Barry Sanders – Naif Ruhlar (2025)

‘Naif Ruhlar’, modern toplumun bireye karşı kayıtsızlığını derinlemesine inceliyor.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve günümüze kadar süregelen bu süreçte, insanın merkezde olduğu bir dünyadan, bireyin giderek yalnızlaştığı ve yabancılaştığı bir dünyaya geçişi ele alıyor.

Yazar, bu dönüşümün temel nedenlerinden birinin, insanlara gösterilen ilginin azalması olduğunu savunuyor.

Sanayi Devrimi ile birlikte başlayan üretim süreçlerinde insan, makineleşmenin bir parçası haline gelmiş ve bu durum, insanın kendi değerini sorgulamasına yol açmıştır. Aynı zamanda, bilgi çağının getirmiş olduğu hızlı yaşam temposu ve sürekli bilgi bombardımanı, bireylerin kendilerine dönme ve içsel dünyalarıyla bağlantı kurma fırsatını kısıtlamıştır.

Sanders, modern toplumda yaşanan bu yabancılaşmanın, insanın en temel duygularını ve değerlerini kaybetmesine neden olduğunu vurguluyor. Ölüm ve hayat gibi evrensel konulara karşı duyulan kaygıların azalması, empatinin zayıflaması ve bireyselliğin aşırı derecede ön plana çıkması, insanlığın ortak bir değerler sistemine sahip olmasını zorlaştırmaktadır.

Yazar, bu durumun sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal sorunlara da yol açtığını belirtiyor. İnsanların birbirleriyle olan bağlarının zayıflaması, toplumsal dokuyu zayıflatmakta ve toplumların daha kırılgan hale gelmesine neden olmaktadır.

Sanders, kitabında sadece sorunları ortaya koymakla kalmayıp, aynı zamanda çözüm önerileri de sunuyor. Yazar, bireylerin kendilerini yeniden keşfetmeleri, içsel dünyalarına dönmeleri ve insanlarla daha anlamlı ilişkiler kurmaları gerektiğini savunuyor. Ayrıca, toplumların da bireylere daha fazla değer vermesi ve insan merkezli bir yaşam biçimini benimsemesi gerektiğini vurguluyor.

‘Naif Ruhlar’, modern dünyanın en önemli sorunlarından biri olan yabancılaşmayı derinlemesine inceleyen ve bu konuda düşündürücü tespitlerde bulunan önemli bir eser. Kitap, hem bireylere hem de toplumlar için bir ayna tutarak, kendimizi ve çevremizi daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

  • Künye: Barry Sanders – Naif Ruhlar: İnsanın Yok Oluşu, çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 400 sayfa, 2025

Miltiadis Pappas – Rumca Kaynaklarda Türk Müziği (2025)

Miltiadis Pappas’ın ‘Rumca Kaynaklarda Türk Müziği’ adlı çalışması, Türk müziği tarihine yepyeni bir bakış açısı sunuyor.

Yazar, 19. yüzyılda Yunan alfabesiyle yazılmış ve Bizans nota sistemiyle kaydedilmiş Türk müziği eserlerini titizlikle inceleyerek, müzik mirasımızın daha önce bilinmeyen bir katmanını gün yüzüne çıkarıyor.

Pappas’ın araştırması, Türk müziğinin kökenleri ve gelişim süreci hakkındaki anlayışımızı derinleştiriyor. Sadece Türkçe kaynaklara odaklanmanın ötesine geçerek, çok kültürlü Osmanlı coğrafyasında farklı dil ve notasyon sistemlerinin bir arada kullanıldığını gösteriyor. Bu durum, Türk müziğinin zengin ve karmaşık bir yapıda olduğunu ve farklı kültürlerle olan etkileşimler sonucu şekillendiğini ortaya koyuyor.

Kitapta incelenen eserler, Türk müziği repertuvarının kökenlerini daha da geriye taşıyor ve bazı eserlerin bugünkü halinden farklı, daha özgün biçimlerinin var olduğunu kanıtlıyor. Pappas, bu eserleri günümüz nota sistemine aktararak hem müzik tarihçileri hem de müzisyenler için değerli bir kaynak oluşturuyor.

