Donald J. Robertson – Bilge Kral Marcus Aurelius (2025)

Donald J. Robertson’ın kaleme aldığı bu kitap, Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un yaşamını Stoacılık felsefesiyle birlikte ele alıyor. Böylece hem bir biyografi hem de felsefi bir rehber niteliğinde. ‘Bilge Kral Marcus Aurelius’ (‘Marcus Aurelius: The Stoic Emperor’), yalnızca bir imparatorun siyasi ve askeri mücadelesini değil, aynı zamanda bir filozofun içsel yolculuğunu ve erdemli yaşam arayışını da gözler önüne seriyor. Robertson, Marcus’un hem bireysel zaaflarını hem de Stoacı ilkelerle güçlendirdiği taraflarını aktararak onu tarihsel bir figürden çok, çağımıza seslenen bir rehber olarak konumlandırıyor.

Kitapta Marcus’un çocukluğu, aldığı eğitim ve imparatorluğa giden yolu detaylandırılıyor. İmparatorluk görevleri sırasında karşılaştığı savaşlar, veba salgını ve siyasi çekişmeler gibi zorluklara rağmen Marcus’un her zaman Stoacı ölçülülük, bilgelik, adalet ve cesarete bağlı kalmaya çalıştığı vurgulanıyor. Robertson, ‘Meditasyonlar’ üzerinden onun zihinsel dayanıklılığını, kendini sorgulayan içsel konuşmalarını ve hayatın zorluklarına karşı geliştirdiği tavırları derinlemesine inceliyor.

Eser, modern okurlar için liderlik, kişisel gelişim ve etik bir yaşam üzerine dersler sunuyor. Robertson, Marcus’un imparatorluk iktidarını Stoacı bir öz disiplinle yönetmesini, bugünün dünyasında yöneticiler ve bireyler için ilham verici bir örnek olarak yorumluyor. Böylece kitap, Marcus Aurelius’u yalnızca Roma’nın son filozof imparatoru değil, aynı zamanda çağımızın değer arayışına ışık tutan bir figür olarak sunuyor.

  • Künye: Donald J. Robertson – Bilge Kral Marcus Aurelius, çeviren: Sibel Doğru, Vakıfbank Kültür Yayınları, biyografi, 256 sayfa, 2025

Alain Abelhauser – Sonsuz Şüphe (2025)

Alain Abelhauser’ın bu kitabı, obsesif kişilik yapısını ve obsesif nevrozun temel dinamiklerini psikanalitik bir bakış açısıyla ele alıyor. ‘Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel’ (‘Un doute infini: L’obsessionel en 40 leçons’), 40 ders şeklinde düzenlenmiş kısa ama yoğun bölümlerden oluşuyor ve bu biçim, obsesyonun bitmeyen tekrar ve sorgulama yapısını da yansıtıyor.

Abelhauser, obsesif öznenin dünyayı kavrayışında sürekli bir şüphe, karar verememe ve erteleme hâlinin merkezde olduğunu vurguluyor. Karar almak yerine sonsuz ihtimaller arasında sıkışan obsesif, hem kendi arzularını hem de başkalarıyla kurduğu ilişkileri sürekli olarak sorguluyor. Bu nedenle yaşamında kesinlikten çok belirsizlik, netlikten çok kuşku egemen oluyor.

Kitapta ayrıca obsesif yapının gündelik yaşamdaki tezahürleri inceleniyor: takıntılı düzenlilik, kontrol ihtiyacı, tekrar eden davranışlar ve ahlaki ikilemler. Abelhauser, bu durumun yalnızca bireysel bir sorun değil, aynı zamanda modern toplumlarda karar verme süreçlerine ve sorumluluk anlayışına dair derin bir sorgulamayı da tetiklediğini öne sürüyor.

 

Sonuçta yazar, obsesyonu patolojik bir durum olarak indirgemek yerine, insani deneyimin ve düşüncenin sınırlarını açığa çıkaran bir yapı olarak ele alıyor. ‘Sonsuz Şüphe’, psikanalize meraklı okurlar için obsesif ruh hâlinin karmaşıklığını anlaşılır, çarpıcı ve düşündürücü bir dille sunuyor.

