H. G. Wells – Tarihin Ana Hatları (2024)

Bir yazarı 1918’de bir dünya tarihi yazmaya iten pek çok neden vardı.

Bu yıl, I. Dünya Savaşı’nın son, en yıpratıcı ve en hayal kırıklığı yaratan yılıydı.

Her yerde alışılmadık yoksunluklar vardı; her yerde yas hâkimdi.

Ölenler ve sakat kalanların sayısı milyonları bulmuştu.

İnsanlar bir kriz noktasına geldiklerini hissediyorlardı.

Karmaşık olasılıkları düşünemeyecek kadar yorgun ve kalp hastasıydılar.

Uygarlık için bir felaketle mi, yoksa insanların birliğinin yeni bir aşamasının başlangıcıyla mı karşı karşıya olduklarından emin değillerdi; olayları böyle düz alternatiflerin basitliğiyle görüyor ve umuda sarılıyorlardı.

Dünya siyasetinde olası yeni düzenlemeler, savaşın ortadan kaldırılmasına yönelik dünya anlaşmaları, ulusların ve halkların birlikleri üzerine bolca tartışma vardı.

Herkes “uluslararası düşünüyordu” veya en azından bunu yapmaya çalışıyordu; ancak dünya demokrasilerinin üzerine aniden ve trajik şekilde çöken devasa sorunların temellerinin yeterince anlaşılmadığına dair yaygın bir farkındalık vardı.

Yazar profesyonel bir tarihçi değildir, ancak kariyerinin başlangıcından beri kendi bakış açısına özgü tarihsel ana hatlarını oluşturmaktadır.

Her zaman bir bütün olarak tarihle ve tarihe yön veren genel güçlerle meşgul olmuştur.

Bu onun zihninin bir kıvrımıdır.

Fen öğrencisiyken bile tarih okumaları için bir defter tutardı.

Yayınlanan ilk öyküsü ‘Zaman Makinesi’ (1894), insan kaderinin gidişatı hakkında fantastik bir spekülasyondu; ‘Efendi Uyanıyor’ uygarlığımızın gelişiminin pitoresk bir abartısıydı; ‘Beklentiler’ (1900), mevcut süreçlerin bazı olası sonuçlarını tartışmaya yönelik bir girişimdi.

Pek çok kitabında, örneğin ‘Mükemmel Araştırma’ ve ‘Sönmeyen Ateş’te tarihin küçük “ana hatları” çizilmiş ve böylece savaş zamanının bu zihinsel çalkantısı, onunun geçmiş ve şimdiki olaylara kapsamlı bir bakış atmak için özel olarak donanımlı değilse bile, en azından özel olarak eğilimli olduğunu ortaya koymuştur.

  • Künye: H. G. Wells – Milattan Önce Tarihin Ana Hatları, çeviren: İbrahim Şener, Retorik Yayınları, tarih, 2024

José Manuel Lucía Megías – Cervantes ve Türk Akdenizi (2024)

Esaret, şövalyeler, silahlar, deniz, korsanlar, özgürce âşık olmak ve tüm bunların merkezinde Akdeniz…

Miguel de Cervantes, Akdeniz olmadan, Akdeniz’de geçirmiş olduğu yıllar olmadan anlaşılamaz.

Cervantes, 1569 yılında Roma’ya gelmeden önceki dönemi ve İtalyan savaş birliklerine katılma dönemleri olmadan, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan (1571) beş yıl sonra Madrid’e dönene kadar geçirmiş olduğu yıllar hakkında bilgi sahibi olmadan anlaşılamaz.

Cervantes, Cezayir olmadan, korsanlarla dolu ticaret ve fırsatlar denizi Akdeniz olmadan anlaşılamaz.

Yani ne Cervantes’i ne de eserlerini beş yıllık Osmanlı İmparatorluğu yıllarını öğrenmeden anlamamız mümkün değildir.

Elinizdeki bu kitap Cervantes’in hayatını ve eserlerini inşa eden Akdeniz ve Osmanlı topraklarında geçirmiş olduğu dönem hakkındadır.

Bütün hayatını etkileyen ve işgal eden gençlik ve ilk olgunluk yıllarında yaşadığı hayatı ile ilgilidir.

