelerden demokrasi ve işçi haklarının pek uğramadığı ülkelere kaydırılması, işçi sınıfının hizmet sektörüne mecbur edilmesi ve diğer dönüşümlere dair pek çok inceleme var.

Anne Case ve Nobel İktisat Ödülü sahibi Angus Deaton, Amerika’da çok okunmuş ve tartışılmış bu çalışmada kapitalizmin günümüzde aldığı şeklin insanları umutsuzluktan öldürdüğü tezini ortaya koyuyor.

‘Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği’ istatistik veriler ışığında sistemin yüzüstü bıraktığı insanların hikâyelerinin ardındaki yapısal sorunları irdeleyerek Amerika’yı içten kemiren çürümeyi ortaya çıkarıyor, gidişatın bizatihi kapitalizmin geleceğini tehdit eder hale geldiği iddiasını ortaya koyuyor.

Case ve Deaton bu sürecin yarattığı yıkımın son derece şahsi fakat kitleselleşmiş bir cephesine eğiliyor.

Uyuşturucu, alkol, ilaç bağımlılığı küresel bir sorun haline geldi.

Geleceği elinden alınmış yüz binlerce insan her sene içinden çıkamadıkları maddi sorunların çaresini hissizleşip gerçekliklerini bir anlığına dahi olsa unutabilecekleri vasıtalarda arıyor.

Bu kitap bağımlılık sorunlarının her yıl katlanarak arttığı, maddeye bağımlı şiddet vakalarının günaşırı ana haberlere düştüğü ülkemizdeki umutsuzluk salgınının nerelere varabileceğini görmek açısından ufuk açıcı bir kâbus.

  • Künye: Anne Case, Angus Deaton – Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği, çeviren: Bilge Özensoy, Dergah Yayınları, sosyoloji, 368 sayfa, 2024

Keith Jones – İran’da Emperyalizme Karşı İşçi İktidarı Uğruna Mücadele (2024)

İran burjuvazisi emperyalizmin egemenliği altında olmaktan rahatsız.

Fakat bu rahatsızlığın tek nedeni, ABD ve Avrupa emperyalist güçlerinin yırtıcılığının İran burjuvazisinin “kendi” işçi sınıfının sömürüsünü genişletme ve İran’ı bölgesel bir egemen haline getirme çabalarını sekteye uğratıyor olmasıdır.

İran burjuvazisi ve onun İslam Cumhuriyeti, sınıfsal konumundan dolayı, Ortadoğu’daki işçi ve emekçileri tüm etnik ve dinsel ayrımların ötesinde devrimci temelde harekete geçirmekten yapısal olarak acizdir ve dahası buna şiddetle karşıdır.

Ne var ki Washington’ın saldırganlığına, entrikalarına karşı koymak ve bir bütün olarak emperyalizmi yenilgiye uğratmak için geçerli tek mücadele budur.

İşçi sınıfına düşen bu görev, ancak emperyalizme karşı mücadele toplumsal eşitsizliğe ve her türlü sınıfsal baskıya karşı mücadeleyle, yani sosyalizm mücadelesiyle aşılandığı ölçüde gerçeğe dönüşecektir.

Keith Jones, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Kanada) ulusal sekreteri ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu üyesi.

WSWS’de ağırlıklı olarak İran’da sınıf mücadelesi, Ortadoğu jeopolitiği, Güney Asya’da siyaset, işçi mücadeleleri ve devrimci sosyalist strateji üzerine yazıyor.

  • Künye: Keith Jones – İran’da Emperyalizme Karşı İşçi İktidarı Uğruna Mücadele, çeviren: Ulaş Ateşçi, Mehring Yayıncılık, siyaset, 96 sayfa, 2024

Christoph Vandreier – Neden Geri Döndüler? (2024)

Adolf Hitler’in Ocak 1933’te Almanya Şansölyesi olarak atanması, bir seçimin değil; General Paul von Hindenburg’un önderlik ettiği az sayıda ordu ve hükümet yetkilisinin dahil olduğu bir siyasi komplonun sonucuydu.