Pappas’ın çalışmasının en önemli özelliklerinden biri, sadece teorik bir araştırma olmaması. Kitapta yer alan karekodlar sayesinde, yazarın kendi yorumlarıyla seslendirdiği eserleri dinlemek mümkün. Bu sayede okuyucular, sadece notaları değil, aynı zamanda dönemin müzikal estetiğini de deneyimleme fırsatı buluyorlar.

Türk Müziği Tarihinin Yeniden Yazılması: Pappas’ın çalışması, Türk müziği tarihini yeniden yazmak için önemli bir adım. Daha önce gözden kaçırılan kaynaklar sayesinde, müziğimizin kökenleri ve gelişim süreci hakkında daha doğru ve kapsamlı bir bilgiye ulaşabiliyoruz.

Kültürel Mirasın Korunması: Unutulmuş eserlerin gün yüzüne çıkarılması, Türk kültür mirasının korunması açısından büyük önem taşıyor. Bu eserler, gelecek nesillere aktarılması gereken değerli bir hazine.

Müzik Eğitimi ve Araştırmalar: Pappas’ın çalışması, müzik eğitimi ve araştırmalar için yeni ufuklar açıyor. Müzikologlar ve müzisyenler, bu eserleri inceleyerek, Türk müziği üzerine daha derinlemesine çalışmalar yapabilirler.

Sonuç olarak, Miltiadis Pappas’ın ‘Rumca Kaynaklarda Türk Müziği’ adlı kitabı, Türk müziği araştırmalarında çok önemli bir eser. Kitap, sadece müzik tarihçileri için değil, aynı zamanda Türk müziğiyle ilgilenen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Miltiadis Pappas – Rumca Kaynaklarda Türk Müziği: 1830-1908 Bizans Nota Sistemiyle Yazılmış Türk Müziği Eserleri, Selenge Yayınları, müzik, 392 sayfa, 2025

Gary Cox – Nasıl Varoluşçu Olunur? (2025)

Gary Cox’un ‘Nasıl Varoluşçu Olunur?’ adlı eseri, varoluşçuluk felsefesini günlük hayata indirgeyerek okurlara sunuyor.

Kitap, karmaşık felsefi kavramları anlaşılır bir dille açıklayarak, okurların kendi hayatlarına bir bakış açısı kazanmalarına yardımcı oluyor.

Cox, varoluşçuluğun temel ilkelerini ele alırken, okurları kendi varoluşlarını sorgulamaya ve hayatlarına anlam katmaya teşvik ediyor. Yazar, varoluşçuluğun sadece bir felsefe değil, aynı zamanda yaşama bir bakış açısı olduğunu vurguluyor.

Kitapta, okurların;

  • Kendi sorumluluklarının farkına varmaları: Varoluşçuluğa göre, insanlar kendi hayatlarının mimarıdır. Cox, okurlara kendi seçimlerinden ve eylemlerinden sorumlu olmanın önemini hatırlatıyor.
  • Özgürlüğün yükünü taşımak: Özgürlük, aynı zamanda bir sorumluluktur. Cox, okurların özgürlüklerini kullanırken karşılaşabilecekleri zorlukları ve bu zorluklarla başa çıkmanın yollarını anlatıyor.
  • Anlamsızlığa rağmen anlam aramak: Hayatın anlamı üzerine kafa yoran okurlara, anlamın dışarıdan değil, içeriden yaratıldığını söylüyor.
  • Korku ve kaygıyla yüzleşmek: Varoluşçuluk, insanın ölüm ve varoluşsal kaygılarla yüzleşmesi gerektiğini savunur. Cox, bu konuları ele alırken, okurlara bu kaygılarla başa çıkabilecekleri yöntemler sunuyor.
  • Otantik bir yaşam sürmek: Toplumsal beklentilerden ve kalıplardan sıyrılarak kendi doğasına uygun bir yaşam sürmenin önemini vurguluyor.

Cox, kitabında felsefi kavramları günlük hayat örnekleriyle açıklayarak, okurların konuyu daha kolay anlamalarını sağlıyor. Yazar, aynı zamanda okurlara çeşitli egzersizler ve sorular sunarak, onların kendi düşüncelerini keşfetmelerine yardımcı oluyor.

