Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri (2025)

Juan J. Linz, ‘Başkanlığın Riskleri’ (‘The Perils of Presidentialism’) adlı bu klasik metninde başkanlık sisteminin demokratik rejimler üzerindeki yapısal risklerine odaklanıyor. Parlamenter sistemle kıyaslandığında başkanlık sistemi, sabit görev süreleri ve sert kuvvetler ayrılığı nedeniyle siyasal krizlere daha açık hale geliyor. Linz’e göre başkanlık rejimi, hem yasama hem yürütme organlarının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle ortaya çıkan meşruiyet ikiliği üzerinden, çatışmaları yapısal olarak içeriyor. Bu durum, özellikle toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu ortamlarda demokratik dengeyi zedeliyor.

Başkanlık sisteminde lider, tek bir kişi olarak yürütmeyi temsil ediyor ve bu kişi sabit bir süre için seçiliyor. Bu yapı, uzlaşma kültürünü zayıflatıyor çünkü taraflar, yeni seçimlere kadar pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalmıyor. Linz, özellikle Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sisteminin sık sık otoriterliğe veya anayasal krizlere sürüklendiğini örneklerle gösteriyor. Başkanın güçlü halk desteğine sahip olması bile bu riski ortadan kaldırmıyor, aksine kişisel gücün denetlenmesini zorlaştırıyor.

Parlamenter sistem ise Linz’e göre daha esnek bir yapıya sahip bulunuyor. Hükümetler güvenoyu ile düşebiliyor, yeni koalisyonlar kurulabiliyor, lider değişimi sistem içinde çözülebiliyor. Bu esneklik, rejimin hayatta kalma kapasitesini artırıyor. Linz, başkanlık sisteminin “kazanan her şeyi alır” mantığıyla çalıştığını ve bu yüzden seçim sonuçlarının kaybeden taraf için daha yıkıcı etkiler doğurduğunu savunuyor. Bu özellik, kutuplaşma ve kurumların tıkanmasına neden oluyor. Linz’in eleştirileri, başkanlık sisteminin demokratik kırılganlıklara kapı aralayan doğasını açığa çıkarıyor.

  • Künye: Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri, çeviren: A. Asım Gökmen, Episteme Yayınları, siyaset, 60 sayfa, 2025

Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi (2025)

 

Marcel Gauchet ‘Yurttaşını Arayan Demokrasi’ (‘La Démocratie contre elle-même’) adlı bu kitabında, modern demokrasinin çelişkilerini derinlemesine analiz ediyor. Ona göre demokrasi, bireyin özerkliğini önceleyerek geleneksel otoriteleri zayıflatıyor. Ancak bu özgürleşme süreci, toplumun kolektif kimliğini ve siyasal bağlarını da aşındırıyor. Demokrasi, kendi başarısıyla kendini zorlayan bir rejime dönüşüyor.

Kitapta Gauchet, özellikle Batı demokrasilerindeki bireycilik artışının, kurumlara olan güveni nasıl erozyona uğrattığını açıklıyor. Bireysel haklar güçlenirken, kamusal sorumluluk duygusu zayıflıyor. Bu da siyasetin temsili doğasını sorgulanır hale getiriyor. İnsanlar artık hem temsil edilmek istiyor hem de temsilcilerin otoritesini tanımıyor.

Gauchet, demokrasinin kendine karşı işleyen doğasını tarihsel bağlamda inceliyor. Fransız Devrimi’nden günümüze uzanan süreçte, özgürlük ve eşitlik ideallerinin kurumsal çerçeveyle nasıl çatıştığını gösteriyor. Toplum, bir yandan devleti denetlemek istiyor, diğer yandan ondan sürekli müdahale bekliyor. Bu da demokrasi içinde paradokslar yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, demokrasiyi yıkmak isteyenlerden çok, onu fazla isteyenlerin yarattığı gerilimlere odaklanıyor. Gauchet, demokrasinin kendi içindeki krizlerini anlamadan geleceğine dair sağlıklı bir yön çizilemeyeceğini savunuyor. Eleştirel ama yapıcı bir dille, demokrasiyi yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi, derleyen ve çeviren: Zeynep Savaşçın, İletişim Yayınları, siyaset, 320 sayfa, 2025

Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm (2025)

Grace Blakeley, ‘Vahşi Kapitalizm’ adlı kitabında, kapitalizmin günümüzde nasıl çürümüş bir sisteme dönüştüğünü sistematik biçimde ortaya koyuyor. Yazar, küresel düzeyde şirketlerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi gücü de nasıl ele geçirdiğini tarihsel ve güncel örneklerle açıklıyor. Kitapta özellikle 2008 krizi sonrasında şirketlerin kurtarılma biçimleri, kamu kaynaklarının özel şirketlerin zararlarını karşılamak için nasıl kullanıldığı ve bu durumun demokrasiye nasıl zarar verdiği irdeleniyor. Şirketlerin krizleri fırsata çevirdiği bu yeni düzende, sıradan insanların giderek daha fazla güvencesizleştiği vurgulanıyor.

