Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları (2026)

Alfredo Saad-Filho’nun bu çalışması, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm sorunu olduğunu savunuyor. Yazar, karbon yoğun büyüme modelinin sınırlarına ulaşıldığını belirterek, kalkınmanın üretim yapısını çeşitlendiren, eşitsizlikleri azaltan ve demokratik katılımı güçlendiren yeni politikalar üzerine kurulması gerektiğini söylüyor.

‘İlerici Kalkınma Politikaları’ (‘Progressive Policies for Economic Development’), kapitalizm ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin ekonomik gelişmeyi hızlandırırken aynı zamanda çevresel yıkımı, gelir eşitsizliğini ve küresel kırılganlıkları derinleştirdiği gösteriliyor. İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim kalıplarıyla çözülemeyeceği, bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkelerinin yeniden düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.

Saad-Filho, dönüşümün merkezine ekonomik çeşitlenmeyi yerleştiriyor. Doğal kaynak ihracatına veya dar sektörlere bağımlı ekonomilerin kırılganlığını analiz ederken, sanayi politikaları, teknolojik yenilik ve yüksek katma değerli üretimin sürdürülebilir kalkınmanın temel koşulları olduğunu savunuyor. Çeşitlenmenin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, istihdamı ve toplumsal dayanıklılığı da güçlendireceğini ileri sürüyor.

Eser, iklim dönüşümünün piyasa mekanizmalarına bırakılmasını yeterli görmüyor. Demokratik planlama, kamusal yatırım, aktif sanayi politikaları ve güçlü sosyal devlet uygulamalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Yeşil dönüşümün maliyetlerinin emekçi kesimlere yüklenmemesi, yeni ekonomik modelin toplumsal adalet ilkesiyle desteklenmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri büyüme ile gelir dağılımı arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Saad-Filho, ekonomik büyümenin tek başına refah üretmediğini; ücret politikaları, sosyal koruma sistemleri ve yeniden dağıtım mekanizmalarıyla desteklenmediği sürece eşitsizlikleri artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kalkınmanın yalnızca üretim artışıyla değil, kapsayıcı gelir paylaşımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Son bölümde ise dönüşümün finansmanı ele alınıyor. Kamu bankaları, kalkınma finansmanı, yeşil yatırımlar ve maliye politikalarının birlikte kullanılacağı kapsamlı bir finansman çerçevesi öneriliyor.

Sonuç olarak eser, iklim sonrası dönemde ekonomik çeşitlenme, sosyal kapsayıcılık ve demokratik katılımı bir araya getiren bütüncül bir kalkınma modeli sunarak sürdürülebilir ve adil bir ekonomik dönüşüm için kapsamlı bir yol haritası çiziyor.

Alfredo Saad-Filho — İlerici Kalkınma Politikaları: İklim Değişikliği Sonrasında İktisadi Çeşitlendirme ve Toplumsal Kapsayıcılık
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 155 sayfa • 2026

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları (2026)

Kevin B. Anderson’ın bu çalışması, Karl Marx’ın yaşamının son yıllarında geliştirdiği düşünceleri merkeze alarak, onun siyasal ve toplumsal kuramının sanıldığından çok daha açık, çoğulcu ve evrensel bir nitelik taşıdığını savunuyor. Anderson, Marx’ın son dönem notları, mektupları ve etnoloji araştırmalarını inceleyerek, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet, ulusal kurtuluş hareketleri ve yerli toplulukların ortak mülkiyet biçimlerine ilişkin değerlendirmelerinin klasik Marksizm yorumlarını önemli ölçüde genişlettiğini gösteriyor.

‘Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları’ (‘The Late Marxs Revolutionary Roads’), Marx’ın düşüncesinin yalnızca Avrupa sanayi kapitalizmine odaklanan tek çizgili bir tarih anlayışına indirgenemeyeceğini ileri sürüyor. Özellikle 1870’lerden itibaren Marx, Avrupa dışındaki toplumları daha yakından incelemeye başlıyor; farklı tarihsel gelişim yollarının mümkün olabileceğini kabul ederek kapitalizmin evrensel ve zorunlu bir aşama olduğu fikrini sorguluyor. Anderson’a göre bu dönüşüm, Marx’ın teorisini daha esnek ve çok merkezli hâle getiriyor.

