Barış Büyükokutan – Medeni Cumhuriyet (2019)

Sosyolog Barış Büyükokutan bu kısa ama etkili çalışmasında, cumhuriyetçiliğin tarihsel ve güncel bir panoramasını çiziyor.

Türkiye’nin yakın siyasi ve kültürel tarihinin kapsamlı bir değerlendirmesi eşliğinde analizini yapan Büyükokutan, Türkiye’de ve dünyada gerçek cumhuriyetlerin geliştirilmesi için mevcut imkân ve engelleri ortaya koyduğu gibi cumhuriyetçiliğin geleceğine dair dikkat çekici tezler de sunuyor.

Cumhuriyetin, bir doğrudan katılım işi olduğunu, dolayısıyla bu katılımın yalnızca ulusal ve siyasi hayata katılım anlamına gelmediğini düşünen Büyükokutan, Cumhuriyetçiliğin sivil toplumu romantize etmeden ciddiye alması ve aşağıdan yukarıya doğru işlemesi gerektiğini belirtiyor.

Kitapta, Cumhuriyetin ruhu ve felsefesi,  Türkiye solu ve Türkiye siyasal İslamcı kesimin Cumhuriyetçiliğe bakışı, Cumhuriyetin yaşam çevrimi, Cumhuriyetin gerilemesi ve çöküşünün altındaki dinamikler, Cumhuriyette kadınlar ve azınlıklar, Cumhuriyetin kurtulması ve büyümesi gibi oldukça güncel konular tartışılıyor.

  • Künye: Barış Büyükokutan – Medeni Cumhuriyet: Katılımcı Hayatın Sosyolojisi, Koç Üniversitesi Yayınları, siyaset, 135 sayfa, 2019

Taner Timur – İslam, Laiklik ve Aydınlanma Savaşı (2019)

AKP iktidarında din ve laiklik konuları sıklıkla tartışılıyor.

Fakat bunlar klişe tartışmalardan öteye gidemiyor.

Zira bu tartışmalar, dinin, bilim, felsefe ve toplumsal ilerlemeyle ilişkisinin ne olduğu ve ne olabileceğini irdelemiyor.

İşte Taner Timur’un elimizdeki çalışması, İslam, akılcılık, toplumsal devrim ve karşıdevrim sorununu çok yönlü bir bakışla tartışıyor.

Kitap, uzun bir girişi takip eden dört kısımdan oluşuyor.

İlk kısımda, İslam’ın 7. yüzyılda, Mekke’de, hangi toplumsal ve düşünsel dönüşüm koşulları içinde doğduğunu inceliyor.

Burada, Abbasiler döneminde eski Yunan felsefesi ve akılcılık ile buluşarak Ortaçağ’da ilk aydınlanma kıvılcımlarının çakılışı, fakat bir süre sonra bu ilk aydınlanma sürecinin bir karşıdevrimle nasıl bastırıldığı ele alınıyor.

Timur izleyen dönemde de, Sünni İslam’ın üç boyutlu (fıkıh, kelam ve tasavvuf) gelişme çerçevesinde rasyonalizmden nasıl koptuğunu ve Batı Avrupa, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi çağlarının ilerisinde düşünürleri de özümseyerek Ortaçağ’ı aşarken, İslam’ın akıldan gittikçe uzaklaşarak nasıl karanlığa gömüldüğünü gözler önüne seriyor.

Timur, bu hazin gelişmenin, Müslüman dünyanın neden daha sonra sömürge statüsüne dönüştüğünün anahtarını verdiğini belirtiyor.

Yazar çalışmasının ikinci kısmında ise, bu tartışmayı Cemaleddin Afgani’nin kozmopolit “anti-kolonyalist” kavgası ile Hindistan’da Seyit Ahmet Han’ın  “işbirlikçi reformizmi” bağlamında izliyor.

Bu sorunu Osmanlı ve Türkiye örnekleri üzerinden de izleyen Timur, din, toplum ve siyaset ilişkisi alanında tezleriyle etkili olmuş üç ismin, yani Namık Kemal, Mehmed Akif ve Necip Fazıl’ın düşünceleri çerçevesinde inceliyor.

  • Künye: Taner Timur – İslam, Laiklik ve Aydınlanma Savaşı, Yordam Kitap, siyaset, 270 sayfa, 2019

Joanna Rourke – Ağrının Hikâyesi (2019)

Ağrıyla kurulan ilişki bireyden bireye, kültürden kültüre değişir.