‘Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü’nde (‘Vulture Capitalism: Corporate Crimes, Backdoor Bailouts and the Death of Freedom’), şirketlerin suç benzeri uygulamalarını sadece finans sektörüyle sınırlı tutmuyor. Enerjiden teknolojiye, sağlıktan tarıma pek çok alanda büyük şirketlerin kamu politikalarını yönlendirdiğini ve bu yolla rekabeti boğduğunu anlatıyor. Devletin, neoliberal söylemlerin aksine, bu şirketlerin çıkarlarını korumak için aktif biçimde rol aldığını gösteriyor. Arka kapıdan yapılan kurtarma paketleri, gizli teşvikler ve yasal boşluklar üzerinden şirketler, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da toplumları biçimlendiriyor.

Yazar, kapitalizmin bu “akbaba” formunun artık reformlarla düzelemeyecek ölçüde bozulduğunu öne sürüyor. Bu nedenle kitabın sonunda radikal değişim çağrısı yapıyor. Blakeley’e göre özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin korunması ancak bu sistemin temellerine karşı güçlü bir mücadele verilmesiyle mümkün olabiliyor.

  • Künye: Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2025

Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı (2025)

Tarihin yönünü değiştiren devrimcilerin fikirleri, eylemleri ve idealleri sık sık anlatılıyor ama sofralarındaki ayrıntılar çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa düşünce ile beslenme, mücadele ile yeme kültürü arasındaki bağ, sanılandan çok daha derin izler taşıyor. ‘Devrim Mutfağı’, bu eksik kalan alanı dolduruyor ve tarihe damgasını vurmuş devrimcilerin tabaklarına eğiliyor. Kitap, okuru yalnızca politik bir yolculuğa değil, aynı zamanda tarihsel bir sofra serüvenine davet ediyor.

Bengi Başaran ve Umur Talu’nun özenli çalışması, devrimcilerin yemek alışkanlıklarını belgelerle, tanıklıklarla ve tarihsel anlatılarla bir araya getiriyor. Bolşeviklerin kıtlık içindeki lokmalarıyla Fransız devrimcilerin kalabalık sofraları, Latin Amerika’nın tropik lezzetleriyle Anadolu’nun mütevazı yemekleri bu eserde buluşuyor. Her bir sofra, dönemin ruhunu, mücadelenin doğasını ve bireylerin iç dünyasını da yansıtıyor.

Marx’ın sade alışkanlıklarından Napolyon’un askeri menülerine, Fidel Castro’nun mutfağından Deniz Gezmiş’in cezaevi yemeklerine kadar birçok ayrıntı tarihsel bir derinlikle sunuluyor. Bu tarifler sadece damak zevkini değil, aynı zamanda bir dönemin ideallerini ve yaşanmışlıklarını da taşıyor. Kitap, devrimlerin sadece meydanlarda değil, kimi zaman mutfakta da sürdüğünü hissettiriyor.

Eşitlik, özgürlük ve dayanışma ruhunun sofralara nasıl yansıdığını merak edenler için ‘Devrim Mutfağı’, alışılmışın dışında bir anlatı sunuyor. Bu kitapla birlikte devrimcilerin yaşamlarına hem tat hem anlam katılıyor.

  • Künye: Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı, Kafka Kitap, yemek, 236 sayfa, 2025

Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (2025)

Müziğin, devlet başta olmak üzere iktidar yapılarıyla kurduğu ilişki, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin dikkatini çekiyor. Platon’dan Konfüçyüs’e kadar birçok figür, müziğin toplumu nasıl etkilediğini ve devletin düzeniyle nasıl bağlantı kurduğunu tartışıyor. Ancak modern devletin ortaya çıkışıyla bu ilişki daha da karmaşık bir hal alıyor. Müzik, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, ideolojik, toplumsal ve kurumsal bir araca dönüşüyor.

