César Rendueles – Sosyofobi (2024)

İletişim teknolojileri, moderniteden arta kalan sorunları aşacak bir araç mı, yoksa sermayenin tahakkümünün yeni araçlarla sürdürülmesinin farklı biçimi mi?

İletişim teknolojisindeki yenilikler, uzun zaman boyunca toplumsal hayatı olumlu yönde değiştirebilecek ütopik bir unsur olarak görüldü.

Bilhassa Avrupa solu, genel olarak teknolojinin, özel olaraksa internetin ekonomik ve siyasi koşulların eşitlikçi bir yeniden inşasına zemin hazırladığı fikrinde ısrarcı oldu.

César Rendueles, beklentilerin aksine iletişim teknolojilerinin sosyal gerçekliği ve işbirliğini artırmak yerine sınırlandırdığını ileri sürüyor.

Dayanışmanın ve geleneksel topluluk ilişkilerinin gereksiz olduğu konusundaki yaygın inanca karşı çıkan ‘Sosyofobi’, neoliberalizmin yarattığı sosyal tahribattan yola çıkarak teknolojinin çözüme dönük iddialarının gerçekliğini sorguluyor.

Öte yandan, teknolojideki gelişmelerle eşitlikçi bir gelecek perspektifini yan yana getiren siber ütopyacı yaklaşıma şüpheyle yaklaşan yazar, kemer sıkma politikaları karşıtı İspanyol 15-M hareketi örneği üzerinden yeni toplumsal olanakları sorgularken, siber fetişizme yönelik toplumsal tepkinin boyutlarını inceliyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Aslında dijital iletişim araçlarının yarattığı toplumsal coşku asılsızdır, dekoratiftir. Ortak varoluşumuzun teşvik etmesi gereken şeyi, yani birbirimize gösterdiğimiz ilgiyi teşvik etmeye faydası yoktur. Aynı şey eşitlikçilik 2.0, yani toplumsal farkın Ağ’da en aza indiği duygusu için de geçerli. Radikal demokrasi evrensel bir müşteri-hizmet hattı değildir. Eğer durup düşünürseniz bunun biraz saçma olduğu anlaşılacaktır.”

  • Künye: César Rendueles – Sosyofobi: Dijital Ütopya Çağında Siyasal Değişim, çeviren: Alev Türker, İletişim Yayınları, siyaset, 232 sayfa, 2024

Levent Duman, Şule Can – “Keşke Kalsaydı” (2024)

‘“Keşke Kalsaydı” – Yerel Tanıkların Gözünden Bir Antakya Tarihi’, Fransız mandası altındaki İskenderun Sancağı’ndan Hatay’a uzanan dönüşümün tarihini, yereldeki farklı toplulukların gözünden anlatmayı ve bu dönemin sosyal, kültürel, politik ve ekonomik hayatının hatırlanma biçimlerini incelemeyi hedefleyen bir sözlü tarih çalışması.

Resmi tarih perspektifiyle veya geleneksel yazılı tarih arşivi yöntemleriyle bir inceleme yapmanın ötesinde, yerelde sözlü tarih yöntemleriyle toplulukların tarihini, gündelik yaşam belleğini ve siyasi tarihte yer alan eşiklerin yerel yansımalarını aktarıyor.

Her kitabın bir hikâyesi ya da hikâyeleri vardır.

Bu kitap hikâyesi bol olanlardan, hüznü de sevinci de bol hikâyeler.

Okuyacağınız sayfalarda aktarılanlar, ilk olarak 2011 yılında başlayıp 2017 yılına kadar çeşitli aralıklarla gerçekleştirilen görüşmelerde kayıt altına alındı.