Bunun sonuçları, II. Dünya Savaşı, Holokost ve milyonlarca kişinin yok edilmesi oldu.

Üçüncü Reich’ın çöküşünden yaklaşık yetmiş beş yıl sonra, neo-Nazi sağ Almanya’da büyük bir siyasi güçtür.

‘Neden Geri Döndüler?’, günümüzde Nazizmin ve Alman militarizminin canlanması sürecinde üst düzey siyasi komplocular, medya propagandacıları ve Berlin Humboldt Üniversitesi’ndeki sağcı akademisyenler arasındaki etkileşimi çözümlüyor.

  • Künye: Christoph Vandreier – Neden Geri Döndüler?, çeviren: Artin Gaduyan, Mehring Yayıncılık, siyaset, 180 sayfa, 2024

Andrea Cavalletti – Sınıf (2024)

İşçi sınıfını paramparça etmiş neoliberal siyasetlerin yeni icracıları yeryüzünün her köşesinde, dünyalarını yıktıkları insanları anti-demokratik, milliyetçi ve dışlayıcı siyasetlerine alet etmek için ulusalcı hınç siyasetleri doğrultusunda örgütleme yarışında.

İtalyan filozof Andrea Cavalletti bu kitabında sağ popülizmin yükselişi karşısında “sınıf”ın özgül anlamını ve siyasetini ele alıyor.

Sınıf kavramını, bugüne dek karşıtı olarak kabul edilmiş “kalabalık” ve “kitle”yle ilişkisini irdeleyerek, 19. yüzyılın cadı kazanında “toplum”un oluşum sürecini inceliyor.

Sınıf kavramına musallat olmuş yanılsamaları, illetleri, işgalci türeyişleri ayıklıyor.

Cavalletti, sağ popülizmin kitleyi sıkıştıran siyasetinin karşısına, sınıfın gevşeten dayanışmasını koyuyor.

  • Künye: Andrea Cavalletti – Sınıf, çeviren: Mehmet Fahrettin Biçici, Dergah Yayınları, sosyoloji, 152 sayfa, 2024

Seray Kumlu – Dostluk (2024)

Dostluk, bir yandan iki kişinin yakınlık kurmasını sağlayan, sözde ve deneyimde açıklığı, duygulanımları, eşitliği, karşılıklılığı, özeni içeren, yalnızca kurulmasının tarafların tercihine kalması anlamında değil, birçok anlamda özgürlüğü de içeren bir ilişki.

Öte yandan, insanların, iktidar ilişkileriyle örülü bir bütünsellik içerisinde birbiriyle ilişkilenmesi amacıyla inşa edilen bir dostluk kurgusu var: Dışlayıcılık, eşitlik yerine türdeşlik, özgürlük yerine uyum ve kapalılık sunan ama aynı zamanda içerisinde bulunan insanlara bir gruba ait olmanın duygulanımlarını sağlayan bir siyasal aidiyet biçimi.

Siyasal bir aradalıkları dostluk kavramı etrafında ele alan bu inceleme, dostluğu hem siyasal düşünce içinde hem de siyasal bir aradalıkların somut formları bağlamında konumlandırıyor.

Dışlayıcı siyasal formların yarattığı kimliklendirmelerin karşısında, farkı muhafaza eden eşitlikçi siyasal imkânların arayışında dostluk ile yol almayı deniyor.

  • Künye: Seray Kumlu – Dostluk: Siyasi Bir İnceleme, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 256 sayfa, 2024

Dylan Riley – Avrupa’da Faşizmin Yurttaş Dayanakları (2024)

Gramscici bir teorik bakış açısına ve sistemli bir karşılaştırmalı yaklaşımın geliştirilmesine yaslanan ‘Avrupa’da Faşizmin Yurttaş Dayanakları: İtalya, İspanya ve Romanya 1870-1945’te, faşist rejimlerin tıpkı kitle demokrasileri gibi zayıf ve ayrışmış sivil toplumlar yerine iyi örgütlenmiş sivil toplumlara ihtiyaç duydukları ileri sürülerek, otoriterlik hakkında genel kabul gören Tocquevilleci görüş birliğine meydan okuyor.