  • Künye: Alain Abelhauser – Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel, çeviren: Özgür Öğütcen, Ceren Korulsan, Axis Yayınları, psikanaliz, 288 sayfa, 2025

Emre Arslan – Kıvamında Irkçılık (2025)

‘Kıvamında Irkçılık’, günümüz ırkçılık tartışmalarında öne çıkan “ırksız ırkçılık” tezine alternatif bir bakış açısı sunuyor. Arslan, bunun yerine “ırkçılıksız ırk” fikrini ortaya koyarak ırkçılığın farklı katmanlarını sosyoanalitik bir çerçevede ele alıyor. Bu yaklaşım, yalnızca söylemsel düzeyde kalmıyor; toplumsal ilişkilerde özneleştirme süreçlerinin nasıl işlediğini gözler önüne seriyor.

Emre Arslan, bu bağlamda geliştirdiği ilişkisel özneleştirme teorisi ile göçmen öznenin içerici ama aynı zamanda değersizleştirici bir biçimde konumlandırıldığını gösteriyor. Göçmen özne, sürekli borç, yara ve yüklerle tanımlanırken; beyaz özne aynı süreçte özgüven, hafiflik ve sermaye ile güçleniyor. Böylece bir yanda görünmez bir dışlanma ve baskı mekanizması işlerken, diğer yanda ayrıcalıkların yeniden üretildiği bir üstünlük hali ortaya çıkıyor.

Arslan, bu dengesizliğin sadece bireysel veya ulusal düzeyde değil, küresel egemenlik ve sömürü ilişkileri içinde tam anlamını bulduğunu savunuyor. Göçmenlerin değersizleştirilmesi ile beyazların değer kazanması arasındaki karşıtlık, kapitalist sistemin sürdürdüğü hegemonik düzenle birleşiyor. Bu nedenle günümüzdeki ırkçılık biçimi, keskin ve açık saldırganlık yerine daha rafine, daha “kıvamında” bir görünüm kazanıyor.

Son olarak Arslan, bu yeni ırkçılık biçimini “Irkçılık Barışı” kavramıyla açıklıyor. Çoğunluk toplumlarının, tam eşitlik ile açık şiddet arasında gidip gelen bir dünya algısıyla hareket ettiğini ve bu algının “kıvamında ırkçılık” dediği hegemonik yapıyı beslediğini öne sürüyor. Böylece kitap, çağdaş ırkçılığın görünmezleşmiş yüzünü açığa çıkaran özgün bir teori öneriyor.

  • Künye: Emre Arslan – Kıvamında Irkçılık: Göçmen Öznenin İçerici Değersizleştirilmesi Üzerine, Nika Yayınevi, sosyoloji, 320 sayfa, 2025

Don Barlow – Gaslighting (2025)

Don Barlow’un bu kitabı, narsistik istismar ve gaslighting gibi manipülatif davranışların bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini açıklıyor ve bu tür ilişkilerden kurtulma yollarına odaklanıyor. Yazar, gaslighting’i yani kişinin kendi algısından, hafızasından ve gerçeklik duygusundan şüpheye düşürülmesini, narsistik istismarın en güçlü silahlarından biri olarak tanımlıyor. Bu durumun kurbanlarda özgüven kaybı, yoğun kaygı, sürekli suçluluk ve çaresizlik duygusu yarattığını vurguluyor.

‘Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon’ (‘Gaslighting & Narcissistic Abuse Recovery’), toksik ilişkilerin nasıl fark edileceğini, narsistik kişilik özelliklerinin nasıl tanınacağını ve bu ilişkilerden çıkış sürecinde hangi adımların izlenmesi gerektiğini ele alıyor. Yazar, manipülatif davranışların erken işaretlerine dikkat çekiyor ve kişinin kendini korumayı öğrenmesinin önemini vurguluyor. Özellikle sınır koyma becerisini geliştirmek, duygusal bağımlılıktan kurtulmak ve özgüveni yeniden inşa etmek kitabın merkezinde yer alıyor.

Barlow, iyileşme sürecinde profesyonel destek almanın yanı sıra, bireysel pratiklerle de ilerlemenin mümkün olduğunu belirtiyor. Mindfulness, günlük tutma, destek gruplarıyla bağ kurma ve sağlıklı ilişkiler inşa etme gibi yöntemleri öneriyor. İyileşmenin zaman alan ama mümkün olan bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, gaslighting ve narsistik istismar mağdurları için hem farkındalık kazandırıcı hem de iyileştirici bir rehber olarak öne çıkıyor. Bireyin yeniden kendi sesine kulak vermesi, sağlıklı sınırlar çizmesi ve güvenli ilişkiler kurması için pratik yollar sunuyor.