Kitaptan bir alıntı:

“Kimi zaman kocaman bir çınarın gölgelediği bir köy kahvesinde, kimi zaman bir kilise avlusunda, kimi zaman onlarca kişinin meraklı gözetiminde, kimi zamansa yalnızlığın, yoksulluğun yankılandığı bir evin loş odasında gerçekleştirildi bu görüşmeler. Yargılamadan, yadırgamadan sorular soruldu, bazen ses-görüntü, bazen ses kaydı alındı, kimi zaman da sadece notlar alındı görüşülen kişilerin isteklerine uyarak. Onların araştırmacılara emanet ettikleri, anlattıkları titizlikle yazıya aktarıldı, defalarca okundu, yorumlandı, anlamlı bir bütün olacak şekilde biraraya getirildi… Bu satırların size ulaşması gerekiyordu çünkü, sadece bu satırları bize aktaran kişilerin birçoğu değil, aynı zamanda bize aktardıkları mekânların çoğu da son depremde yerle yeksan oldu. Gidenlerin ardından onların anlattığı Antakya’yı aktarmak ve onların sözleriyle Antakya yerel tarihini anlamak bu büyük deprem felaketi sonrası bizler için ayrı bir anlam taşımakta.”

  • Künye: Levent Duman, Şule Can – “Keşke Kalsaydı”: Yerel Tanıkların Gözünden Bir Antakya Tarihi, İstos Yayın, tarih, 288 sayfa, 2024

Kanşaubiy Miziev – Edebiyat ve Düello (2024)

Dünya edebiyatında düello sahneleri bol miktarda temsil edilir.

Özellikle Rus yazarların eserlerinde, daha çok 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında bu örneklere oldukça sık tanık oluruz.

Bu dönemde düelloların arttığı gözlemleniyor ve bu kitap da daha çok Rus yazarların düello olaylarına karıştığını, düello sahnelerinin hemen hemen tüm büyük yazarların eserlerinde yer aldığını gösteriyor.

Bunların arasında ‘Yevgeniy Onegin’, ‘Yüzbaşının Kızı’ (A. Puşkin), ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ (M. Lermontov), ‘Ecinniler’ (F. Dostoyevskiy), ‘Babalar ve Oğullar’ (İ. Turgenev), ‘Savaş ve Barış’ (L. Tolstoy), ‘Düello’ ve ‘Ayı’ (A. Çehov) gibi eserler vardır.

Dahası var, bu büyük yazarların çoğu düello olaylarına doğrudan müdahil oldu.

Örneğin, Aleksandr Puşkin düelloya 21 kez çıktı ve eşi Natalya Gonçarova hakkında sosyetede çıkan dedikodulardan sonra kendisinin ve ailesinin itibarını korumak amacıyla yaptığı düelloda hayatını kaybetti.

Kitaptan iki alıntı:

“Puşkin için düello ve ölüm, trajediden daha çok bir dram, tek bir oyuncu için oynanan bir tiyatroydu. Puşkin bu tiyatroda hem yazar, hem yönetmen hem de oyunun baş kahramanıydı…”

“Düello, kişiliğin ezilmesine karşı bir protestodur; onurun insan yaşamından daha değerli olduğunu, yani insan onurunun varlığını, bir despotun buna hükmedemeyeceğini kanıtlama çabasıdır. İnsan onurunu korumaya yönelik yasaların bulunmadığı o çağlarda düello, haysiyetli insanlar için kendisinin, ailesinin ve yakınlarının onurunu korumada biricik yol sayılırdı…”

  • Künye: Kanşaubiy Miziev – Edebiyat ve Düello, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 192 sayfa, 2024

Suraiya Faroqhi – Hacılar ve Sultanlar (2024)

Mekke’ye yapılan hac ziyareti İslam dininin en önemli unsurlarından biri, ancak bu ziyaretin tarihine ya da İslam dünyasının uzak bölgelerinden binlerce hacının Arap yarımadasının kalbine hangi koşullar altında seyahat ettiğine dair çok az şey yazıldı.

Bu öncü kitap, Mekke’nin Osmanlı sultanları tarafından yönetildiği on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki hac yolculuğuna odaklanıyor.