Çalışmanın önemli bölümlerinden biri sömürgecilik eleştirisine ayrılıyor. Marx’ın Hindistan, Cezayir, Endonezya ve Rusya gibi bölgeler üzerine yaptığı değerlendirmeler incelenirken, emperyalizmin yalnızca ekonomik sömürü değil, aynı zamanda toplumsal yapıları, kültürleri ve yerel üretim biçimlerini tahrip eden bir egemenlik sistemi olduğu vurgulanıyor. Marx’ın geç dönem yazılarında sömürgeleştirilen halkların direniş mücadelelerine önceki dönemlere göre daha güçlü destek verdiği gösteriliyor.

Anderson ayrıca ulusal kurtuluş hareketlerinin Marx açısından taşıdığı önemi ele alıyor. Özellikle İrlanda ve Polonya örnekleri üzerinden, ulusal kurtuluş hareketlerinin yalnızca siyasal bir sorun olmadığı; sınıf ilişkileri ve devrimci dönüşüm açısından da belirleyici olduğu savunuluyor. Marx, ezilen ulusların özgürlüğünü işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiriyor.

Kitabın özgün katkılarından biri, Marx’ın toplumsal cinsiyet konusuna ilişkin geç dönem ilgisini incelemesi. Marx’ın antropolog Lewis Henry Morgan başta olmak üzere çeşitli etnoloji araştırmalarından çıkardığı notlar üzerinden aile yapıları, kadınların toplumsal konumu ve akrabalık sistemleri ele alınıyor. Anderson, Marx’ın kadınların ezilmesini tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde değerlendirdiğini, bu nedenle cinsiyet eşitsizliğinin de kapitalizmden daha eski tarihsel köklere sahip olduğunu fark ettiğini ileri sürüyor.

Bir diğer temel konu ise yerli toplulukların ortak mülkiyet sistemleri. Marx, Rus köy komünleri (mir), Hindistan’daki köy yapıları ve diğer komünal üretim biçimlerini incelerken, bu yapıların kapitalizmin dışında farklı gelişme yolları sunabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Anderson’a göre Marx, yaşamının son döneminde devrimin yalnızca gelişmiş sanayi toplumlarında gerçekleşeceği düşüncesinden uzaklaşarak, ortak mülkiyet geleneklerini koruyan toplumların da sosyalist dönüşüm için özgün olanaklar taşıyabileceğini kabul ediyor.

Kitap, Marx’ın etnoloji defterlerine de geniş yer veriyor. Morgan, Henry Sumner Maine, John Budd Phear ve Maksim Kovalevsky gibi araştırmacılardan yaptığı kapsamlı okumalar, Marx’ın Avrupa dışındaki toplumsal örgütlenmeleri anlamaya yönelik yoğun ilgisini ortaya koyuyor. Anderson, bu notların Marx’ın tarih anlayışını yeniden şekillendirdiğini ve onu doğrusal ilerleme fikrinden uzaklaştırdığını savunuyor.

Sonuç olarak kitap, Marx’ın son dönem düşüncesini sömürgecilik, ulusal kurtuluş, toplumsal cinsiyet ve yerli komünal toplumlar ekseninde yeniden değerlendiren kapsamlı bir çalışmadır. Anderson, Marx’ın olgunluk döneminde geliştirdiği fikirlerin Avrupa merkezci, tek çizgili ve ekonomik determinizme dayalı yorumların ötesine geçtiğini göstererek, onun farklı tarihsel deneyimleri ve ezilen toplulukların mücadelelerini dikkate alan çok yönlü bir devrim teorisi geliştirdiğini ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Marx’ın geç dönem düşüncesini yeniden okumak ve çağdaş postkolonyal, feminist ve küresel tarih tartışmalarıyla ilişkilendirmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kevin B. Anderson — Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları: Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Siyaset • 290 sayfa • 2026

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak (2026)

Erik Olin Wright, ‘Sınıfı Anlamak’ta sınıf kavramının günümüz kapitalist toplumlarını açıklamadaki gücünü yeniden değerlendiriyor. Sınıfı yalnızca gelir, meslek ya da statü farkı olarak değil; sömürü, tahakküm, fırsatların denetimi ve toplumsal güç ilişkileriyle örülü çok katmanlı bir yapı olarak ele alıyor. Marx ile Weber arasındaki klasik ayrımları yeniden yorumlayan Wright, sınıf tartışmasını karşıt kuramların mücadelesi olmaktan çıkarıp, farklı yaklaşımların güçlü yanlarını bir araya getiren bütünleşik bir analiz geliştirmeyi amaçlıyor.