Bu dönüşümle birlikte müzik, sosyolojiden siyaset bilimine, müzikolojiden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplinde inceleniyor. Fakat tüm bu ilgiye rağmen, müzik ile devletin somut düzeyde nasıl bir örgütlenme kurduğu sorusu çoğu zaman yüzeyde kalıyor. İşte ‘Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi’ adlı bu kitap, tam da bu boşluğa ışık tutuyor. Yüzüncü yaşını kutlayan Cumhuriyet’in müzikle ilişkisini çok boyutlu bir şekilde analiz ediyor.

Kitap, devletin müziğe neden müdahale ettiğini anlamak için yüz yıllık süreci üç döneme ayırıyor. Her dönemin kendi içinde belirleyici nedenleri olduğu savunuluyor. Bu nedenler, siyasal ideolojilerden kültürel kimlik arayışına, modernleşme projelerinden ulusal birlik inşasına kadar farklılık gösteriyor.

Diğer yandan, devletin müziği nasıl örgütlediği sorusuna ise on farklı analiz birimiyle cevap aranıyor. Bu birimler, kurumlar, politikalar, yasalar ve uygulamalar düzeyinde inceleniyor. Böylece müzik ve devlet ilişkisinin yalnızca soyut düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve tarihsel bağlamda nasıl biçimlendiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet’in müzikle kurduğu ilişkiyi bütünsel biçimde ele alan bu çalışma, Türkiye’de kültür politikaları alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (1923- 2023), İmge Kitabevi, müzik, 413 sayfa, 2025

Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa (2025)

Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun kaleme aldığı bu çalışma, Cezayir’de İslamcılığın dönüşümünü tarihsel bir perspektifle analiz ediyor. Yazar, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın istifasına yol açan barışçıl halk hareketlerinde İslamcı yapıların gözle görülür biçimde geri planda kalışını sıradan bir detay olarak görmüyor. Aksine, bu durumu, Cezayir’in kendine özgü tarihsel ve siyasal bağlamında anlamlandırmaya çalışıyor. 1990’lı yıllarda yaşanan kanlı iç savaşın ardından İslamcı aktörlerin zayıflayan meşruiyeti ve toplumsal karşılığı üzerine kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Kitap, radikalizmi yalnızca dini inançlara bağlayan kültüralist yaklaşımlarla, kısa vadeli siyasi analizlerin ötesine geçiyor. Ekşioğlu, İslamcı ideolojinin zamanla geçirdiği dönüşümleri üç aşamada ele alıyor: rasyonalist, devletçi ve kimliğe dayalı. Bu yaklaşım, hem küresel sistemin hem de yerel özgünlüklerin İslamcı hareketler üzerindeki etkisini bütüncül bir biçimde açıklıyor. Cezayir özelinde ise İslamcılığın biçimlenişini Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslam arasında kurulan tarihsel gerilimler üzerinden tartışıyor.

Yazar, Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı yerleşimci sömürgeci düzenin toplumda yarattığı yapısal bölünmenin, sonrasında rantçı devlet eliyle yeniden üretildiğini ve bu koşulların iç savaşın zeminini oluşturduğunu ileri sürüyor. Kitap, Cezayir siyasetinde süreklilik ve kırılmaları, sadece ideolojiler üzerinden değil, yapısal koşullar ve toplumsal hafıza üzerinden de okuyor. Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun bu eseri, İslamcılığı dar tanımların ötesine taşıyor ve Cezayir örneğinden yola çıkarak İslam dünyasındaki dönüşümlere dair derin bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa: Cezayir’de Devlet İnşası ve İslamcılık, İmge Kitabevi, inceleme, 379 sayfa, 2025

Zafer Yılmaz – Sağın Kasveti (2025)

Zafer Yılmaz’ın ‘Sağın Kasveti: Otoriter Liderler ve Çalınan İsyan’ adlı kitabı, günümüz dünyasında yükselen otoriter rejimleri anlamlandırmaya çalışan kalıplaşmış kavramlara eleştirel bir bakış sunuyor. Trump’tan Erdoğan’a, Bolsonaro’dan Orbán’a kadar pek çok liderin temsil ettiği siyasal çizgiyi sadece popülizm ya da otoriteryanizm gibi dar tanımlar içine hapsetmenin yetersiz kaldığını savunuyor. Kitap, bu liderlerin yükselişini, sıradan bir dönemsel sapma olarak değil, kapitalizmin ve modern devlet formunun uzun vadeli krizlerinin güncel bir yansıması olarak yorumluyor.

Yazar, bugünün krizinin tek bir eksende açıklanamayacak kadar çok katmanlı olduğunu vurguluyor. İktisadi dalgalanmalar, kültürel parçalanmalar, maneviyat arayışı ve post-materyal değerler gibi faktörlerin iç içe geçerek günümüz toplumunu yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor. Krizlerin tarihsel akış içinde hep var olduğunu, ancak içinde yaşarken bu krizleri anlamlandırmanın zorlaştığını ifade ediyor.