İnananların çoğunluğu için yolculuğun uzun, zorlu ve tehlikelerle dolu olduğu bir dönemde, hacılara yiyecek, su, barınak ve koruma sağlanması, geniş Osmanlı İmparatorluğu’nun taşra valileri için büyük bir zorluk teşkil ediyordu.

Suraiya Faroqhi, Osmanlı yöneticilerinin bıraktığı zengin belgelere ve hacıların anlatılarına dayanarak, hacca gidenlerin gündelik hayatlarında yaşadıkları zorluklara ve deneyimlere yeni bir ışık tutuyor.

  • Künye: Suraiya Faroqhi – Hacılar ve Sultanlar: Osmanlı Döneminde Hac (1517-1638), çeviren: Gül Çağalı Güven, Alfa Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2024

Umberto Eco – Yapının Yokluğu (2024)

Göstergebilim üzerine çalışmaları 1960’lı yıllarda başlayan Umberto Eco, kitle kültürü üzerine yaptığı çalışmalarda, kültür fenomenleri üzerine çalışmak adına bir göstergeler kuramına ihtiyaç duyulduğunu görmüş ve ‘Yapının Yokluğu’nda böyle bir kuramın ilk formülasyonuna imza atmıştır.

Yirminci yüzyıl göstergebiliminin ardındaki iki düşünürün; Amerikalı pragmatik filozof Charles Sanders Peirce ve İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün düşüncelerini detaylandıran Eco, göstergebilimin temel kavramlarına genel bir bakış sunuyor: gösterge, kod, ileti, gönderen ve gönderilen.

Claude Lévi-Strauss ve Jacques Lacan arasındaki ontolojik yapısalcılık tartışmasından doğan bir çalışma olan ‘Yapının Yokluğu’, belirtke sistemlerinin geçici ve tarihsel doğasına büyük bir vurgu yapar.

Umberto Eco ‘Yapının Yokluğu’nda dilbilim alanındaki güncel araştırmaları, yapısalcılığın durumunu, göstergebilimin ilgilendiği konuları geniş ve bütünlüklü bir bakış açısından inceliyor ve bu alanda günümüze kadar öne sürülen görüşlerle birlikte kendi kuramsal görüşlerini de okura sunuyor.

  • Künye: Umberto Eco – Yapının Yokluğu: Göstergebilimsel İnceleme ve Yapısal Yöntem, çeviren: Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayınları, dilbilim, 605 sayfa, 2024

Pierre Hadot – Yaşam İçin Felsefe (2024)

Bizi dönüştürüp değiştiren kitaplar vardır.

İster Marcus Aurelius ve Plotinus’u, ister Stoacılığı ve mistisizmi ele alsın, Pierre Hadot’nun tüm eserleri için geçerlidir bu durum.

Elinizdeki eser, çalışmaları pek çok düşünürü besleyen, onlarda hayranlık uyandıran bir akademisyenin yanı sıra derin, alçakgönüllü, kararlarında ciddi, bazen ironik, asla tumturaklı olmayan bir düşünür olan Pierre Hadot’yu yakından tanıma fırsatı sunuyor.

Hadot’un düşünceleri, kadim bilgeliğin nasıl okunup yorumlanacağını, kadimlerin felsefelerinin ve özellikle Marcus Aurelius’un düşüncesinin daha iyi yaşama nasıl bir imkân sunacağını gözler önüne seriyor.

Felsefenin teorik veya sistematik yönünün sıklıkla maskelediği bilgeliğin, bir tür yaşama tarzıyla veya yaşam seçimiyle olanaklı olduğunu öne süren Hadot’ya göre “yaşamımız kelimenin en güçlü anlamıyla tamamlanmamıştır… Yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, yaşamayı bekliyoruz.”

Felsefenin entelektüel bir uğraş olmanın ötesinde bir yaşam tarzı olarak nasıl benimsenebileceğini gösterdiği bu röportajında Hadot, bir yandan Antik Yunan’dan Ortaçağa ve oradan da modern döneme kadar felsefi düşüncenin evrimini anlamamıza yardımcı olurken, öte yandan filozofların günlük yaşamlarında felsefi ilkeleri nasıl uyguladıklarını detaylı bir şekilde inceliyor.