Cervantes’in hayatı ve eserlerinin, özellikle Türk Akdeniz’i ile olan ilişkisi üzerine odaklanıyor.

José Manuel Lucía Megías, Cervantes’in edebiyatında Osmanlı ve Akdeniz etkilerini irdeliyor, aynı zamanda İspanyol-Osmanlı ilişkilerinin edebiyata yansımalarını da inceliyor.

  • Künye: José Manuel Lucía Megías – Cervantes ve Türk Akdenizi, çeviren: Nesrin Karavar, Dergah Yayınları, tarih 128 sayfa, 2024

 

Peter Thonemann – Antik Köylerde Yaşam (2024)

Manisa ilinin Sardis antik kentini de içine alan ovalık alanı geçip doğuya ilerlediğimizde Antikçağ’da Katakekaumene olarak adlandırılan “yanık ülke”ye ulaşırız.

Burada Sardis’le boy ölçüşebilecek büyük şehirler yoktur.

En büyük kentlerinin bile “kasaba irisi” olarak tanımlanabileceği bölgede, çok sayıda köy yerleşimi vardır.

Bu ücra dağ köylerinde yaşayan, yaşamını çiftçilik, çobanlık ya da dokumacılık yaparak geçiren insanlar, üzerinde bütün akrabalarının adlarının uzun uzun sıralandığı mezar taşlarıyla gömülür.

Büyük hanelerde, birbirine sıkı sıkıya bağlı aileler içinde yaşayan bu köylüler, İS birinci yüzyılda birdenbire bize günahlarını anlatmaya başlar.

Tanrılarına adadıkları kabartmalı stellerin üzerindeki hikâyeleriyle birden karşı karşıya kalıveririz.

İki bin yıl öncesinin Manisalı köylüleri bizimle doğrudan konuşmakta, üstelik bize en mahrem aile sırlarını anlatmaktadır.

Bu, Antikçağ’da başka hiçbir yerde ve zamanda karşılaşmadığımız, hayret ve heyecan verici bir durum.

Tam da bu yüzden, bu yazıtlar, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayarak epigraf ve tarihçilerin “iştahını kabartarak” çok sayıda çalışmaya konu olmuştur.

Sayısı neredeyse iki yüze yaklaşan bu adaklarda, insanların hem birbirleriyle hem tanrılarıyla ilişkilerine dair onlarca öykü gizlidir.

Bu kitap, Manisa’daki Sardis antik kentini merkeze alarak antik Roma döneminde Anadolu’daki kırsal yaşamı, özellikle de köy yaşamına dair detaylı bir inceleme sunuyor.

Peter Thonemann, bu çalışmasında antik dönemdeki köylerin sosyal yapısını, ekonomik durumunu, dini inançlarını ve günlük yaşamlarını mercek altına alıyor.

  • Künye: Peter Thonemann – Antik Köylerde Yaşam: Roma Anadolusu’nda Kırsal Yaşam, çeviren: Pınar Özlem Aytaçlar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, tarih, 374 sayfa, 2024

Jean-Paul Roux – Kutsal ve Mitik Dağlar (2024)

İnsanlık tarihi boyunca dağlar göklerle ve metafizikle ilişkide bazen aracı bazen de bizatihi bu ilişkinin tecessümü oldu: Tanrıların meskeni olan Olympus; Şiva’nın yogi pozisyonunda oturduğu Kailasa Dağı; Çin’de göksel imparatorun ikamet ettiği en ünlü efsanevi dağ Kunlun; Türklerin çıktığı Ötüken; İbrahimî dinlerin dağları…

Doğu’da olduğu gibi Batı’da da insanlar dağları tanrılar ve şeytanlarla doldurmuşlardır.

Zamanın başlangıcından beri dağlar saygı görmüş, mukaddes bilinmiş, kutsalın sınırında durmuştur.

Kimi halklar dağları dünyanın merkezi, diğerleri ise Cennet ve Dünya arasındaki iletişim noktası olarak görmüştür.

Kimileri cenneti orada bulmuş, kimileri canavarlar ve muhteşem hayvanların doğaüstü diyarlar olarak düşlemiştir.