Tarih profesörü Joanna Rourke’un kaleme aldığı bu kitap ise, ağrı ile ilgili derin bir kavrayışa sahip olmak isteyen okurları hedefliyor.

Ağrıyı hastalık üzerinden değil, bizzat ağrı çeken bedendeki etki ve izleri üzerinden izlemesiyle dikkat çeken kitabında Rourke, ağrı çeken insanların kullandığı dilleri, jestleri, ağrının anlamlarını, ağrı kliniklerini ve ağrının dindirilmesi gibi ilgi çekici konuları ele alıyor.

  • Ağrının verdiği acı hastalar, doktorlar ve hemşireler arasında nasıl rol oynar?
  • Ağrı çeken bir insanın kıvranışlarına tanık olduklarında kimi insanlar neden buna sırtını döner?
  • Ağrıyı algılamamızda tarihsel değişiklikler olmuş mudur?

Bourke, bu ve bunun gibi soruların yanıtlarını ortaya koyarken, üç yüzyıllık Batı literatürünü kat ediyor ve ağrı pratiğinin, dil, kültür ve beden arasındaki dinamik iç bağlantılar sürecinde

inşa edilme ve yeniden kurulma biçimlerini tarihsel olarak inceliyor.

  • Künye: Joanna Rourke – Ağrının Hikâyesi: Duadan Ağrıkesicilere, çeviren: Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, tıp, 375 sayfa, 2019

Rümeysa Akgün – Adam Öldüren Kadınlar (2019)

Türkiye’de kadın cinayetleri sınır tanımıyor ve bu durum, gittikçe büyüyen devasa bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Erkek şiddetinin pervasızlığı, toplumun duyarsız kaldığı ve devlet kurumlarının da yeteri kadar koruma sağlamadığı kadınları da kendilerini şiddete başvurarak savunmaya sevk ediyor.

Ç.K.ve N. Y. gibi, eşini öldüren birçok kadın bu durumun somut örneği olarak karşımızda duruyor.

İşte Rümeysa Akgün’ün bu kitabı, şu an adam öldürme suçundan cezaevlerinde yaşayan kadınların tanıklıklarını ilk elden vermesiyle çok önemli ve değerli bir çalışma.

Her şeyden önce, kadınları bu suçu işlemeye sevk eden asıl dinamikleri daha iyi kavramamızı sağlamasıyla büyük öneme haiz kitap, bunun yanı sıra kadınların cezaevi yaşamlarını, cezaevlerinden önceki hayatlarını, ataerkinin kadın üzerinde kurduğu muazzam baskıyı ve kadınların bu baskıya nasıl yanıt verdiklerini aydınlatıyor.

Kitabın bize anlattığı acı gerçek ise, tamı tamına şudur: Kadınların başvurduğu şiddet aniden belirivermiş değil.

Bu, toplumun ve siyasi erkin dönüşümüyle iç içe, kökenleri derinlere uzanan ve üstelik acil çözüm bulunmadığı halde önü alınamayacak denli ciddi bir sorundur.

Kitaptan iki alıntı:

“Kız olduğumuz için baskı gördük. Bir şeyi fazla yiyemiyorsun, bir yere gidemiyorsun. Kız çocuğu bu kadar yemez, kız çocuğu her yere gitmez diye sürekli engellendik. Ama erkek kardeşime her şey serbestti. Bu durum bende kıskançlık oluşturdu. Ben de köşelerde onu sıkıştırıp vururdum.”

“Olay günü eşim beni dövdü. Ölmüş anneme küfretti. Zoruma gitti. Aramızda münakaşa başladı ve beni dövdü. Bir ara elinden kurtulup diğer odaya kaçtım. Tüfek vardı. Elinden kurtuldum öldürdüm. Bir anda olay oldu. Daha önce öldürmeyi hiç düşünmedim. Çok kötü dövmüştü.”

  • Künye: Rümeysa Akgün – Adam Öldüren Kadınlar, Nika Yayınevi, kadın, 194 sayfa, 2019

Mark Miodownik – Eşyanın Tabiatı (2019)

Ne tuhaf değil mi?: Malzemeler dört bir yanımızda bulunmalarına karşın, genelde kendilerini pek belli etmezler.

Biz de onları kanıksadığımızdan belki, yaşamlarımızın arka planında gözden yitip giderler.

Hayatımızı kuşatan malzemeler nereden gelir, nasıl işler ve bizim hakkımızda neler anlatır?

Bu kitap, çelikten ahşaba ve kâğıda çok sayıda malzemenin peşine düşerek malzemelerle kurduğumuz maddi dünyanın şifrelerini çözmesiyle dikkat çekiyor.