Kitabın ilk bölümü, Marksist, Weberci ve tabakalaşma temelli sınıf kuramlarını karşılaştırıyor. Wright, her yaklaşımın kapitalist toplumun farklı bir yönünü görünür kıldığını savunuyor: bireysel nitelikler, fırsatların tekelleştirilmesi ve sömürü ilişkileri birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan açıklama düzeyleri oluşturuyor. Weber, Charles Tilly, Aage Sørensen, Michael Mann, David Grusky, Thomas Piketty ve Guy Standing gibi düşünürlerin yaklaşımları eleştirel fakat yapıcı biçimde tartışılıyor; amaç rakip kuramları çürütmekten çok, açıklayıcı katkılarını ortak bir çerçevede buluşturuyor.

İkinci bölüm, yirmi birinci yüzyılda sınıfın hâlâ anlamlı olup olmadığını sorguluyor. Mikro-sınıf yaklaşımları, gelir ve servet eşitsizlikleri, prekarya tartışmaları ve “sınıfın ölümü” tezleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Wright, kapitalizmin dönüşmesiyle sınıf ilişkilerinin karmaşıklaştığını kabul ediyor; ancak bunun sınıfın ortadan kalktığı anlamına gelmediğini, tersine eşitsizliklerin yeni biçimlerde örgütlendiğini gösteriyor. Özellikle prekaryanın bağımsız bir sınıf olmaktan ziyade mevcut sınıf ilişkilerinin yeni bir görünümü olduğunu savunuyor.

Son bölümde odak, sınıf mücadeleleri ve sınıf uzlaşmalarına kayıyor. Wright, kapitalistlerle işçiler arasındaki ilişkinin yalnızca sıfır toplamlı bir çatışma olmadığını; belirli tarihsel ve kurumsal koşullarda her iki tarafın da yarar sağlayabileceği sınıf uzlaşmalarının mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Ancak ekonomik krizler, küreselleşme ve neoliberal dönüşümler bu uzlaşma zeminini aşındırırken yeni çatışma dinamikleri yaratıyor.

‘Sınıf Anlamak’ (‘Understanding Class’), kapitalizmi anlamanın ve daha adil toplumsal düzen arayışlarının hâlâ sınıf çözümlemesini gerektirdiğini; farklı kuramsal gelenekleri birlikte düşünmenin ise bu arayışı hem analitik hem de siyasal açıdan daha güçlü kıldığını söylüyor.

Erik Olin Wright — Sınıfı Anlamak
Çeviren: Yener Çıracı • Yordam Kitap
Sosyoloji • 336 sayfa • 2026

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (2026)

Haluk Gerger’in ‘Sovyetler Birliği’nin Çöküşü’ adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını yalnızca Gorbaçov ve Yeltsin dönemindeki gelişmelerle açıklayan yaygın yaklaşımı sorgulayarak, çözülüşün köklerini Sovyet sisteminin daha erken tarihsel evrelerinde arayan kapsamlı bir inceleme. Yazar, özellikle Stalin döneminde biçimlenen siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıların sonraki krizlerin temelini nasıl hazırladığını tartışırken, Sovyet deneyimini yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, sosyalizm, devlet, bürokrasi, sınıf ve iktidar üzerine süregelen teorik tartışmalar açısından da yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Kitap, bu amacı doğrultusunda okuru kronolojik bir tarih anlatısından ziyade “geriye doğru iz süren” analitik bir yönteme davet ediyor. İlk bölümde Yeni Ekonomik Politika (NEP), Lenin sonrası iktidar mücadeleleri, kolektivizasyon ve zorunlu sanayileşme süreçleri üzerinden Sovyet modernleşmesinin ekonomik ve siyasal temelleri inceleniyor. Bu dönüşümlerin yalnızca üretim ilişkilerini değil, devlet yapısını, sınıf ilişkilerini ve Marksist kuramın temel kavramlarını da nasıl yeniden biçimlendirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