Dağlar büyük tek tanrılı dinlerin kalbinde yer alır: Tanrı Hz. Musa’ya Yasa tabletlerini Sina’da vermiştir, Hz. İsa Golgota’da ölmüş ve dirilmiştir ve Baş Melek Cebrail Hz. Muhammed’e Cebel-i Nur’da görünmüş ve ondan ilahi sözü yaymasını istemiştir.

Dağ her zaman büyülemiş ama aynı zamanda korkutmuştur ve kutsal olan her şeyde bulunan bu kararsızlık, içinde şaşırtıcı arketipler keşfettiğimiz sayısız mitolojiyi beslemiştir.

Bu kitap bizi dağlarla ilgili asırlık inançları, mitleri, halk geleneklerini ve batıl inançları keşfetmeye davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Dağın karanlık, olumsuz, korkutucu bir görünüşü var. Tezahürleri kimi zaman bizi dehşete düşürür… Dağ istikrardır, güçtür, erktir… Dikeylik idealinin canlı tezahürüdür… Dağın verdiği en önemli ders, ölümün bir başlangıç olduğudur.”

  • Künye: Jean-Paul Roux – Kutsal ve Mitik Dağlar, çeviren: Lale Özcan, Dergah Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2024

Klaus Kreiser – Kısa Türkiye Tarihi (2024)

Türkiye 1923 yılında cumhuriyetin kurulmasının ardından yalnızca birkaç kuşak içinde bölgenin en kalabalık ve ekonomik açıdan en güçlü devleti haline geldi.

Klaus Kreiser bir yandan Türkiye’nin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimini anlatırken bir yandan da Kıbrıs sorunu, azınlıklar ve dinin kamusal rolü gibi ülkenin Avrupalı komşularını endişelendirmeye devam eden iç ve dış politika gerilimlerini ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitapta, Türkiye’nin ve insanlarının 1920’den günümüze dek izlediği yolu anlatmaya çalıştım. Batı ittifak sistemlerine entegrasyon, İslamiyet’in rolü ya da Kürt sorunu gibi temel konuları göz ardı etmeksizin, kırsal kesimin kalkınması, Doğu-Batı arasındaki seviye farkı ve eğitim sistemi gibi birçok araştırmada yeteri kadar değinilmeyen, eksik kalan konulara yöneldim. Geleceğe dair ‘tahminlerin’, tarihsel bir anlatıda yeri olmayacağı gibi övgü ve serzenişin de yeri yoktur.”

  • Künye: Klaus Kreiser – Kısa Türkiye Tarihi, çeviren: Sema Özgün, Say Yayınları, tarih, 152 sayfa, 2024

 

Kolektif – Erken Modern Avrupa Tarihi 4. Cilt (2024)

VakıfBank Kültür Yayınları’nın ‘Erken Modern Avrupa Tarihi’ serisinin dördüncü cildi ‘Düşünce Sanat ve Kültür’, Avrupa’nın modernliğin şafağında entelektüel ve kültürel dönüşümünü merkeze alıyor.

Hümanizmin yükselişinden bilimsel devrimlerin etkilerine, politik düşüncenin evrilişinden sanat ve müzik dünyasındaki köklü değişimlere kadar geniş bir yelpazede Avrupa’nın 14. yüzyıldan 18. yüzyılın ortalarına kadar geçirdiği devinimleri takip ediyor.

Avrupa’nın düşünce dünyasında ve kültürel yaşamında meydana gelen derin değişimlerin izi, Galieo’dan Newton’a, van Eyck’ten Mozart’a, Bodin’den Rousseau’ya erken modern çağın kültür ve fikir mimarlarının eserleri, düşünce dünyaları ve modern zamana uzanan etkileri üzerinden işleniyor.

Aynı zamanda bu dönüşümlerin, toplumsal yapı ve günlük yaşam üzerindeki etkileri de dikkatle inceleniyor; bunların ne miktarda bir kırılma ya da ne denli bir devamlılık olduğu, ne oranda sadece Avrupa’ya ait oldukları ve İslam, Çin, Hint gibi kültürlerden nasıl beslendikleri, kadim eserleri nasıl yorumladıkları ve onlarla nasıl irtibatta oldukları dakik araştırma yöntemleriyle sorgulanıyor.