Kitapta bu yöndeki argüman ortaya atılırken, dünya savaşları arasındaki devrin en önemli üç otoriterlik örneğine odaklanılıyor: İtalya, İspanya ve Romanya.

Bu üç örneğin hepsinde de faşizmin, gönüllü birliklerin hızla gelişmeleriyle hâkim sınıf içindeki politik partilerin zayıf bir şekilde gelişmelerinin çakışması yüzünden ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Kitaba göre bu durum bir hegemonya krizi yarattı.

Riley, bundan hareketle krizin 19. yüzyılda sivil toplumun gelişimine bağlı bulunarak aldığı özgül şeklin izini sürüyor.

İtalya, İspanya ve Romanya’da faşizmin yükselişinin bu dâhiyane incelemesi, Tocqueville ve Gramsci’yi alışılmamış ve şaşırtıcı bir sohbetin içine sokuyor.

Sivil toplum, faşizm ve demokrasi hakkında yeniden düşünmemizi sağlayacak bir çalışma.

Riley, sadece Tocqueville, Arendt ve Gramsci’nin mirasları üzerine yeniden düşünmek ve bunları bağdaştırmakla kalmıyor; Kıta Avrupa’sındaki sivil toplumun ve demokratikleşmenin asıl tarihi konusunda aklımızı başımıza getiriyor.

  • Künye: Dylan Riley – Avrupa’da Faşizmin Yurttaş Dayanakları: İtalya, İspanya ve Romanya (1870-1945), çeviren: Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 384 sayfa, 2024

Dan McQuillan – Yapay Zekâya Direnmek (2024)

Her ne kadar doğuşu 2. Dünya Savaşı yıllarına uzansa da, yapay zekânın gündelik hayatımıza girişi yeni yeni başlıyor.

Bunun sonuçlarının ne ve nasıl olacağına dair tartışmalar da hızla gündemi kaplamaya başladı.

Bu durum bazı yönleriyle 1990’lı yılların başlarında bilgisayarın gündelik hayata girişine benzer boyutlar taşıyor.

Üretimin esnekleştirilmesi ve hızlandırılması, toplumun sosyolojik olarak değişimi, işçi sınıfının iç bileşiminin değişimi, finansallaşmanın gündelik hayatımıza dâhil olması, bilginin metalaştırılması gibi çok önemli değişimler ve tartışmalar bu teknolojik atakla birlikte o yıllarda gündemi işgal etmişti.

Yaklaşık 30-35 yıl sonra, şimdi de yapay zekâ benzer şiddette bir dizi değişim ve tartışmayı beraberinde getirecek gibi duruyor.

Yakın zamanda yapay zekânın işlevleri, onunla neler yapılabileceği ve ortaya çıkabilecek “olumlu” değişikliklere dair bir dizi kaynak yayımlandı, sosyal mecralarda çeşitli görüşler yer aldı.

Ancak yapay zekânın eleştirel bir gözle bütünsel bir değerlendirmeye tabi tutulduğu çok az çalışma mevcut.

Dan McQuillan, ‘Yapay Zekâya Direnmek’ ile tam da bunu yapmaya çalışıyor.

Yazar, bununla da yetinmeyerek yapay zekânın olumsuz yönlerinin tarihsel izlerini sürüyor ve faşizmden aldığı miraslarla başa çıkabilmek için neler yapılabileceğine ilişkin bir bakış açısı üretmeye girişiyor.

Artık yapay zekâ her yerde var olacak.

Fakat bununla birlikte yapay zekâ topluma düzeltilemeyecek şekilde zarar verme potansiyelini de barındırıyor.

Yapay zekâ, mevcut krizlerimizi ele almaya yardımcı olmak yerine, insanların yaşam şanslarını sınırlayan bölünmelere neden olabiliyor ve hatta toplumsal sorunlara faşizan çözümler önerebiliyor.