İzleyen bölümlerde Stalin döneminde kurumsallaşan devlet yapısı, bürokratik örgütlenme, parti-devlet ilişkileri, ulus politikaları ve siyasal şiddet mekanizmaları çözümlemenin merkezine yerleşiyor. Kitap, “işçi devleti” söyleminden “halk devleti” anlayışına geçişi, yeni yönetici kadroların oluşumunu, devlet terörünü, ayrıcalıklı bürokratik katmanların yükselişini ve bunların Sovyet sisteminin iç dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Böylece çöküşün yalnızca ekonomik sorunların değil, uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal çelişkilerin sonucu olduğu savunuluyor.

Eserin son bölümü ise sınıflaşma, mülkiyet ilişkileri, devletin ekonomik rolü ve Sovyet toplumunda ortaya çıkan yeni toplumsal tabakalaşma biçimlerini tartışıyor. Asya Tipi Üretim Tarzı, devlet mülkiyeti, sömürü mekanizmaları ve sınıf oluşumu gibi teorik başlıklar üzerinden Sovyet sisteminin içsel dönüşümü analiz edilirken, sonunda yaşanan kriz ve çözülüş bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Böylece kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tek tek liderlerin hatalarıyla değil, sistemin kuruluşundan itibaren şekillenen yapısal dinamiklerle açıklamaya çalışıyor.

Önsözde Haluk Gerger, çalışmasının amacının kesin doğrular sunmak değil, eleştirel düşünmeyi ve demokratik tartışmayı geliştirmek olduğunu özellikle vurguluyor. Marx’ın bilim anlayışına yaslanarak hazır reçeteler üretmek yerine tarihsel deneyimin eleştirel analizini hedeflediğini belirten yazar, Sovyet deneyimini ideolojik önyargılardan uzak, Marksist bir perspektifle yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre sosyalizmin geleceğine ilişkin sağlıklı bir tartışma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü romantize etmeden ya da şeytanlaştırmadan, tarihsel gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya bağlıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet tarihini açıklamaya çalışan bir araştırma değil; sosyalist düşüncenin geçmişiyle hesaplaşmasını ve geleceğini yeniden düşünmesini amaçlayan kapsamlı bir eleştirel inceleme niteliği taşıyor.

Haluk Gerger — Sovyetler Birliği’nin Çöküşü: Geriye Doğru Bir İz Sürme
• Yordam Kitap
Siyaset • 576 sayfa • 2026

Kolektif — İdeal Komünist Kent (2026)

‘İdeal Komünist Kent’ (‘The Ideal Communist City’), yalnızca bir şehir planlama kitabı değil, komünist toplumun mekânsal örgütlenmesine dair kapsamlı bir toplumsal tasarım projesidir. 1950’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde geliştirilen çalışma, kentin fiziksel biçimini ekonomik yapı, toplumsal ilişkiler, eğitim sistemi, kültürel yaşam ve bireysel gelişimle birlikte düşünmeye çalışıyor. Yazarlar için kent, binaların ve yolların toplamı değil, belirli bir toplumsal düzenin somutlaşmış biçimidir.

Kitabın çıkış noktası, modern kapitalist kentin yapısal çelişkiler taşıdığı düşüncesi. Sanayi çağında oluşan kentler, üretim alanlarıyla yaşam alanlarını birbirinden ayırmış, sınıfsal farklılıkları mekâna yansıtmış ve insanların gündelik deneyimlerini parçalamıştır. Yazarlar, komünist toplumun gelişmesiyle birlikte bu tarihsel biçimin aşılacağını savunuyor. Kent artık ekonomik zorunlulukların değil, toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir çevre hâline gelmelidir.