Yazar kitabını, malzemeler ve malzemelerin insan kültürüyle ilişkisini izlemekten ziyade, örneğin terasta çay içmek gibi basit bir eylemin bile derin bir malzemeler karmaşıklığına dayandığını izleyerek malzemelerin hayatımızdaki izlerini araştırıyor.

Kitap, tarihin ve teknolojinin insan kültürünü nasıl etkilediğini daha yakından görmek ve bundan da önemlisi, etrafındaki malzemelerle bambaşka bir gözle bakmak isteyenler için çok iyi bir fırsat.

  • Künye: Mark Miodownik – Eşyanın Tabiatı: Üstüne Dünya Kurduğumuz Malzemelerin Olağanüstü Öyküleri, çeviren: Selen Ak, Domingo Kitap, bilim, 280 sayfa, 2019

Mehmet Can Orhan – Celal Bayar (2019)

Türkiye siyaset tarihinde çok önemli yeri olan, yaklaşık seksen yıl boyunca aktif siyaset hayatı yürütmüş Celal Bayar’ı, Cumhuriyetin ilk sağcı lideri olarak işleyen özgün bir biyografi.

Mehmet Can Orhan çalışmasında, Celal Bayar’ın ailesi, çocukluğu, eğitim yılları ve yaşadığı çevreyi izleyerek başlıyor.

Daha sonra Bayar’ın siyaset hayatının dönüm noktalarını inceleyen Orhan, Bayar’ın komitacı günlerinden başlayarak Kuvayı Milliye, İttihat ve Terakki ile CHP ve DP bünyesinde yürüttüğü siyasi faaliyetlerini masaya yatırıyor.

Kitapta, Bayar’ın cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık günleri ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile ilişkileri de önemli yer tutuyor.

Özellikle Bayar’ın siyaset yapış tarzı hakkında aydınlanmak isteyenlerin edinmesi gereken bir çalışma.

  • Künye: Mehmet Can Orhan – Celal Bayar: Cumhuriyetin İlk Sağ Lideri, Doğu Kitabevi, biyografi, 156 sayfa, 2019

Ahmet Refik – Osmanlı Devrinde Zorbalar (2019)

“Halkın arzusu hak, adalet ve sükûnla istirahatken, kadısından şeyhülislamına bütün devlet ricali kendi menfaatleri peşinde devlet işlerini boşlamış ve meydan zorbalara kalmıştır. Böylece Kara Yazıcı’dan Dağlar Delisi’ne, Rum Mehmet’ten Katırcı Oğlu’na, Deli Birader’den Şaban Ağa’ya, Cellat Kara Ali’den Deli İlâhi’ye pek çok zorba kendi hâkimiyetini kurmuş ve zalim kurallarını koymuştur.”

Ahmet Refik’in ‘Osmanlı Devrinde Zorbalar’ı, bundan yıllarca önce, ilk olarak 1933’te yayımlanmıştı.

Neredeyse hiçbir yerde temin edilemeyen bu kısa ama etkileyici kitap, şimdi yeni bir baskıyla raflardaki yerini aldı.

Ahmet Refik burada, Osmanlı’da oluşan yönetim boşluğunun zorba karakterlerin ortaya çıkışına nasıl imkân sağladığını, zorbaların toplumsal ve siyasal alanda kendilerini nasıl meşrulaştırdıklarını ve zorbaların güç ve nüfuz edinme yöntemlerini ayrıntılı bir bakışla inceliyor.

Ahmet Refik’in sözünü sakınmayan yaklaşımıyla, Osmanlı devlet elitine objektif eleştiriler getirdiği kitabı, bir alternatif tarih çalışması olarak okunabilir.

Yazara kulak veriyoruz:

“Cahilliğin nüfuz sayesinde hâkim olması büyük bir felâkettir. İlmi, marifeti, irfanı, hatta haysiyet ve onuru mahveden en öldürücü hastalık, ilimden ziyade bağlılıkla ortaya çıkan cahillere karşı gösterilen saygı ve itibardır.”

“Halk mesut olmadıkça, İstanbul’da, kubbe altında oturmayı milleti soymak için dayanak olarak düşünen dimağlar yaşadıkça, padişah saltanatını muhafaza eylemeyi milletin refahına tercih ederek devletin idaresini muhterislere ve ehil olmayanlara bıraktıkça, memlekette pek çok Dağlar Delisi’nin zuhur edeceği aşikârdı.”