‘Nasıl Varoluşçu Olunur?’, varoluşçuluk hakkında bilgi edinmek isteyen herkes için olduğu kadar, hayatına yeni bir anlam katmak isteyenler için de faydalı bir kaynak. Kitap, okurlara kendi hayatlarını sorgulamaları, özgürlüklerinin sorumluluğunu almaları ve daha anlamlı bir yaşam sürmeleri için ilham veriyor.

Kısacası, Gary Cox’un kitabı, varoluşçuluğu karmaşık felsefi terimlerden uzaklaştırarak, günlük hayata uyarlayarak ve okurlara kendi hayatlarını anlamaları için bir ayna tutuyor.

  • Künye: Gary Cox – Nasıl Varoluşçu Olunur?: Veya Gerçekçi Olma, Kendini Kontrol Altına Alma ve Bahaneler Üretmekten Kurtulma Rehberi, çeviren: Halil Doğan Aydoğan, Alfa Yayınları, felsefe, 200 sayfa, 2024

Richard Sennett – İnşa Etmek ve Yaşamak (2025)

Richard Sennett, ‘İnşa Etmek ve Yaşamak’ adlı eserinde, kent ve insan arasındaki ilişkiyi derinlemesine inceliyor.

Daha önceki çalışmalarında kentsel toplumsal tarih üzerine yoğunlaşan Sennett, bu kitabında kent planlamasına yönelik felsefi ve etik bir yaklaşım sunuyor.

Sennett’e göre, “yapı” fiziksel kentsel çevreyi, yani binaları, sokakları ve altyapıyı ifade ederken, “konut” ise insanların bu fiziksel çevreyi yaşanılan mekanlara dönüştürerek yarattığı toplumsal bir alanı ifade eder.

Yazar, bu iki kavramı birbirinden ayırarak kent hayatının farklı boyutlarına odaklanıyor.

Kitapta, Sennett;

  • Kentsel yaşamın tarihsel süreci: Kentlerin nasıl oluştuğu, değiştiği ve dönüştüğü üzerine bir inceleme sunar.
  • Kent planlamasının sorunları: Modern kent planlamasının bireyi ve toplumu nasıl etkilediği, yaratılan sorunlar ve çözüm önerileri üzerine tartışır.
  • Açık kent kavramı: Katılımcı ve esnek kent planlaması üzerine bir model sunar.
  • Kent ve insan arasındaki ilişki: Kentlerin insan psikolojisi ve sosyal ilişkiler üzerindeki etkilerini inceler.

Sennett, kitabında farklı kültürlerden örnekler vererek, kentlerin nasıl inşa edildiğinin ve kullanıldığının kültürel ve sosyal bağlamlarla yakından ilişkili olduğunu vurgular. Özellikle Şangay örneğiyle, hızlı kentleşme sürecinin insanları nasıl etkilediğini ve toplumsal dokuyu nasıl değiştirdiğini analiz eder.

‘İnşa Etmek ve Yaşamak’, sadece kent planlamacıları için değil, aynı zamanda sosyologlar, antropologlar, mimarlar ve kent hayatına ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir. Sennett, bu kitabıyla kentleri daha yaşanabilir ve adil mekanlar haline getirmek için yeni perspektifler sunuyor.

Kitabın temel noktaları:

Kentler sadece fiziksel yapılar değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel dokuya sahip canlı organizmalardır.

Kent planlaması, sadece estetik kaygılarla değil, aynı zamanda insan ihtiyaçları ve sosyal adalet ilkeleri göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.

Katılımcı ve esnek kent planlaması, daha yaşanabilir kentler yaratmanın anahtarıdır.

Kentler, insanların kimliklerini inşa ettiği ve toplumsal ilişkiler kurduğu mekanlardır.

