Kolektif — İdeal Komünist Kent (2026)

‘İdeal Komünist Kent’ (‘The Ideal Communist City’), yalnızca bir şehir planlama kitabı değil, komünist toplumun mekânsal örgütlenmesine dair kapsamlı bir toplumsal tasarım projesidir. 1950’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde geliştirilen çalışma, kentin fiziksel biçimini ekonomik yapı, toplumsal ilişkiler, eğitim sistemi, kültürel yaşam ve bireysel gelişimle birlikte düşünmeye çalışıyor. Yazarlar için kent, binaların ve yolların toplamı değil, belirli bir toplumsal düzenin somutlaşmış biçimidir.

Kitabın çıkış noktası, modern kapitalist kentin yapısal çelişkiler taşıdığı düşüncesi. Sanayi çağında oluşan kentler, üretim alanlarıyla yaşam alanlarını birbirinden ayırmış, sınıfsal farklılıkları mekâna yansıtmış ve insanların gündelik deneyimlerini parçalamıştır. Yazarlar, komünist toplumun gelişmesiyle birlikte bu tarihsel biçimin aşılacağını savunuyor. Kent artık ekonomik zorunlulukların değil, toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir çevre hâline gelmelidir.

Bu nedenle eser, toplumsal ilişkiler ile mekânsal çevre arasındaki bağı merkeze alıyor. İnsanların çalışma, öğrenme, dinlenme ve sosyalleşme biçimlerinin değişmesiyle kentin de dönüşmesi gerektiği ileri sürülüyor. Komünist toplumda birey yalnızca üretici bir emek gücü olarak değil, yaratıcı potansiyellerini geliştiren çok yönlü bir insan olarak görülüyor. Kentin görevi de bu gelişimi destekleyen koşulları yaratmak oluyor.

Kitapta bilimsel ve teknolojik devrimin etkileri geniş biçimde inceleniyor. Otomasyonun ve ileri üretim tekniklerinin yaygınlaşmasıyla çalışma sürelerinin azalacağı, eğitimin ve araştırmanın toplumsal yaşamın merkezine yerleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle üretim tesisleri, araştırma merkezleri ve eğitim kurumları birbirinden kopuk değil, bütünleşik sistemler olarak tasarlanıyor. Bilimsel bilgi, toplumun ortak kaynağı olarak görülüyor ve mekânsal planlama da bu ortaklaşma ilkesine göre düzenleniyor.

Eserin en özgün katkılarından biri, “Yeni Yerleşim Birimi” (YYB) adı verilen modeldir. Bu model, geleneksel kent ile kırsal alan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefliyor. Yazarlar ne kırsal yaşamın romantikleştirilmesini ne de klasik büyük metropolün sürdürülmesini savunuyor. Bunun yerine, yüksek düzeyde iletişim ağlarıyla birbirine bağlanmış, üretim, eğitim, kültür ve konut işlevlerini dengeli biçimde bir araya getiren yeni yerleşim birimleri öneriyor. Böylece şehir ve kır tek bir toplumsal sistem içinde birleşiyor.

Gündelik yaşamın düzenlenmesi kitabın temel temalarından birini oluşturuyor. Kamusal eğitim kurumları, çocuk bakım merkezleri, okullar, kültür yapıları ve sosyal hizmetler yerleşim biriminin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Çocukların eğitimi yalnızca aileye bırakılmıyor; toplumun ortak sorumluluğu olarak görülüyor. Eğitim mekânları da bireysel rekabeti değil, işbirliğini ve kolektif gelişimi destekleyecek biçimde planlanıyor.

