Raymond Tallis – El (2025)

Raymond Tallis bu kitabında, insanın varoluşunu elin felsefi, biyolojik ve kültürel anlamları üzerinden inceliyor. Ona göre el, yalnızca biyolojik bir organ değil; insanı doğadan ayıran, düşüncenin, dilin ve kültürün gelişmesini mümkün kılan bir varlık koşuludur. Tallis, insan elinin evrimsel sürecini anlatırken, bu uzvun hem dünyayı kavrama hem de anlamlandırma yeteneğinin kökeninde yattığını savunuyor. Nesneleri tutmak, yapmak ve dönüştürmek yalnızca fiziksel bir etkinlik değil, bilinçle kurulan bir ilişki biçimi olarak yorumlanıyor.

Tallis, insanın “alet yapan hayvan” tanımını yeniden değerlendiriyor: El, aleti yaratıyor ama aynı zamanda düşüncenin de aracına dönüşüyor. Bu açıdan el, insan zihninin dış dünyaya uzanan bir uzantısı. Ressamın fırçası, müzisyenin parmak hareketleri ya da bilim insanının deney düzenekleri hep bu bedensel zekânın ifadeleri. Tallis, elin bu yaratıcılığını, insanın sembolik düşünce kapasitesiyle ilişkilendiriyor. Yazının, sanatın ve bilimin temelinde, elin eyleme döktüğü soyut düşünme yetisi bulunuyor.

Yazar, felsefe, nöroloji ve estetikten beslenen disiplinler arası bir yaklaşım kurarak elin yalnızca işlevsel değil, varoluşsal bir anlam taşıdığını öne sürüyor. El, insanın dünyayla kurduğu mesafeli ama bilinçli temasın simgesi haline geliyor. Tallis, bu teması “kendinin farkında olan beden” fikriyle birleştirerek, insanı ne salt doğanın bir parçası ne de yalnızca düşünce varlığı olarak konumlandırıyor.

‘El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme’ (‘The Hand: A Philosophical Inquiry into Human Being’) , bedensel varoluşun düşünsel derinliğini açığa çıkaran özgün bir felsefi inceleme. İnsanı anlamak için zihinden önce, elin izini sürmeyi öneriyor.

  • Künye: Raymond Tallis – El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, felsefe, 360 sayfa, 2025

Philip Ball – Moleküller (2025)

Moleküller, maddenin dünyasını anlamamıza açılan kapıyı temsil ediyor. Philip Ball, bu kısa kitabında moleküllerin sadece kimyasal yapılar olmadığını, aynı zamanda günlük yaşamımızı şekillendiren varlıklar olduğunu gösteriyor. Kokladığımız çiçekten içtiğimiz kahveye, kullandığımız ilaçlardan giysilerimize kadar her şey, belirli moleküllerin etkisiyle varlık kazanıyor. Moleküller dünyasına giriş, yalnızca kimya öğrencileri için değil, doğayı anlamaya meraklı herkes için önemli bir keşfi başlatıyor.

Ball, moleküllerin sadece bilimsel değil aynı zamanda kültürel bir boyutunun da olduğunu anlatıyor. Tarih boyunca insanlar kokulara, tatlara ya da renk değişimlerine anlam yükleyerek bu moleküler etkilerle ilişki kuruyor. Parfümler, boyalar, ilaçlar ve zehirler gibi maddeler, moleküler yapıların hayat üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Moleküller sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal tepkilere de yol açıyor.

‘Moleküller: Kısa Bir Giriş’ (‘Molecules: A Very Short Introduction’), moleküllerin nasıl keşfedildiğini ve nasıl modellenerek anlam kazandığını da açıklıyor. Yapılarını anlamak için geliştirilen yöntemler, bilimsel bilginin sınırlarını zorluyor. Ayrıca moleküllerin üç boyutlu doğası, onların nasıl çalıştığını ve diğer maddelerle nasıl etkileşime girdiğini anlamamıza yardım ediyor. Philip Ball, kimyayı soğuk ve kuru bir bilim alanı olmaktan çıkararak yaşamsal ve canlı bir anlatı sunuyor.