  • Künye: Richard Sennett – İnşa Etmek ve Yaşamak: Şehir Etiği, çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, sosyoloji, 352 sayfa, 2025

Stanley Lane-Poole – Orta Çağ’da İslam Egemenliğinde Hindistan (2025)

Stanley Lane-Poole’un bu eseri, 712 ile 1764 yılları arasında Müslüman yönetimi altındaki Hindistan’ın siyasi, sosyal ve kültürel tarihini kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Kitap, İslam’ın Hindistan’a girişini ve yayılma süreçlerini detaylı bir şekilde incelerken, Müslüman yönetimlerin Hindistan’ın sosyal ve kültürel dokusu üzerindeki etkilerini de mercek altına alıyor.

Delhi Sultanlığı ve Moğol İmparatorluğu gibi önemli hanedanlıkların yükselişi, düşüşü ve Hindistan’daki siyasete etkileri inceleniyor.

Kültürel etkileşimler de kitabın önemli bir konusu. İslam ve Hindu kültürlerinin etkileşimi, sanat, mimari, edebiyat ve bilim alanlarındaki gelişmeler kitapta detaylı bir şekilde yer alıyor.

Hindistan’ın ekonomik yapısı, ticaret yolları, sosyal sınıflar ve günlük hayat gibi konulara da değiniliyor.

Lane-Poole, çalışmasında Arapça ve Farsça kaynakları kullanarak dönemi daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Kitap, siyasi olaylardan kültürel etkileşimlere kadar geniş bir yelpazede bilgi sunarak okuyuculara zengin bir tarihsel deneyim sunuyor.

Özetle, bu kitap Müslüman yönetimi altındaki Hindistan’ın karmaşık ve zengin tarihini anlamak için önemli bir kaynak. Hem tarihçiler hem de Hindistan tarihi meraklıları için değerli bir eser.

  • Künye: Stanley Lane-Poole – Orta Çağ’da İslam Egemenliğinde Hindistan: Gazneliler, Gurlular, Delhi Sultanlığı ve Babürlüler, çeviren: Ekin Duru, Say Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Denis Lawton, Peter Gordon – Batı Eğitim Düşüncesi Tarihi (2025)

‘Batı Eğitim Düşüncesi Tarihi’, batı dünyasında eğitim düşüncesinin tarihsel gelişimini kapsamlı bir şekilde inceleyen önemli bir çalışma.

Kitap, eğitim felsefesi ve tarihine ilgi duyan araştırmacılar, öğrenciler ve eğitimciler için değerli bir kaynak niteliğinde.

Kitap, Antik Yunan’dan günümüze kadar batı eğitim düşüncesinin tüm önemli dönemlerini ve akımlarını kapsar.

Her bir dönem ve düşünürün eğitim anlayışı, felsefi temelleri ve tarihsel bağlamı detaylı bir şekilde inceliyor.

Yazarlar, sadece düşünürlerin fikirlerini sunmakla kalmaz, aynı zamanda bu fikirlerin tarihsel ve toplumsal etkilerini de eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirir.

Kitap, günümüz eğitim sistemleri ve tartışmalarıyla da bağlantılar kurarak, okurların konuya daha yakından bakabilmelerini sağlar.

Kitapta ele alınan başlıca konular:

Antik Yunan Eğitimi: Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi düşünürlerin eğitim anlayışları ve bu anlayışların batı eğitim düşüncesine etkileri.

Orta Çağ Eğitimi: Kilise’nin eğitim üzerindeki etkisi, skolastik felsefe ve üniversitelerin ortaya çıkışı.

Rönesans ve Reform Dönemleri: Humanizm, bireycilik ve sekülerleşmenin eğitim üzerindeki etkileri.

Aydınlanma Çağı: Akılcılık, deneyimcilik ve eğitimde eşitlik arayışları.

On Dokuzuncu ve Yirminci Yüzyıl Eğitim Düşünceleri: Progresivizm, pragmatizm ve eleştirel pedagoji gibi modern eğitim akımları.

  • Künye: Denis Lawton, Peter Gordon – Batı Eğitim Düşüncesi Tarihi, çeviren: Özgür Atakan, Nika Yayınevi, eğitim, 342 sayfa, 2025

İlyas Tunç – Ne çok gelecek, ne az zaman (2025)

‘Ne çok gelecek, ne az zaman’, savunmasız insanlara yapılan katliamlara ilişkin.