  • Künye: Don Barlow – Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon, çeviren: Ülkü Parlak, Say Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik (2025)

Anthony D. Smith’in bu çalışması, küreselleşmenin yükseldiği çağda ulusların ve milliyetçiliğin kaderini tartışıyor. Smith, modern dünyada ulusların giderek önemini kaybettiğine dair yaygın görüşe karşı çıkarak, milliyetçiliğin farklı biçimlere bürünerek hâlâ güçlü bir ideoloji olmaya devam ettiğini vurguluyor. Ona göre uluslar yalnızca modern dönemin icadı değil, tarihsel kimliklerin ve kültürel aidiyetlerin sürekliliğiyle yeniden oluşur.

‘Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik’ (‘Nations and Nationalism in a Global Era’), ulusların modern devletler sistemi içindeki rolünü, milliyetçiliğin toplumsal dayanışma ve siyasi meşruiyet yaratmadaki işlevini ele alıyor. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik, kültürel ve siyasal dönüşümler karşısında bile milliyetçi söylemlerin güçlü kalmasının nedenlerini sorguluyor. Özellikle, iletişim teknolojilerinin ve göçlerin yoğunlaştığı dünyada bile insanların ulusal kimliklere tutunmaya devam etmesinin arkasında tarihsel mitler, semboller ve ortak hafızanın olduğunu öne çıkarıyor.

Smith ayrıca, liberal kozmopolit projelerin ulusların yerine geçemediğini, tersine çokkültürlü toplumlarda bile milliyetçiliğin yeni biçimlerde yeniden üretildiğini savunuyor. Ona göre küresel çağda ulus-devletler dönüşüyor ama ortadan kalkmıyor; milliyetçilik de eski kalıplarını aşarak esnek, uyarlanabilir ve kimi zaman daha tehlikeli formlar alıyor.

Sonuç olarak eser, ulusların ve milliyetçiliğin geleceğini anlamak isteyenlere hem teorik hem tarihsel açıdan kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Smith, modern dünyada milliyetçiliğin “geçici bir olgu” değil, farklı biçimlerde yaşamaya devam eden kalıcı bir güç olduğunu göstermeye çalışıyor.

  • Künye: Anthony D. Smith – Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik, çeviren: Derya Kömürcü, Alfa Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür (2025)

1990’lar, çokkültürcülüğün liberal demokrasiler için umut kaynağı olduğu bir dönemdi. Farklı kimliklerin ve toplulukların tanınması, demokrasiyi daha güçlü ve daha meşru kılacak bir unsur gibi görülüyordu. Çeşitlilik, bir tehdit değil, ortak yaşamı besleyen bir zenginlik olarak sunuluyordu. Ancak bu iyimserlik kısa sürede yerini kuşkulara bıraktı. Daha on yıl geçmeden çokkültürcülüğün toplumları böldüğü, yurttaşlık bilincini zayıflattığı ve güvenliği tehdit ettiği iddiaları yükseldi. 2000’lerle birlikte, özellikle 11 Eylül sonrasında bu eleştiriler doruk noktasına çıktı ve çokkültürcülüğün öldüğü ilan edildi.

Bugün ise durum çok daha çelişkili görünüyor. Artan göç hareketleri, bölgesel çatışmalar ve küresel kültürel temaslar, çokkültürlü yaşamı geri dönülmez bir gerçeklik haline getiriyor. Farklılıklarla birlikte yaşamak artık bir tercih değil, çağımızın zorunlu koşulu olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda Will Kymlicka’nın ‘Liberalizm, Topluluk, Kültür’ (‘Liberalism, Community, and Culture’) adlı eseri, birey ile topluluk arasındaki gerilimi anlamak için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Kymlicka, liberalizmin yalnızca soyut haklardan ibaret olmadığını, özgürlüğün ancak bireylerin kendi kültürel kökleri içinde gerçeklik kazandığını savunuyor. Ona göre bireysel özerklik ile topluluk aidiyeti birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan unsurlar. Bu yaklaşım, demokratik toplumların günümüzün yakıcı sorunlarıyla başa çıkabilmesi için önemli kavramsal araçlar sunuyor. Kitap, özgürlük ve aidiyet arasındaki dengeyi düşünmek isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Will Kymlicka – Liberalizm, Topluluk, Kültür, çeviren: Hasan Ayer, Fol Kitap, siyaset, 344 sayfa, 2025