Erken modern dönemde, sanat, mimarî ve müzik gibi yaratıcı alanlarda yaşanan devinimler, sadece estetik anlayışı değil, aynı zamanda toplumun kendini ifade ediş biçimlerini de dönüştürmüştü.

Erken Modern Avrupa’nın entelektüel ve kültürel dinamiklerini anlamak için temel bir rehber niteliği taşıyan bu eser, serinin önceki üç cildinde olduğu gibi, okurlar için öncelikli bir başvuru kaynağı olmayı sürdürecektir.

  • Künye: Kolektif – Erken Modern Avrupa Tarihi 4. Cilt: Düşünce, Sanat ve Kültür, hazırlayan: Hamish Scott, çeviren: İsmail Hakkı Yılmaz, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2024

Violet Moller – Bilginin Yolculuğu (2024)

Antik çağların kadim bilgisinin büyük eserleri Roma İmparatorluğu’nun bölündüğü, şehirlerin terkedildiği, kütüphanelerin yandığı bir devirde unutuldu ve adeta kayboldu.

Okurunu heyecanlı bir yolculuğa davet eden bu eser, üç kadim kitabın bin yıllık hayatta kalma mücadelesini, yedi şehirden oluşan bir güzergâhta takip ediyor.

İskenderiye Kütüphanesi yok olduktan sonra Bağdat, Kurtuba, Toledo, Salerno, Palermo ve Venedik karanlık bir dünyada adanmış âlimlerin metinleri topladığı, tercüme ettiği ve paylaştığı nadir bilgi merkezleri oldu.

‘Bilgi’nin Yolculuğu’, okuru bu yedi şehrin parlak entelektüel hayatına götürüyor ve Müslüman âlimlerin Batı düşüncesinin köşe taşı fikirlerini geliştirmesinde oynadıkları rolü vurguluyor.

Öklid, Batlamyus ve Galen’in matematik, astronomi ve tıp alanındaki temel eserleri nasıl olup da Rönesans ve sonrasında bilim neşriyatının ana merkezi olan Venedik’e ulaşmıştı?

Violet Moller’a kulak veriyoruz.

  • Künye: Violet Moller – Bilginin Yolculuğu: Klasik Fikirler Nasıl Kayboldu ve Bulundu (Yedi Şehir Bir Tarih), çeviren: Sinan Çakır, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 424 sayfa, 2024

Necati Alkan – Osmanlı’da Gayrisünni Müslümanlar (2024)

Gayrisünni azınlıkları “modernleştirmek” hem Osmanlı’nın hem Batılıların ortak gayesiydi.

Peki hem Osmanlı Devleti’nin hem de Batılı misyonerlerin aynı anda sarıldığı bu gaye, en nihayetinde kime hizmet ediyordu?

On dokuzuncu yüzyıldan bu yana bölgesel hâkimiyet kurmanın söylemi hâline gelen “modernleştirici/uygarlaştırıcı” misyon hem bireyler hem de etnik azınlık olarak Nusrayrilerin kaderini satranç tahtasına dönüştürdü.

Nusrayrilerin gayrisünni olarak varlık mücadelesini ele alan bu eser, Ortadoğu’daki güç mücadelelerini gözler önüne sermesinin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine ilişkin genellemeleri yeniden düşünmeye davet ediyor.

Alkan’ın çalışması, geç dönem Osmanlı tarihini ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi etnik ve dinî çeşitliliğini nasıl ele aldığını daha derinlemesine ve incelikli biçimde anlamak isteyen herkese şiddetle tavsiye edilir.

Bu kitapta Alkan, Protestan misyonerlik faaliyetlerinin, Ortadoğu’nun toplumsal tarihi üzerindeki etkisine ve 19. yüzyılda Nusayri topluluğunu yeniden şekillendiren dinamiklere dair yeni ve aydınlatıcı bilgiler sunuyor.

Şimdiye kadar yeterince çalışılmamış Osmanlı arşiv kaynaklarını inceleyerek, Nusayrileri daha geniş çaplı jeopolitik gelişmelerin içine yerleştiriyor ve böylece bu topluluğun çağdaş tarihinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunuyor.