Kitap, yalnızca mevcut durumu açıklamakla yetinmiyor, aynı zamanda eleştirel düşüncenin kendisinin de bu kriz düzeninin bir parçası hâline nasıl geldiğini gösteriyor. Yılmaz, entelektüel konfor alanlarını sarsan ve hâkim bilimsel çerçevelerin dışına çıkmaya cesaret eden bir perspektif sunuyor. Okura, mevcut kavram setlerini sorgulama ve yeni bir siyasal tahayyül inşa etme çağrısı yapıyor. ‘Sağın Kasveti’, krizleri yeniden düşünmek isteyenler için cesur bir tartışma alanı açıyor.

  • Künye: Zafer Yılmaz – Sağın Kasveti: Otoriter Liderler ve Çalınan İsyan, İletişim Yayınları, siyaset, 206 sayfa, 2025

Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi (2025)

‘Kasabanın Devrimi’, 1975-1980 döneminde Karadeniz’de yükselen devrimci mücadelenin izini Bulancak üzerinden sürüyor. Nuri Ödemiş, özellikle THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) ve onun gençlik yapılanması olan DEV-GENÇ’in (Devrimci Gençlik Federasyonu) bölgedeki etkisini ele alıyor. 1970’lerin ikinci yarısında bu örgütlerin mirasını sahiplenen Kurtuluş Hareketi, Karadeniz kıyısında özellikle Bulancak’ta güçlü bir kitle tabanı oluşturuyor. Aynı dönemde Devrimci Yol, bölgede diğer baskın aktör olarak sahneye çıkıyor. İki yapı arasında zaman zaman ortaya çıkan ideolojik ve örgütsel gerilimler, büyük şehirlere kıyasla daha yumuşak bir tonda yaşanıyor.

Kitap, Fatsa Yerel Yönetimi örneğiyle aynı dönemde yaşanan demokratik deneyimi hatırlatıyor ancak esas odak Bulancak oluyor. Bulancak’taki devrimci örgütlenme, merkezden gelen direktiflerden ziyade yerel inisiyatiflerle şekilleniyor. Bu özgünlük, Kurtuluş Hareketinin sınırlı yönlendirmesine rağmen ilçede kitleselleşmenin nasıl sağlandığını gösteriyor. Yerel halkla kurulan güçlü bağlar, devrimcilerin toplumsal karşılık bulmasını kolaylaştırıyor.

Ancak bu başarı, kendi sınırlarıyla da yüzleşiyor. Bulancak’taki hareket, Fatsa’daki gibi yerel yönetime dönüşemiyor. Kitap, bu farkın nedenlerini sorguluyor ve yerel başarıların kalıcı örgütsel yapılara dönüşememesinin sebeplerini analiz ediyor. Demokrasi pratiğinde yaşanan eksikler, halkla kurulan ilişkinin uzun vadeli kurumsallaşamamasıyla birleşiyor.

‘Kasabanın Devrimi’, Karadeniz’de THKP-C çizgisinin evrildiği mücadele biçimlerini, yerel pratikler üzerinden değerlendiriyor. Özellikle Kurtuluş ve Devrimci Yol arasında şekillenen mücadeleyi, devlet baskısı ve bölgesel dinamiklerle birlikte ele alıyor. Kitap, dönemin siyasal-toplumsal atmosferine dair hem tanıklık hem de çözümleme sunuyor.

  • Künye: Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi: 1970’li Yıllarda Bulancak, Nota Bene Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası (2025)

Burjuva toplumunun en yüce kavramı olarak güvenlik, mevcut tüm iktidar yapılarının temelini oluşturur. Güvenlik, yalnız olduğumuz ve kıt kaynaklar üzerinde rekabete mecbur kaldığımızı, özel mülkiyetin doğal bir hak olduğunu, küçük özel yaşam adamızı başkalarının tehdidine karşı korumamız ve bunu yapmak için otoriteye boyun eğmemiz gerektiğini söyleyen canavarca düşüncedir.

2010 yılında kurulmuştur ve polis gücünün radikal bir eleştirisine kendini adayan, sermaye altında güvenliğin hem maddi hem de ideolojik hegemonyasına meydan okuyan bir grup akademisyen ve aktivistten oluşan Anti-Güvenlik Kolektifi tarafından yazılan bu manifesto ise, devlet, şirket ve bireysel düzeyde egemenlik ilişkileri içinde işleyen güvenlik söylem ve pratiklerini eleştiriyor; “güvenlik” adı altında sürdürülen baskı, denetim ve eşitsizlik düzenini ifşa ediyor.