Boş zaman konusu da önemli bir yer tutuyor. Yazarlara göre komünist toplumun başarısı yalnızca üretimde değil, insanların boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğinde de ortaya çıkıyor. Bu nedenle kültürel kulüpler, bilim merkezleri, sanat etkinlikleri ve ortak sosyal alanlar kent yaşamının merkezine yerleştiriliyor. İnsanların özgürce seçilmiş ilişkiler kurabilmesi ve yaratıcı faaliyetlere katılabilmesi, gelişmiş bir toplumun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın son bölümleri fiziksel planlama ve mimarlık sorunlarına odaklanıyor. Yerleşim birimleri çekirdekler etrafında büyüyen sistemler şeklinde tasarlanıyor. Standartlaşmanın sağladığı ekonomik avantajlar korunurken, tekdüzelikten kaçınmak için plan, cephe ve kütle tasarımlarında çeşitlilik öneriliyor. Mimarlık yalnızca işlevsel ihtiyaçları karşılayan bir araç değil, yeni toplumsal ilişkileri görünür kılan bir ifade biçimi olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘İdeal Komünist Kent’, Sovyet şehircilik düşüncesinin en iddialı gelecek tasarımlarından birini sunuyor. Yazarlar, kentin biçimini toplumsal dönüşümden bağımsız ele almıyor; üretimden eğitime, kültürden gündelik yaşama kadar bütün alanları kapsayan bütüncül bir model geliştiriyor. Kitap, komünist bir toplumun nasıl yaşayabileceğine ilişkin teorik bir taslak sunarken, aynı zamanda kentin eşitlik, ortaklaşma ve kamusal yarar ilkeleri doğrultusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet planlama tarihinin değil, modern şehircilik düşüncesinin de en dikkat çekici ütopyacı metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

A. Gutnov, A. Babunov, G. Dyumenton, İ. Lejava, S. Sadovski, Z. Kharitonova — İdeal Komünist Kent
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Kent Çalışmaları • 168 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi? (2026)

Benjamin Farrington, Charles Darwin’in düşüncesini hem bilimsel katkıları hem de tarihsel sınırlarıyla birlikte değerlendiriyor. ‘Darwin Gerçekte Ne Dedi?’ (‘What Darwin Really Said’), Darwin’i yalnızca modern biyolojinin büyük kurucularından biri olarak değil, aynı zamanda kendi çağının fikir iklimi içinde şekillenen bir düşünür olarak inceliyor. Farrington’a göre doğal seçilim kuramı, canlıların değişimini açıklamada devrimci bir adım oluşturuyor; ancak Darwin, biyolojik evrim ile insan toplumlarının tarihsel gelişimi arasındaki farkı tam anlamıyla kavrayamadı. Bu nedenle eser, Darwin’in bilimsel mirasını savunurken aynı zamanda onun düşüncesindeki eksikleri de görünür kılıyor.

Kitap, Darwin’in gençlik yıllarından Beagle yolculuğuna uzanarak onun gözlem yönteminin nasıl oluştuğunu anlatıyor. ‘Türlerin Kökeni’ ile birlikte doğanın durağan değil, sürekli değişen bir süreç olduğu fikri güç kazanıyor. Buna rağmen Farrington, Darwin’in kalıtım meselesinde ciddi açmazlarla karşılaştığını ve Mendel’in genetik keşiflerini fark edemediğini vurguluyor. Pangenesiz gibi bugün geçerliliğini yitirmiş kuramlar da bu sınırlılıkların örnekleri arasında yer alıyor.

Eserin merkezindeki temel tartışma, insanın diğer canlılardan hangi noktada ayrıldığı sorusu etrafında şekilleniyor. Farrington, insan bilincinin, dilin, eğitimin ve kültürün yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını savunuyor. İnsan toplumu, doğrudan içgüdülerle değil; tarihsel birikim, emek, öğrenme ve toplumsal ilişkilerle gelişiyor. Bu nedenle sosyal Darvinizmin rekabeti ve eşitsizliği doğallaştıran yorumları sert biçimde eleştiriliyor. Kitap, evrimi yalnızca doğadaki bir yasa olarak değil, doğadan topluma uzanan çok katmanlı tarihsel bir hareket olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilim ile ideoloji arasındaki gerilim belirginleşiyor.

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi?
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 112 sayfa • 2026

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi (2026)

Alan Woods’un bu önemli çalışması, felsefe tarihini Marksist yöntemle yeniden okuyarak düşüncenin gelişimini toplumsal süreçlerle birlikte ele alıyor. Yazar, felsefeyi soyut bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp üretim biçimleri, bilimsel ilerleme ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçen canlı bir tarih olarak kurguluyor. Bu yaklaşım, okuru yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri doğuran maddi koşulların da izini sürmeye yöneltiyor.