  • Künye: Ahmet Refik – Osmanlı Devrinde Zorbalar, Gram Yayınları, tarih, 64 sayfa, 2019

Julianne Burton – Latin Amerika’da Sinema ve Toplumsal Değişim (2019)

Latin Amerika’da sinema, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda devrimci mücadelenin bir parçası olarak toplumda önemli bir etkiye sahipti.

Julianne Burton’ın elimizdeki çalışması da, Yeni Latin Amerika Sineması olarak adlandırılan bu türü çok yönlü bir bakışla tartışıyor ve buradan yola çıkarak sinemanın dönemin Latin toplumu üzerindeki etkilerini inceliyor.

Doğrudan politik mücadelelerin ürünü olan, kendini Marksist-devrimci olarak tanımlayan Latin Amerika sineması hakkında bir referans kaynak olarak okunması gereken çalışmasında Burton, Sovyet devrimci sinemasıyla birlikte, dünya sinema tarihinde iz bırakan tek devrimci sinema olan bu sinemayı daha yakından tanımamıza vesile oluyor.

Kitap her şeyden önce, sinemanın insanların dünyaya bakışını ne denli kökten biçimde dönüştürdüğünü ve daha da önemlisi sinema ile siyaset ve toplum arasında ne denli sıkı bir ilişkinin bulunduğunu gözler önüne sermesiyle önemli.

  • Künye: Julianne Burton – Latin Amerika’da Sinema ve Toplumsal Değişim, çeviren: Faik Onur Acar, Dipnot Yayınları, sinema, 400 sayfa, 2019

Kate Schatz – Radikal Kadınlar (2019)

Gözlerinizi kapatın ve hayal edin:

Korsan bir kadın.

Casus, başkan, savaşta asker ya da ressam olarak bir kadını düşünün.

Veya bilgisayar programcısı, doktor, futbolcu, firavun bir kadını.

İşte bu kitapta, kelimenin gerçek anlamıyla radikal kadınlar anlatılıyor.

Her kıtadan ve binlerce yıllık bir zaman diliminin içinden kırk hikâye anlatan Kate Schatz, her biri hayranlık uyandırıcı, heyecan verici, devrimci, tarihi öneme sahip ve dünyayı değiştiren yaşamlar sürdürmüş güçlü ve cesur kadınların, başka bir deyişle radikal kadınların hayatlarını ve başarılarını anlatıyor.

Miriam Klein Stahl’in zengin çizimleriyle de göz dolduran buradaki hikâyeler, bir bütün olarak ele alındığında kadınların yaptıklarının ve yapabileceklerinin aslında ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını bize bir kez daha gösteriyor.

  • Künye: Kate Schatz – Radikal Kadınlar, resimleyen: Miriam Klein Stahl, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, kadın, 112 sayfa, 2019

David Eagleman ve Anthony Brandt – Yaratıcı Tür (2019)

İnsanın yaratma becerisi nasıl işler?

Öte yandan NASA’nın projeleriyle Picasso’nun resimlerini benzer kılan yönler nelerdir?

Sinirbilimci David Eagleman ile besteci Anthony Brandt’in eldeki aydınlatıcı kitabı, bu soruların peşine düşüyor ve insan zihnindeki yaratıcılığın dinamikleri üzerine derinlemesine düşünüyor.

İnsan toplumunun icatlarını, fosil kayıtların altını üstüne getiren bir paleontoloğu aratmayacak biçimde irdeleyen ikili, hem insan yaratıcılığının sınır tanımazlığını hem de yaratıcılığın varlığımızın nasıl önemli, vazgeçilmez bir boyutu olduğunu gözler önüne seriyor.

Pek çok görselle de zenginleşen kitabın ilk bölümü, yaratıcılığa duyduğumuz gereksinim, yeni fikirleri nasıl ortaya çıkardığımız ve ürettiğimiz yeniliklerin yaşadığımız yer ve zamanla nasıl biçimlendiğini ele alıyor.

İkinci bölüm, yaratıcı düşünme biçiminin ana öğelerini, seçeneklerin çoğalmasından riskin göze alınmasına kadar değişen bir yelpaze içinde inceliyor.

Üçüncü ve son bölümde ise, yazarların bir nevi geleceği hazırlayan kuluçka makineleri olarak baktığı şirket ve okullarda yaratıcılığın nasıl teşvik edilebileceği konusundaki önerileri yer alıyor.

  • Künye: David Eagleman ve Anthony Brandt – Yaratıcı Tür: Fikirler Dünyayı Nasıl Yeniden Yaratıyor?, çeviren: Zeynep Arık Tozar, Domingo Kitap, psikoloji, 304 sayfa, 2019