Bu kitap, yapay zekânın derin öğrenme teknolojisinin ve siyasi etkilerinin bir analizini sunuyor ve küresel kemer sıkma politikalarından aşırı sağın yükselişine kadar çağdaş siyasi ve toplumsal akımlarla nasıl yankılandığının izini sürüyor.

Dan McQuillan, bu eserinde önemli bir çağrı dile getiriyor.

Yazar, bildiğimiz hâliyle yapay zekâya direnmemiz ve algoritmik optimizasyon yerine ortak faydaya öncelik vererek onu yeniden yapılandırmamız gerektiğini yüksek sesle vurguluyor.

  • Künye: Dan McQuillan – Yapay Zekâya Direnmek: Antifaşist Bir Yaklaşım, çeviren: Diyar Saraçoğlu, Nota Bene Yayınları, siyaset, 200 sayfa, 2024

İmre Sipahi – Türkiye’de Sendika Özgürlüğü ve Sendika İçi Demokrasi (2024)

Örgütlü toplum yapısının zayıfladığı ve demokratik katılım mekanizmalarının siyaseten devre dışı kaldığı günümüz Türkiyesi’nde, sendikal hak ve özgürlüklerin yanı sıra sendikal demokrasi, öncelikle ele alınması gereken konuların başında geliyor.

İşçi sendikaları 20. yüzyıl boyunca gerek emek-sermaye dengesinin kurulması, gerekse sosyal taleplerin demokratik kanallardan dile getirilmesinde birincil ve hayati rol oynamış örgütlerdi.

Türkiye’de 1961 Anayasası’nın sağladığı imkânlar, artan kentleşme ve sanayileşme ile sendikacılık faaliyeti ivme kazanmış, sendika özgürlüğü geniş bir uygulama alanı bulmuştu.

Lakin 1980 Askerî Darbesi’nin ruhunu yansıtan 1982 Anayasası ile kolektif ve bireysel özgürlükler dar bir alana hapsedildi, bilinçli bir sendikasızlaştırma siyaseti güdülerek emek örgütlenmesinin önüne çeşitli engeller konuldu.

Aynı zamanda sendikal özgürlüklerin birçok vakada bizzat sendika yönetimleri tarafından suiistimal edildiği ve anti-demokratik uygulamalara gidildiği hem farklı ülke deneyimlerinde hem de Türkiye özelinde açıkça görülüyor.

Elinizdeki eser, sendikal faaliyette yaşanan tıkanıklığın yapısal kaynaklarını sistematik bir biçimde ele alıyor.

Bu çerçevede bir yandan sendika üyelerinin demokratik bir yönetim inşa ederken karşılaştıkları sosyo-ekonomik ve psikolojik sorunları irdeliyor; diğer yandan ise sendika çokluğu, bireysel ve kolektif sendika özgürlüğü, profesyonel ve amatör yöneticilik, toplu iş sözleşmesi yetki barajları gibi temel sendikacılık kavramlarını açıklayarak uygulamadaki aksaklıkları tartışıyor.

Sendikal örgütlenme içinde öngörülen kuvvetler ayrılığının yetersizliklerini, organların yetki ve işlevlerini inceleyerek ortaya koyan yazar, günümüz Türkiyesi’nde siyasal rejimin temel sorunsalına oldukça benzeyen bir manzarayı resmediyor.

Türkiye’deki giderek esnekleşen ve güvencesizleşen çalışma düzeni karşısında örgütlü gücü zayıflamış geniş emekçi kesimlerin güçlü bir duruş sergileyebilmesi için, emek hareketinin önündeki engeller ile sendikal demokrasinin açmazlarının kapsamlı bir sorgulamaya tabi tutulması gerekiyor.

Gerek demokratik bir sendikal yenilenme doğrultusunda yeni bir tartışma zemini ortaya çıkarma potansiyeli, gerek Türkiye’deki sendikacılığın temel parametrelerini anlamamıza katkı sağlayacak bir kaynak olması açısından, eser kuşkusuz önemli bir boşluğu dolduracaktır.

  • Künye: İmre Sipahi – Türkiye’de Sendika Özgürlüğü ve Sendika İçi Demokrasi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, siyaset, 228 sayfa, 2024