‘Marksist Bir Felsefe Tarihi’ (‘The History of Philosophy: A Marxist Perspective’), Antik Yunan’dan başlayarak felsefenin temel kırılma noktalarını kronolojik bir çizgide inceliyor. İlkçağ düşünürlerinde doğa ve varlık sorunları öne çıkarken, Orta Çağ’da düşünce dinî çerçeveler içinde şekilleniyor. Aydınlanma ile birlikte akıl ve bilim yeniden merkez kazanıyor ve bu süreç, idealizm ile materyalizm arasındaki temel çatışmayı daha görünür hale getiriyor. Woods, özellikle Hegel’in diyalektiğini önemli bir dönüm noktası olarak ele alıyor; ancak bu düşüncenin sınırlarının, Marx ve Engels tarafından aşılmasıyla birlikte yeni bir aşamaya geçildiğini söylüyor.

Eserin merkezinde, idealizm ve materyalizm arasındaki tarihsel mücadele yer alıyor. Woods’a göre idealizm, düşünceyi belirleyici unsur olarak görürken materyalizm, maddi gerçekliği ve toplumsal üretim ilişkilerini esas alıyor. Bu karşıtlık, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin düşünsel düzlemdeki yansıması olarak okunuyor. Bu nedenle her filozof, kendi çağının toplumsal koşulları içinde değerlendiriliyor ve fikirleri bu bağlamda anlam kazanıyor.

Kitap, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmini bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu ve aşılması olarak konumlandırıyor. Böylece felsefe, yalnızca dünyayı yorumlayan bir alan olmaktan çıkıp onu değiştirmeye yönelen bir pratiğe dönüşüyor. Woods’un çalışması, günümüz felsefesindeki yüzeyselliklere ve kopuk yorumlara karşı güçlü bir alternatif sunuyor; okuru düşüncenin köklerine inmeye, büyük filozofları tarihsel bağlamlarıyla kavramaya ve felsefeyi bugünün mücadeleleriyle ilişkilendirmeye çağırıyor.

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Felsefe • 368 sayfa • 2026

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi (2026)

Benjamin Farrington’ın bu çalışması, Antik Yunan bilimini soyut bir düşünce tarihi olarak değil, toplumsal ve maddi koşulların ürünü olarak ele alıyor. Farrington, bilimin gelişimini üretim biçimleri, teknik ilerlemeler ve sınıfsal ilişkilerle birlikte düşünerek, Yunan bilim geleneğini tarihsel materyalist bir perspektifle yeniden yorumluyor.

‘Antik Yunan Bilimi’ (‘Greek Science: Its Meaning for Us’), bilimin kökenlerini tarih öncesi dönemlere ve Yakın Doğu uygarlıklarına kadar götürerek başlıyor. Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkan teknik bilgi birikimi, Antik Yunan’da teorik düşünceye dönüşüyor. Özellikle İyonya’da gelişen erken dönem bilim anlayışı, doğayı doğaüstü güçlerle değil, kendi iç yasalarıyla açıklamaya yöneliyor. Thales ve Herakleitos gibi düşünürler, doğayı gözlem ve akıl yoluyla anlamaya çalışarak bu sürecin öncüsü oluyor.

Farrington’a göre bu erken dönem, modern bilime en yakın aşamayı temsil ediyor. İnsan, doğanın bir parçası olarak görülüyor ve bilgi, pratik ihtiyaçlarla bağlantılı gelişiyor. Ancak Pythagoras ile başlayan ve özellikle Platon ile güçlenen eğilim, bilimi giderek daha soyut ve matematiksel bir düzleme taşıyor. Bu süreçte gözleme dayalı yaklaşım zayıflarken, idealist ve metafizik açıklamalar öne çıkıyor.