  • Künye: Necati Alkan – Osmanlı’da Gayrisünni Müslümanlar: Nusayrilere Yönelik Misyoner ve Devlet Algıları, çeviren: Dara Elhüseyni, Fol Kitap, tarih, 384 sayfa, 2024

SSCB Bilimler Akademisi – Sovyetlerin Gözünden Türkiye Tarihi (2024)

Jön Türklerden başlayarak 1967’ye kadar uzanan bir zaman dilimini kapsayan bu çalışma, SSCB Bilimler Akademisi mensubu bilim insanlarının kaleminden Türkiye’nin tarihsel sürecini inceliyor.

‘Sovyetlerin Gözünden Türkiye Tarihi’, Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmelerine, dış politikasına ve toplumsal mücadelelerine dair panoramayı gözler önüne seriyor.

Eserde, Jön Türklerin iktidara gelmesi ve Birinci Dünya Savaşı’ndan, Kurtuluş Savaşı’na; bağımsızlığın pekiştirilme çabalarından, Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı’na; savaş sonrası yeniden yapılanmadan Demokrat Parti yönetimine ve 1960 Darbesi sonrası sosyoekonomik gelişmelere kadar olan dönem ele alınıyor.

Her biri farklı uzmanlar tarafından kaleme alınmış bölümlerden oluşan kitap, olayların Sovyet bakış açısıyla analiz edilmesiyle bizlere farklı bir perspektif sunuyor.

Sovyetlerin Gözünden Türkiye Tarihi, Türkiye’nin tarihini anlamak ve Sovyetlerin bu süreçteki gözlemlerini öğrenmek isteyenler için değerli bir kaynak. Eser, yalnızca tarih meraklıları için değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanında çalışanlar için de önemli bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: SSCB Bilimler Akademisi – Sovyetlerin Gözünden Türkiye Tarihi (1908-1967), çeviren: Mahir Ulaş Yeşil, Yar Yayınları, tarih, 478 sayfa, 2024

Ussama Makdisi – Mezhepçilik Kültürü (2024)

Osmanlı Lübnanı’na odaklanan Ussama Makdisi mezhepçiliğin İslamın modernliğe gösterdiği tepkilerden biri ya da dinsel gruplar arasındaki toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin sonucu olduğu tezine karşı çıkıyor ve modernliğin tezahürlerinden biri olduğunu gösteriyor.

On dokuzuncu yüzyıldaki dinsel şiddet olaylarının, özellikle mezhep temelli seferberlik ve katliamların cemaatler arası çatışma geleneğinin devamı olmadığını, madun toplulukların yeni bir dünya kurulurken verdikleri mücadelelerin karmaşık, çokkatmanlı bir dışavurumu olduğunu savunuyor.

Makdisi’ye göre mezhepçilik dinsel kimliklerin siyasi ve toplumsal amaçlarla seferber edilmesini temsil ediyordu.

Tanzimat’la birlikte Avrupalılar Ortadoğu’da varlıklarını daha fazla hissettirmişlerdi; bu da Lübnan’ın dinleri aşan, hiyerarşiye dayalı toplumsal düzenini sarsacaktı.

Makdisi Hıristiyanları İslami despotizmden kurtarma fikriyle hareket eden Avrupa sömürgeciliğinin, misyoner heyetlerinin ve Şarkiyatçılığın, ayrıca Osmanlı milliyetçiliğinin ve yerel milliyetçiliğin nasıl farklı anlatılar oluşturduğunu ve bu anlatıları nasıl kendi modernlik görüşleri ve ilerleme projeleri doğrultusunda devreye soktuklarını anlatıyor.

Çok sayıda birincil kaynağa yaslanan kitap, yalnızca Osmanlı modernleşme sürecinde ve Ortadoğu’nun sömürgeleştirilmesi esnasında Lübnan örneğinde yaşananlara değil, yakın geçmiş ya da günümüzdeki potansiyel ve fiili çatışmalara da ışık tutuyor.

  • Künye: Ussama Makdisi – Mezhepçilik Kültürü: 19. Yüzyıl Osmanlı Lübnanı’nda Cemaatler, Tarih ve Şiddet, çeviren: Cumhur Atay, Metis Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2024