Bu eser, günümüzde bilgeliğin ya da erdemli yaşamın izini sürmesi bakımından ilham verici bir rehber niteliğindedir.

  • Künye: Pierre Hadot – Yaşam İçin Felsefe, çeviren: Kağan Kahveci, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2024

Maurice Godelier – İmgelenen, İmgesel ve Simgesel (2024)

Hiç kuşku yok ki mitlerde ve dinlerde imgelenen şey, buna inananlar tarafından asla salt bir imgelem olarak düşünülmez.

Tersine, gündelik yaşamda deneyimlenen gerçeklikten bazen daha gerçek olarak algılanır.

  • Eğer böyleyse, gerçek olandan daha gerçek olan bu imgesel nedir?
  • Ve elbette bu durumda, gerçek nedir?

Lévi-Strauss “gerçek”, “simgesel” ve “imgesel” olanın “üç ayrı düzen” olduğunu ileri sürse de Maurice Godelier bu çalışmasında, gerçek olanın simgesel ve imgesel düzlemlerden ayrılamayacağını maharetle gösteriyor.

Kutsal törenler, nesneler ve mekânlar, insanlığın bir kısmı için Tanrı’nın, tanrıların ya da ruhların varlığının gerçekliğine ve dolayısıyla da hakikatine tanıklık etmiyor mu?

Simgesel; düşüncenin ötesine geçerek tüm bedeni, bakışları, jestleri ve bir o kadar da tapınakları, sarayları, araç-gereci, yiyecekleri, dağları, denizi, gökyüzünü, yeryüzünü istila eder ve harekete geçirir: Simgesel, gerçektir.

Bu çalışma hiç şüphesiz bizi sosyal bilimlerin kalbine götürüyor.

Çünkü imgeselin ve simgeselin doğası ve rolünü sorgulamak, toplumsal yaşamın başlıca bileşenlerini ve insani varoluşun temel veçhelerini de sorgulamaktır.

  • İnsanlar gerçeği nasıl üretir?
  • İmgesel olan hangi yollarla gerçek statüsü kazanır?
  • Gerçeği simgeselden ya da imgeseli simgeselden ayırt etmek mümkün müdür?
  • Simgeler simgeledikleri şeylerden daha mı gerçektir?

Son dönem Fransız antropolojisinin en üretken ve en tanınmış isimlerinden Maurice Godelier, sadece kendi disiplini antropoloji içerisinden değil, felsefe ve tarih gibi alanlarda da sorgulamayı sürdürerek bu türden çetrefilli sorulara yanıt arıyor.

  • Künye: Maurice Godelier – İmgelenen, İmgesel ve Simgesel, çeviren: Umut Can Gökduman, Heretik Yayıncılık, antropoloji, 2024

Klaus Bergdolt – Veba (2024)

Veba, yüzyıllar boyunca insanoğlunun başına gelmiş en kötü hastalıklardan biridir.

Bu hastalık sebebiyle ortaya çıkan büyük salgınlar tarihin akışını da etkiledi.

Salgın hastalıklar, sadece Avrupa’da değil dünyanın hemen her bölgesinde ve tarihin her evresinde insanların yaşadığı olgularda.

Bu yüzden de gerek tarihte gerekse de günümüzde sanat eserlerinin vazgeçilmez temalarından biri haline geldi.

Üzerine romanlar ve oyunlar yazılan, filmler çekilen Kara Ölüm’ün bir de tıp tarihi bakımından gerçek yüzü var.

Tıbbın günümüzdeki kadar gelişmediği, hastalıkların nasıl bulaştığının bilinmediği ve batıl inançların hüküm sürdüğü dönemlerde vebanın izini süren Klaus Bergdolt, bu eseriyle vebanın hem tıbbi hem siyasi hem de kültürel veçhelerini ortaya koyuyor.