Bu nedenle eser, toplumsal ilişkiler ile mekânsal çevre arasındaki bağı merkeze alıyor. İnsanların çalışma, öğrenme, dinlenme ve sosyalleşme biçimlerinin değişmesiyle kentin de dönüşmesi gerektiği ileri sürülüyor. Komünist toplumda birey yalnızca üretici bir emek gücü olarak değil, yaratıcı potansiyellerini geliştiren çok yönlü bir insan olarak görülüyor. Kentin görevi de bu gelişimi destekleyen koşulları yaratmak oluyor.

Kitapta bilimsel ve teknolojik devrimin etkileri geniş biçimde inceleniyor. Otomasyonun ve ileri üretim tekniklerinin yaygınlaşmasıyla çalışma sürelerinin azalacağı, eğitimin ve araştırmanın toplumsal yaşamın merkezine yerleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle üretim tesisleri, araştırma merkezleri ve eğitim kurumları birbirinden kopuk değil, bütünleşik sistemler olarak tasarlanıyor. Bilimsel bilgi, toplumun ortak kaynağı olarak görülüyor ve mekânsal planlama da bu ortaklaşma ilkesine göre düzenleniyor.

Eserin en özgün katkılarından biri, “Yeni Yerleşim Birimi” (YYB) adı verilen modeldir. Bu model, geleneksel kent ile kırsal alan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefliyor. Yazarlar ne kırsal yaşamın romantikleştirilmesini ne de klasik büyük metropolün sürdürülmesini savunuyor. Bunun yerine, yüksek düzeyde iletişim ağlarıyla birbirine bağlanmış, üretim, eğitim, kültür ve konut işlevlerini dengeli biçimde bir araya getiren yeni yerleşim birimleri öneriyor. Böylece şehir ve kır tek bir toplumsal sistem içinde birleşiyor.

Gündelik yaşamın düzenlenmesi kitabın temel temalarından birini oluşturuyor. Kamusal eğitim kurumları, çocuk bakım merkezleri, okullar, kültür yapıları ve sosyal hizmetler yerleşim biriminin ayrılmaz parçaları olarak ele alınıyor. Çocukların eğitimi yalnızca aileye bırakılmıyor; toplumun ortak sorumluluğu olarak görülüyor. Eğitim mekânları da bireysel rekabeti değil, işbirliğini ve kolektif gelişimi destekleyecek biçimde planlanıyor.

Boş zaman konusu da önemli bir yer tutuyor. Yazarlara göre komünist toplumun başarısı yalnızca üretimde değil, insanların boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğinde de ortaya çıkıyor. Bu nedenle kültürel kulüpler, bilim merkezleri, sanat etkinlikleri ve ortak sosyal alanlar kent yaşamının merkezine yerleştiriliyor. İnsanların özgürce seçilmiş ilişkiler kurabilmesi ve yaratıcı faaliyetlere katılabilmesi, gelişmiş bir toplumun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın son bölümleri fiziksel planlama ve mimarlık sorunlarına odaklanıyor. Yerleşim birimleri çekirdekler etrafında büyüyen sistemler şeklinde tasarlanıyor. Standartlaşmanın sağladığı ekonomik avantajlar korunurken, tekdüzelikten kaçınmak için plan, cephe ve kütle tasarımlarında çeşitlilik öneriliyor. Mimarlık yalnızca işlevsel ihtiyaçları karşılayan bir araç değil, yeni toplumsal ilişkileri görünür kılan bir ifade biçimi olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘İdeal Komünist Kent’, Sovyet şehircilik düşüncesinin en iddialı gelecek tasarımlarından birini sunuyor. Yazarlar, kentin biçimini toplumsal dönüşümden bağımsız ele almıyor; üretimden eğitime, kültürden gündelik yaşama kadar bütün alanları kapsayan bütüncül bir model geliştiriyor. Kitap, komünist bir toplumun nasıl yaşayabileceğine ilişkin teorik bir taslak sunarken, aynı zamanda kentin eşitlik, ortaklaşma ve kamusal yarar ilkeleri doğrultusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca Sovyet planlama tarihinin değil, modern şehircilik düşüncesinin de en dikkat çekici ütopyacı metinlerinden biri olarak önemini koruyor.