Peter L. Berger – Özgürleştiren Kahkaha (2025)

Peter L. Berger’in bu çalışması, insan deneyiminde mizahın ve komedinin derin anlamını sosyolojik, felsefi ve teolojik bir bakış açısıyla ele alıyor. Berger, kahkahanın sadece eğlence unsuru olmadığını, aynı zamanda insanın dünyaya ve kendi varoluşuna bakışında özel bir işlev taşıdığını savunuyor. Kitap boyunca mizahın, gündelik yaşamın ciddiyetini askıya alan, alışıldık düzeni sorgulatan ve varoluşsal kaygılarla baş etmede bir çıkış sağlayan bir boyutu olduğuna dikkat çekiliyor.

Berger, tarih boyunca filozofların, din düşünürlerinin ve edebiyatçıların mizahı nasıl yorumladığını inceliyor. Platon ve Aristoteles’ten Kierkegaard ve Nietzsche’ye kadar farklı düşünürlerin kahkaha üzerine görüşlerini değerlendiriyor. Ona göre mizah, kutsalla dünyevi olan arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor ve bireyi mutlak ciddiyetin yükünden kurtarıyor. Kahkaha, bir tür özgürleşme ve mesafe koyma biçimi olarak işlev görüyor.

‘Özgürleştiren Kahkaha: İnsan Deneyiminin Komik Boyutu’ (‘Redeeming Laughter: The Comic Dimension of Human Experience’) aynı zamanda mizahın sosyal işlevlerine de değiniyor. Mizah, toplumsal normlara ayna tutuyor, iktidar ilişkilerini eleştiriyor ve bireylere geçici bir özgürlük alanı sağlıyor. Berger, mizahın yıkıcı yanının yanı sıra onarıcı bir tarafı da bulunduğunu vurguluyor. Komedi, insanı hem dünyadan koparıyor hem de dünyaya yeniden bağlayarak yaşamın ağırlığını hafifletiyor.

Sonuçta Berger, mizahın insan varoluşunun temel boyutlarından biri olduğunu ve kahkahanın, insanın trajik gerçeklik karşısında bulduğu en insani tepkilerden biri olarak görülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Eser, mizahı yalnızca bir sanat biçimi değil, aynı zamanda derin bir varoluşsal deneyim olarak kavrayan felsefi bir inceleme sunuyor.

  • Künye: Peter L. Berger – Özgürleştiren Kahkaha: İnsan Deneyiminin Komik Boyutu, çeviren: Erdem Tilci, Albaraka Yayınları, felsefe, 336 sayfa, 2025

Theresa MacPhail – Alerjik (2025)

Theresa MacPhail’in bu kitabı, modern çağda alerjilerin neden bu kadar yaygın hale geldiğini, bağışıklık sistemimizin çevresel ve toplumsal değişimlere nasıl tepki verdiğini araştırıyor.

Yazar, hem kişisel bir hikâyeden hem de bilimsel incelemelerden yola çıkıyor. Babasının arı sokması sonucu alerjik şoktan hayatını kaybetmesi, onu bu konuyu derinlemesine incelemeye yöneltiyor. ‘Alerjik: Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?’ (‘Allergic: How Our Immune System Reacts to a Changing World’), bağışıklık sisteminin alerjilere nasıl yanıt verdiği, alerjilerin biyolojik kökenleri ve genetik faktörlerle çevresel etkenlerin nasıl birleştiği detaylandırıyor. Endüstrileşme, şehirleşme, iklim değişikliği ve modern yaşam tarzlarının bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri açıklanıyor.

Alerjilerin yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir olgu olduğu vurgulanıyor. Farklı ülkelerde alerji tanılarının, tedavi yöntemlerinin ve hatta alerjiye dair algıların nasıl değiştiği ele alınıyor. Hijyen hipotezi, gıda üretimindeki dönüşümler, çevre kirliliği, mikrobiyomun rolü gibi güncel tartışmalar kitabın merkezinde yer alıyor.