  • Künye: Klaus Bergdolt – Veba: Kara Ölümün Tarihi, çeviren: E. Derya Yamaner, Runik Kitap, tarih, 124 sayfa, 2024

Cecil Roth – Doña Gracia (2024)

Tarih, her dönemde dikkate değer isimlerle işlenir.

Bu isimlerden biri de, döneminde oldukça meşhur olmasına rağmen zaman içinde unutulan sıra dışı bir kadın, Kanuni Sultan Süleyman’ın bankerliğini de yapmış Doña Gracia Nasi’dir.

O, sadece bir banker değil, aynı zamanda diplomat, hayırsever ve Yahudi kültürün öncüsü olarak çağdaşları tarafından saygıyla anılmıştır.

Osmanlı himayesindeki Nakşa Dükü Yosef Nasi’nin teyzesi olan Beatrice de Luna olarak bilinen Gracia, yeğeni için rol model, hami ve daima ilham kaynağı olmuştu.

Gençliğindeki maceralı seyahati, Engizisyonu durdurma ve Marranoların İber Yarımadası’ndan kaçışını organize etme çabaları, önce Alçak Ülkeler’de ve sonra İtalya’da kamusal ve toplumsal ilişkilerde oynadığı önemli rol ile dikkat çeker.

Gracia, sadece ticaret dünyasında değil, aynı zamanda dünya çapındaki zulüm karşısında gösterdiği maskülen tavır ile de tanınmıştı.

1556’da Ancona’daki facia sırasında sergilediği kararlılık, onu sadece kendi zamanının değil, aynı zamanda tüm zamanların seçkin isimlerinden biri haline getirdi.

Yeğeninin hayatı boyunca yaptıkları, neredeyse tamamen ondan mülhem ve onun himayesi sayesindedir.

Zaten kendi kişiliği, onun ölümünden sonra ancak tam anlamıyla meydana çıktı.

Tarihçi Cecil Roth, özgürlük için hayatlarını tehlikeye atan, Rönesans Avrupası’nın saray ve siyasi mahfillerinde yüksek risklerle mücadele eden sıra dışı kişilerin hikâyesiyle birlikte, bu kitapta Doña Gracia’nın ilk uzun biyografisini sunuyor.

  • Künye: Cecil Roth – Doña Gracia: Osmanlı’ya Hizmet Eden Yahudi Nasi Ailesi, çeviren: Saadet Firdevs Aparı, Selenge Yayınları, tarih, 176 sayfa, 2024

Jérôme Brillaud – Basit Yaşama Felsefesi (2024)

 

 

‘Basit Yaşama Felsefesi’ antik çağlardan günümüze basitliği bir yaşam biçimi olarak gören ve benimseyen tarihi figürlerin motivasyonlarını ve uygulamalarını anlatırken Henry David Thoreau’dan Steve Jobs’a, Diogenes’den Jean-Jacques Rousseau’ya, Kinikler ve Quakerlardan gönüllü basitlik ve küçülme gibi kavramlara dek bir dizi insanı, uygulamayı ve hareketi bir araya getiriyor.

Jérôme Brillaud insanların hemen her şeye sahip olmak istediği, her türlü deneyimi satın almaya gönüllü olduğu fakat yalnız kalmamak, eksilmemek ve elindekileri kaybetmemek için bitmez tükenmez bir çaba gösterdiği eşi benzeri görülmemiş bir karmaşa ve tüketim çağında, okuruna basit yaşama dair son derece yoğun ve kapsamlı bir anlatı sunuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Ancak basit yaşam, uyuyan hayalgücünü uyandırabilir; alışkanlıkların gücünü zayıflatabilir. Basit yaşam, her şeyin yaydığı ve her şeyde yankılanan hayatın durgun, dingin sesini dinlemeye istekli olanlara, dünyada var olmaya ilişkin öneriler sunar.”

  • Künye: Jérôme Brillaud – Basit Yaşama Felsefesi, çeviren: Burcu Tümkaya, Kolektif Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2024