A. Gutnov, A. Babunov, G. Dyumenton, İ. Lejava, S. Sadovski, Z. Kharitonova — İdeal Komünist Kent
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Kent Çalışmaları • 168 sayfa • 2026

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri (2026)

‘Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri’, Türkiye’de sermaye sınıfını tek parça ve uyumlu bir yapı olarak gören yaygın yaklaşımı sorguluyor. Akif Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomik aktörler olarak değil; devletle, küresel kapitalizmle ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçmiş tarihsel güç odakları olarak ele alıyor. Böylece Türkiye kapitalizminin gelişim sürecini, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar ve ittifaklar üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Çalışmanın merkezinde, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme eşitsiz ve bağımlı biçimde eklemlendiği fikri yer alıyor. Avcı’ya göre bu bağımlı entegrasyon, yalnızca ekonomik yapıyı değil, devletin işleyişini, sınıf mücadelelerini ve sermaye örgütlerinin siyasal konumlanışını da belirledi. IMF, Dünya Bankası ve neoliberal dönüşüm süreçleriyle birlikte Türkiye’de sermaye birikim rejimi yeniden şekillendi; özelleştirmeler, serbest piyasa politikaları ve uluslararası sermaye ilişkileri yeni bir iktidar mimarisi oluşturdu. Kitap, bu dönüşümü emperyalizm kuramı ve “eşitsiz ve bileşik gelişme” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirerek Türkiye’yi geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak konumlandırıyor.

Eserde sermaye sınıfı; ulusal, uluslararası ve ulusötesi fraksiyonlar biçiminde ayrıştırılıyor. Bu ayrım, yalnızca kültürel ya da ideolojik farklara değil, üretim ilişkilerine, sermaye dolaşımına ve küresel ticaret ağlarına dayanıyor. TOBB, tarihsel olarak daha geniş ve heterojen bir sermaye tabanını temsil eden bir yapı olarak incelenirken; TÜSİAD büyük sermayenin, ulusötesi entegrasyonun ve küresel serbest ticaret politikalarının başlıca taşıyıcısı olarak değerlendiriliyor. MÜSİAD ise Anadolu sermayesinin yükselişiyle birlikte şekillenen, devlet içi güç mücadelelerinde etkin rol oynayan farklı bir sermaye birikim hattını temsil ediyor. TUSKON örneği üzerinden ise dini cemaat ağlarıyla küresel ticaret ilişkilerinin nasıl birleştiği ve bu yapının devletle kurduğu ittifakın nasıl dağıldığı analiz ediliyor.

Kitap, Türkiye’de kapitalist dönüşümün yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, devlet aygıtı içindeki mücadelelerle, hegemonya arayışlarıyla ve küresel güç ilişkileriyle birlikte anlaşılabileceğini savunuyor. TÜSİAD’dan MÜSİAD’a, TOBB’dan TUSKON’a uzanan çizgide sermaye örgütleri, yalnızca çıkar grupları değil; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme, neoliberalizm ve küreselleşme deneyimlerinin aktif kurucuları olarak değerlendiriliyor. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de sermaye-devlet ilişkilerini tarihsel materyalist bir zeminde yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve eleştirel bir analiz sunuyor.

Akif Avcı — Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri
• Yordam Kitap
Siyaset • 400 sayfa • 2026

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi? (2026)

Benjamin Farrington, Charles Darwin’in düşüncesini hem bilimsel katkıları hem de tarihsel sınırlarıyla birlikte değerlendiriyor. ‘Darwin Gerçekte Ne Dedi?’ (‘What Darwin Really Said’), Darwin’i yalnızca modern biyolojinin büyük kurucularından biri olarak değil, aynı zamanda kendi çağının fikir iklimi içinde şekillenen bir düşünür olarak inceliyor. Farrington’a göre doğal seçilim kuramı, canlıların değişimini açıklamada devrimci bir adım oluşturuyor; ancak Darwin, biyolojik evrim ile insan toplumlarının tarihsel gelişimi arasındaki farkı tam anlamıyla kavrayamadı. Bu nedenle eser, Darwin’in bilimsel mirasını savunurken aynı zamanda onun düşüncesindeki eksikleri de görünür kılıyor.