‘Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto’ (‘The Security Abolition Manifesto’), öncelikle modern güvenlik söylemini bir “koruma” vaadiyle maskelediğini, ancak gerçekte sistematik tahakküm aracı olarak kullanıldığını söylüyor. Devletler, gözetim sistemleriyle özel yaşamı ihlal ediyor; şirketler, veri toplayarak bireyleri ekonomik bir nesneye dönüştürüyor; bireyler ise güvenlik söylemine ikna edilerek özgürlük alanlarından vazgeçiyor. Bu durum, güvenlik söylemini bir özgürlük değil, kontrol mekanizması hâline getiriyor.

Anti-Güvenlik Kolektif, güvenlik pratiklerini tümüyle ortadan kaldırmayı öneriyor. Bu yalnızca polis, gözetim cihazları veya yazılımlar gibi teknik araçların kaldırılması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda “güvenlik etalagojilerine” karşı kolektif bir direniş gerekiyor. Yani güvenlik söyleminin insan ilişkilerini, toplumsal kurumları ve mücadelenin pratik alanlarını nasıl dönüştürdüğünü kavrayarak bu dönüşümü tersine çevirmek gerekiyor.

Manifesto, pratik önerilere de yer veriyor: Gözetimsiz topluluk alanları yaratmak; karakol, sınır, hapishane gibi işkence makinesi hâlini almış kurumlara alternatif ortak yaşam modelleri inşa etmek; dayanışma, şeffaflık ve özyönetim temelinde güvenlik süreçlerini toplumsallaştırmak. Bu öneriler, bireyler arası ilişkilerin devletin, şirketin ve ideolojik güçlerin eline bırakılmamasını amaçlıyor.

Bu metin, güvenliğin mutlak bir hak değil, iktidarın manipülasyon aracına dönüştürüldüğünü; dolayısıyla gerçek özgürlüğün, baskı aracına dönüşmüş güvenlik yapılarının ortadan kalktığı bir dönüşümle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çağrı, her düzeyde kontrol edilmeden bir arada yaşamanın yollarını düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

  • Künye: Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto, çeviren: Deniz Türker, Nota Bene Yayınları, siyaset, 128 sayfa, 2025

Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1 (2025)

Kentlere ve çevreye yönelik ihlaller, artık yalnızca hukuki bir mesele ya da görsel bozulma değil. Bu ihlaller, toplumsal dokunun derin çatlaklarını da gün yüzüne çıkarıyor. Plansız yapılaşma, doğal kaynakların hoyratça kullanılması, tarihî ve kültürel mirasın göz ardı edilmesi, şehirlerin ekonomik çıkarlar uğruna feda edilmesi gibi süreçler; yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal adaleti, kentli haklarını ve ortak yaşam vicdanını doğrudan etkiliyor. Bu durum, kentsel yaşamın sadece mekânsal değil, aynı zamanda etik ve politik bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

İki ciltlik bu kapsamlı eser, yalnızca akademik bir derleme olmanın ötesinde, topluma yönelik bir uyarı ve sorumluluk çağrısı taşıyor. Kent planlamasından mimarlığa, çevre hukukundan kamu yönetimine kadar farklı alanlardan uzmanların katkısıyla hazırlanan kitap, sistematik kent ve çevre ihlallerini çok boyutlu bir yaklaşımla ele alıyor. Hem kuramsal tartışmaları içeriyor hem de güncel örneklerle durumu somutlaştırıyor. Bu yönüyle eser, sadece kent çalışmalarıyla ilgilenenler için değil, toplumsal adalet arayışı içinde olan herkes için yol gösterici bir kaynak sunuyor.

Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Prof. Dr. Mithat Arman Karasu’nun editörlüğünde hazırlanan çalışma, sessizliğin suçla eşdeğer hâle geldiği bir dönemde, vicdan sahibi yurttaşlara hitap ediyor. Kitap, kent ve çevre haklarının yalnızca bugüne değil, gelecek nesillere karşı da bir sorumluluk taşıdığını vurguluyor. Geleceğin şehirleri, bugünün sessizliğinde şekilleniyor. Doğayı, hukuku ve kamusal alanı birlikte savunmak, hepimizin ortak görevi!

  • Künye: Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1, editör: Ruşen Keleş, Mithat Arman Karasu, İdealKent Yayınları, kent çalışmaları, 500 sayfa, 2025