MacPhail ayrıca, alerjilerin giderek artan bir halk sağlığı krizine dönüştüğünü ve bunun sağlık sistemleri, eğitim politikaları ve günlük yaşam üzerinde büyük etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, hem bireylerin kendi sağlıklarını anlamaları hem de toplumların bu değişime nasıl yanıt verebileceğini kavramaları için bilimsel verilerle örülü kapsamlı bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Theresa MacPhail – Alerjik: Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?, çeviren: Duygu Dölek, Metis Yayınları, bilim, 360 sayfa, 2025

Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi (2025)

Gábor Fodor’un bu eseri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Macaristan’ın Osmanlı topraklarında yürüttüğü bilimsel faaliyetleri ve özellikle İstanbul’da kurulan Macar Bilimsel Enstitüsünün serüvenini ele alıyor.

‘Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918)’ (‘Magyar tudomány és régészet az Oszmán Birodalomban. A Konstantinápolyi Magyar Tudományos Intézet története, 1916–1918’), 1916’da kurulan bu enstitünün kısa ama yoğun hayatını inceliyor. Macar bilim insanları ve arkeologlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve tarihsel mirasını araştırma amacıyla gerçekleştirdikleri çalışmaların arka planı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Enstitünün kuruluşu, savaş dönemindeki siyasi koşullar, Osmanlı-Macar ilişkilerinin özel bağlamı ve bu girişimin entelektüel hedefleri bir arada değerlendiriliyor.

Fodor, enstitünün faaliyetlerini yalnızca arkeolojik kazılar ya da bilimsel incelemelerle sınırlı görmüyor; aynı zamanda bu çabaları, Macar milliyetçiliğinin ve uluslararası bilimsel prestij arayışının bir parçası olarak yorumluyor. Osmanlı başkentinde yürütülen projeler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Doğu’ya yönelik politikalarıyla da bağlantılı biçimde ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, hem bilim tarihine hem de uluslararası ilişkiler tarihine katkıda bulunuyor. Enstitünün 1918’de savaşın sona ermesiyle kapatılması, bu tür girişimlerin ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. Böylece kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Avrupa bilim dünyasının Doğu’ya bakışını ve Macaristan’ın bu alandaki özel rolünü ortaya koyuyor.

  • Künye: Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918), çeviren: Erdal Şalikoğlu, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Tyler Volk – Kuarklardan Kültüre (2025)

Tyler Volk’un bu kitabı, evrenin kuarklardan başlayarak insan kültürüne kadar uzanan serüvenini büyük sıçramalar üzerinden inceliyor. Volk, bu süreci “ölçeklenme devrimleri” olarak adlandırıyor ve her yeni aşamanın bir önceki düzene yaslanarak daha karmaşık bir yapı ortaya çıkardığını belirtiyor. Kuarkların protonları, protonların atomları, atomların molekülleri oluşturmasıyla başlayan zincir, moleküllerin hücrelere dönüşmesi ve çok hücreli organizmaların ortaya çıkmasıyla farklı bir boyut kazanıyor.

‘Kuarklardan Kültüre: Nasıl Var Olduk, Bugüne Nasıl Geldik?’ (‘Quarks to Culture: How We Came to Be’), evrimin yalnızca biyolojik değil aynı zamanda iş birliği ve bütünleşme yasalarıyla da ilerlediğini vurguluyor. Ona göre doğa, sürekli daha büyük birimler yaratmak için birleşme ve dayanışma mekanizmalarını geliştiriyor. Bu bağlamda ekosistemler, karmaşık canlı toplulukları ve nihayetinde insan toplumları, evrimsel zincirin yeni halkaları olarak ortaya çıkıyor. İnsan kültürü ise biyolojik evrimden ayrışan ama onun üzerine kurulu yeni bir düzey olarak öne çıkıyor.

Kitap, dilin, sembollerin, kurumların ve ortak anlam üretiminin kültürel evrimde oynadığı merkezi rolü inceliyor. Volk, evrenin işleyişinde temel modelin “birleşme ve yeni düzey yaratma” olduğunu öne sürüyor. Bu model sayesinde kozmik oluşum ile insan uygarlığı arasında süreklilik kuruluyor. Okuyucu, kendi yaşamını yalnızca bireysel bir serüven değil, evrenin uzun tarihsel zincirinin bir halkası olarak kavrama imkânı buluyor. Kitap hem bilimsel hem felsefi yönüyle varoluşu bütüncül bir bakışla değerlendirmeye davet ediyor.

  • Künye: Tyler Volk – Kuarklardan Kültüre: Nasıl Var Olduk, Bugüne Nasıl Geldik?, çeviren: Elif Berktaş, Fol Kitap, bilim, 304 sayfa, 2025