İlyas Tunç, insanlığın karanlık yüzünü mercek altına alarak, yirminci yüzyılın kanlı sayfalarını gözler önüne seriyor. Siyasi, etnik veya dini gerekçelerle işlenen sayısız cinayet, katliam ve kırımı, Tunç’un kaleminde yeniden canlanıyor.

Birçoğumuzun bilmediği veya unuttuğu bu olaylar, devletlerin ve ideolojilerin acımasız yüzünü gözler önüne sererek, tarihin karanlık köşelerini aydınlatıyor.

Tunç’un çalışması, geçmişin yaralarını deşerek, geleceğe dair önemli sorular soruyor. Bu tür örgütlü şiddet eylemlerinin, günümüz dünyasını nasıl şekillendirdiğini ve geleceğimiz üzerinde nasıl bir etki bıraktığını sorguluyor.

Yazar, yaşadığımız çağda barış ve huzurun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatarak, insanlığın içine işlemiş olan şiddet eğilimlerine karşı mücadele etmenin önemini vurguluyor.

Bölgesel çatışmaların ve küresel bir savaş tehdidinin gölgesinde yaşadığımız bu dönemde, Tunç’un kitabı bize bir kez daha, uygarlığın içinde gizlenen barbarlığı ve ona karşı koyma gücümüzü hatırlatıyor.

Yazar, geçmişle yüzleşmenin, geleceğe dair umutlarımızı canlı tutmanın en önemli yolu olduğunu savunuyor. Zira geçmişteki hatalardan ders çıkararak, gelecekte benzer acıları yaşamamak için çaba göstermeliyiz.

Bu kitap, sadece tarih meraklıları için değil, aynı zamanda insanlık haliyle ilgilenen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: İlyas Tunç – Ne çok gelecek, ne az zaman: Yirminci Yüzyıl Trajedileri, Metis Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2024

Murat Can Kabagöz – Kemalizmin Mâbedi (2025)

Murat Can Karaboz, Halkevlerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında inkılapların halka intikalinde oynadığı rolü, resmi söylemlerle gündelik hayat arasındaki çelişkileri ortaya koyarak inceliyor.

Özellikle, Halkevlerinin kurulduğu bölgelerdeki sosyal, ekonomik ve coğrafi koşulların, inkılapların yerelde nasıl algılandığını ve uygulandığını anlamak için önemli bir anahtar olduğunu vurguluyor.

Bir resmî raporda (1935), “İslâm’ın camisi, Hıristiyan’ın kilisesi olduğu gibi Kemalist mezhebinin de Halkevleri bence birer mâbedidir” denmişti.

Halkevleri, Türkiye’de tek parti döneminde inkılâp rejiminin “halk terbiyesi” kurumu olarak kurulmuş, gündelik hayatın her alanına müdahale etmeyi amaçlamıştı.

Kabagöz, ‘Kemalizmin Mâbedi’nde, Halkevlerinin taşradaki gerçekliğinin manzaralarını sunuyor.

Halkevleri mekânlarını, eğitsel işlerden eğlenceye, müziğe, spora uzanan geniş faaliyet yelpazesini, aydınlarla ilgili çelişkileri, memur-halk ilişkilerini analiz ediyor.

Erken Cumhuriyet dönemi toplumsal gerçekliğinin, gündelik hayatının son derece ayrıntılı, canlı bir manzarası…

Kitaptan bir alıntı:

“Sonuçta Halkevleri yeteri kadar olmasa da çalışıyordu ve bu haliyle bile sıradan taşra hayatına bir değişiklik katmıştı. Ancak mevcut çalışmaları itibarıyla Halkevleri; akademik araştırmalar yapan birer enstitü, halkı ücretsiz muayene eden birer poliklinik; birer dershane, tiyatro veya konser salonuydu. Kurslar veya eğlenceli etkinlikler için insanlar Ev’e geliyor, sonra da gidiyordu. Evler henüz insanların birlikte vakit geçirdiği, ‘bir düşünür, bir duyar bir kütle’ haline geldiği bir kamusal alan olmaktan çok uzaktı.”

  • Künye: Murat Can Kabagöz – Kemalizmin Mâbedi: Halkevleri ve Gündelik Hayat, İletişim Yayınları, inceleme, 472 sayfa, 2024