Kitap, Darwin’in gençlik yıllarından Beagle yolculuğuna uzanarak onun gözlem yönteminin nasıl oluştuğunu anlatıyor. ‘Türlerin Kökeni’ ile birlikte doğanın durağan değil, sürekli değişen bir süreç olduğu fikri güç kazanıyor. Buna rağmen Farrington, Darwin’in kalıtım meselesinde ciddi açmazlarla karşılaştığını ve Mendel’in genetik keşiflerini fark edemediğini vurguluyor. Pangenesiz gibi bugün geçerliliğini yitirmiş kuramlar da bu sınırlılıkların örnekleri arasında yer alıyor.

Eserin merkezindeki temel tartışma, insanın diğer canlılardan hangi noktada ayrıldığı sorusu etrafında şekilleniyor. Farrington, insan bilincinin, dilin, eğitimin ve kültürün yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını savunuyor. İnsan toplumu, doğrudan içgüdülerle değil; tarihsel birikim, emek, öğrenme ve toplumsal ilişkilerle gelişiyor. Bu nedenle sosyal Darvinizmin rekabeti ve eşitsizliği doğallaştıran yorumları sert biçimde eleştiriliyor. Kitap, evrimi yalnızca doğadaki bir yasa olarak değil, doğadan topluma uzanan çok katmanlı tarihsel bir hareket olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bilim ile ideoloji arasındaki gerilim belirginleşiyor.

Benjamin Farrington — Darwin Gerçekte Ne Dedi?
Çeviren: Tunç Türel • Yordam Kitap
Bilim • 112 sayfa • 2026

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi (2026)

Alan Woods’un bu önemli çalışması, felsefe tarihini Marksist yöntemle yeniden okuyarak düşüncenin gelişimini toplumsal süreçlerle birlikte ele alıyor. Yazar, felsefeyi soyut bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp üretim biçimleri, bilimsel ilerleme ve sınıf mücadeleleriyle iç içe geçen canlı bir tarih olarak kurguluyor. Bu yaklaşım, okuru yalnızca fikirlerin değil, bu fikirleri doğuran maddi koşulların da izini sürmeye yöneltiyor.

‘Marksist Bir Felsefe Tarihi’ (‘The History of Philosophy: A Marxist Perspective’), Antik Yunan’dan başlayarak felsefenin temel kırılma noktalarını kronolojik bir çizgide inceliyor. İlkçağ düşünürlerinde doğa ve varlık sorunları öne çıkarken, Orta Çağ’da düşünce dinî çerçeveler içinde şekilleniyor. Aydınlanma ile birlikte akıl ve bilim yeniden merkez kazanıyor ve bu süreç, idealizm ile materyalizm arasındaki temel çatışmayı daha görünür hale getiriyor. Woods, özellikle Hegel’in diyalektiğini önemli bir dönüm noktası olarak ele alıyor; ancak bu düşüncenin sınırlarının, Marx ve Engels tarafından aşılmasıyla birlikte yeni bir aşamaya geçildiğini söylüyor.

Eserin merkezinde, idealizm ve materyalizm arasındaki tarihsel mücadele yer alıyor. Woods’a göre idealizm, düşünceyi belirleyici unsur olarak görürken materyalizm, maddi gerçekliği ve toplumsal üretim ilişkilerini esas alıyor. Bu karşıtlık, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin düşünsel düzlemdeki yansıması olarak okunuyor. Bu nedenle her filozof, kendi çağının toplumsal koşulları içinde değerlendiriliyor ve fikirleri bu bağlamda anlam kazanıyor.

Kitap, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmini bu uzun tarihsel sürecin bir sonucu ve aşılması olarak konumlandırıyor. Böylece felsefe, yalnızca dünyayı yorumlayan bir alan olmaktan çıkıp onu değiştirmeye yönelen bir pratiğe dönüşüyor. Woods’un çalışması, günümüz felsefesindeki yüzeyselliklere ve kopuk yorumlara karşı güçlü bir alternatif sunuyor; okuru düşüncenin köklerine inmeye, büyük filozofları tarihsel bağlamlarıyla kavramaya ve felsefeyi bugünün mücadeleleriyle ilişkilendirmeye çağırıyor.

Alan Woods — Marksist Bir Felsefe Tarihi
Çeviren: Zeki Avci • Yordam Kitap
Felsefe • 368 sayfa • 2026

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026