Buna karşılık Demokritos gibi düşünürler atomcu kuramla doğayı maddi temeller üzerinden açıklamaya devam ediyor. Hippokrates geleneği ise tıpta gözleme dayalı, deneyimsel bir yaklaşım geliştirerek bilimin insan yaşamına doğrudan hizmet edebileceğini gösteriyor. Bu, “pozitif bilim” fikrinin erken bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Kitabın önemli bir bölümü, Sokrates sonrası dönemde yaşanan kırılmaya ayrılıyor. Aristoteles, doğa araştırmalarını sistematik hale getirse de, Farrington’a göre onun yaklaşımı da belirli ölçüde ereksel (teleolojik) ve sınırlayıcıdır. Bu dönemde bilim, giderek teknik üretimden ve pratik yaşamdan kopma eğilimi gösteriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, Theophrastos sonrası gelişmeler ele alınıyor. İskenderiye’de kurulan bilim merkezleri, özellikle Claudius Ptolemaios ve Galenos gibi isimlerle bilimsel üretimin kurumsallaştığı bir dönemi temsil ediyor. Matematik, astronomi, tıp ve mühendislik alanlarında önemli ilerlemeler kaydediliyor; ancak bu ilerlemeler de toplumsal yapıdan bağımsız değil.

Sonuç olarak Farrington, Antik Yunan biliminin büyük başarılarına rağmen belirli sınırları olduğunu vurguluyor. Köleci üretim düzeni ve toplumsal yapı, bilimin pratikle bağını zayıflatıyor ve deneysel gelişimin sürekliliğini engelliyor. Buna rağmen Antik Yunan bilimi, modern bilimin temellerini atarak Rönesans ve sonrasındaki bilimsel atılımlar için vazgeçilmez bir miras bırakıyor.

Benjamin Farrington — Antik Yunan Bilimi
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 352 sayfa • 2026

Kolektif – Lenin: Biyografi (2025)

Bu kitap, Vladimir İlyiç Lenin’i yalnızca bir devrimci lider olarak değil, Marksizmin tarihsel koşullar içinde nasıl dönüştüğünü somutlayan bir siyasal özne olarak ele alıyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından hazırlanan bu kolektif çalışma, Lenin’in çocukluk yıllarından başlayarak düşünsel şekillenişini, politik mücadelelerini ve devrimci pratiğini tarihsel materyalizmin bütünlüğü içinde izliyor. Metin, Lenin’in kişisel yaşamını yüceltmekten çok, onu işçi sınıfı mücadelesinin zorunlu bir ürünü olarak konumlandırıyor.

‘Lenin: Biyografi’ (‘Lenin: Eine Biographie’), Lenin’in teorik üretimini, örgüt kurma pratiğiyle iç içe değerlendiriyor. Emperyalizm çözümlemeleri, öncü parti anlayışı ve devrim stratejisi, somut tarihsel koşullarla birlikte ele alınıyor. Kitabın önsözünde özellikle vurgulanan nokta, Lenin’in düşüncesinin donmuş bir doktrin değil, mücadele içinde gelişen bir yönelim olduğudur. Revizyonizme ve oportünizme karşı yürütülen ideolojik mücadele, kişisel bir polemik değil, devrimci sürekliliğin zorunlu bir parçası olarak sunuluyor.

Kitap, Ekim Devrimi’ni bir tarihsel kopuş kadar uzun soluklu bir hazırlığın sonucu olarak yorumluyor. Lenin’in liderliği, bireysel karizmadan çok kolektif örgütlenme ve disiplinli siyasal irade üzerinden açıklanıyor. Bu yönüyle eser, Leninizmin Marksizmin yeni bir aşaması olarak neden belirleyici olduğunu gösteriyor ve modern devrimci hareketlerin düşünsel temellerini anlamak için vazgeçilmez bir kaynak oluşturuyor.

  • Künye: P. N. Pospelov, V. Y. Yegrafov, V. Y. Sevin, L. F. İlyiçov, F. V. Kostantinov, A. P. Kossulnikov, S. A. Lyovina, G. D. Obiçkin, P. N. Fedoseyev – Lenin: Biyografi, çeviren: Gönül Özen Sezer, Yordam Kitap, biyografi, 608 sayfa, 2025

Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma (2025)

İletişimin hiç olmadığı kadar hızlandığı bir çağda yaşıyoruz; fakat bu hız, yakınlığı mı çoğaltıyor yoksa mesafeyi mi derinleştiriyor? Akıllı telefon, bizi dünyaya bağlayan nötr bir araç olmaktan çıkıp gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir ilişki biçimine dönüşürken, yabancılaşma da biçim değiştirerek yeniden üretiliyor.

Emre Canpolat bu çalışmada, Marx’ın yabancılaşma, meta fetişizmi ve şeyleşme kavramlarını dijital kapitalizmin en sıradan nesnesi olan akıllı telefon üzerinden yeniden düşünmeye girişiyor. Hegel’den Marx’a uzanan kuramsal hattı güncel toplumsal deneyimlerle buluşturan kitap, sosyal medya etkileşimlerinden konum bildirimlerine, beğeni ekonomisinden sürekli çevrimiçi olma hâline kadar uzanan pratiklerin nasıl birer sermaye mekanizmasına eklemlendiğini gösteriyor.

Teknolojinin bizi birbirimize bağladığı iddiası, bu bağın hangi koşullarda ve kimin yararına kurulduğu sorusunu gizliyor. Canpolat, gündelik yaşamın en masum görünen anlarının bile nasıl metalaştığını, boş zamanın nasıl üretken bir sömürü alanına dönüştüğünü ve insanın kendi emeğine, zamanına ve ilişkilerine yabancılaşmasının dijital biçimlerini görünür kılıyor. Böylece akıl, enformasyon ve iletişim, kolektif bir kazanım olmaktan çıkıp denetim ve fetiş nesneleri hâline geliyor.

‘İletişim ve Yabancılaşma’, dijital çağın “zahiri toplulukları” içinde şekillenen insan deneyimini çözümlemeye çalışırken, okuru yalnızca teknolojiye değil, bu teknolojinin içkin olduğu toplumsal ilişkilere de eleştirel bir gözle bakmaya çağırıyor. Kitap, dijital dünyanın parlak yüzünün ardındaki yapısal yabancılaşmayı anlamak isteyenler için güçlü bir teorik sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma: Marx’ın Yabancılaşma Teorisi, Fetişizm ve Gündelik Hayat, Yordam Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

John Smith – 21. Yüzyılda Emperyalizm (2025)

John Smith’in bu çalışması, çağdaş kapitalizmin işleyişini küresel emek sömürüsü ve emperyalist ilişkiler üzerinden inceliyor. Yazar, günümüz emperyalizmini yalnızca askeri ya da siyasi güçle değil, aynı zamanda üretimin küresel ölçekte örgütlenmesi ve ucuz emeğin sömürülmesi üzerinden tanımlıyor.

Smith, özellikle küresel Güney’deki işçilerin düşük ücretlerle üretim sürecine dahil edilmesinin, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sermaye birikiminin temel dayanaklarından biri olduğunu ileri sürüyor. Bu bağlamda Bangladeş’teki tekstil işçilerinden, Çin’deki fabrikalardan ve Meksika’daki montaj hatlarından örnekler veriyor. Ona göre, bu işçiler yalnızca ucuz işgücü sağlamıyor; aynı zamanda çok uluslu şirketlerin kâr oranlarını yükselten “süper sömürü”nün merkezinde bulunuyor.

‘21. Yüzyılda Emperyalizm: Küreselleşme, Aşırı Sömürü ve Kapitalizmin Nihai Krizi’ (‘Imperialism in the Twenty-First Century: Globalization, Super-Exploitation, and Capitalism’s Final Crisis’), neoliberal küreselleşmenin serbest ticaret ve yatırım politikalarıyla bu sömürü mekanizmalarını nasıl kurumsallaştırdığını ortaya koyuyor. Smith, gelişmiş ülkelerde işçi sınıfının yaşam standartlarının korunmasının bile büyük ölçüde küresel Güney’deki emek sömürüsüne bağlı olduğunu savunuyor. Böylece kapitalizmin merkez ülkelerde refah yaratırken çevre ülkelerde eşitsizlikleri derinleştirdiğini gösteriyor.

Smith ayrıca Marx’ın emek-değer teorisine dayanarak bugünün emperyalizmini teorik bir çerçeveye oturtuyor. Kapitalizmin yapısal krizlerini, aşırı üretim sorunlarını ve sermayenin sürekli kâr arayışını ele alarak sistemin sürdürülemezliğine dikkat çekiyor. Kitap, emperyalizmi yalnızca bir dış politika meselesi değil, küresel kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olarak kavramsallaştırıyor.

  • Künye: John Smith – 21. Yüzyılda Emperyalizm: Küreselleşme, Aşırı Sömürü ve Kapitalizmin Nihai Krizi, çeviren: Banu Yılmaz, Yordam Kitap, siyaset, 480 sayfa, 2025