  • Künye: Philip Ball – Moleküller: Kısa Bir Giriş, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, bilim, 184 sayfa, 2025

Stephen Jay Gould – İnsanın Yanlış Ölçümü (2024)

Stephen Jay Gould’un ‘İnsanın Yanlış Ölçümü’ adlı kitabı, insan zekâsının ölçülmesi ve bu ölçümlerin tarihsel olarak nasıl kullanıldığı üzerine derinlemesine bir inceleme yapıyor.

Gould, zekâ testlerinin ve ırkçılık gibi ideolojilerin bir araya gelerek nasıl tehlikeli sonuçlar doğurduğunu ortaya koyar.

Gould, zekânın tek bir sayıyla ifade edilemeyeceğini ve zekâ testlerinin kültürel önyargılarla dolu olduğunu savunur.

İnsan davranışlarının tamamen biyolojik faktörlerle belirlendiğini öne süren biyolojik determinizm teorisini eleştirir.

Zekâ testlerinin, tarih boyunca ırkçı ideolojileri desteklemek için kullanıldığını gösterir.

Zekâ farklılıklarının sosyal eşitsizlikleri meşrulaştırmak için kullanılmasının yanlışlığını vurgular.

Kısacası, Gould, “İnsanın Yanlış Ölçümü”nde zekâ ölçümünün tarihsel ve bilimsel sorunlarını ortaya koyarak, bu ölçümlerin insanları kategorize etmek ve hiyerarşize etmek için kullanılmasının tehlikelerini gözler önüne serer.

Kitap, hem bilimsel bir çalışma hem de toplumsal adalet için önemli bir savunma metni olarak kabul edilir.

‘İnsanın Yanlış Ölçümü’, yayımlandığı 1981 yılında bilimsel otoritenin masum gibi görünen maskesi altında ırkçılık, sınıf ayrımcılığı ve cinsiyetçilik gibi önyargıların nasıl körüklendiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koydu.

Gould’un sosyal bilimler için büyük önem taşıyan eseri, zekâyı ve dolayısıyla insan “değerini” kafatası büyüklüğüne, kıvrımlara ya da dar kapsamlı testlerdeki puanlara göre değerlendirenlerin ana motivasyonlarını inceliyor.

  • Künye: Stephen Jay Gould – İnsanın Yanlış Ölçümü, çeviren: Ebru Kılıç, Nova Yayınları, bilim, 432 sayfa, 2024

Kolektif – Varoluş (2024)

Rollo May, Ernest Angel ve Henri F. Ellenberger gibi varoluşçu psikolojinin öncülerinin editörlüğünü yaptığı ‘Varoluş: Psikiyatri ve Psikolojide Yeni Bir Boyut’ kitabı, 1958’den beri psikolojide varoluşçu yaklaşımın en kapsamlı ve anlaşılır açıklaması olarak kabul edilir.

Kitap, varoluşçu analitik hareketin önde gelen isimlerinin yazılarını bir araya getirerek, akıl hastalıklarını anlamaya çalışan varoluşçu yaklaşımı tanımlıyor.

Klasik vaka örnekleri ve diğer yazılar aracılığıyla, insanı konu alan bilimlerde çalışanlara varoluşçu bakış açısı sunuyor.

Anksiyete, özgürlük, sorumluluk, ölüm, anlam arayışı gibi konular derinlemesine inceleniyor.

Varoluşçu terapinin temel ilkeleri, teknikleri ve uygulama alanları hakkında bilgi veriliyor.

Varoluşçu psikoloji, psikanaliz, davranışçılık gibi diğer psikolojik yaklaşımlarla karşılaştırılıyor ve farklılıkları vurgulanıyor.

Kitap, varoluşçu psikolojinin günümüzde farklı alanlarda nasıl kullanıldığına dair örnekler sunuyor.

Varoluşçu psikoloji, insanın iç dünyasını ve deneyimlerini daha bütüncül bir şekilde anlamamıza yardımcı oluyor.

Varoluşçu terapi, özellikle anksiyete, depresyon ve varoluşsal krizler gibi sorunlarda etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul ediliyor.

Kitap, varoluşçu psikoloji üzerine yapılan araştırmalara temel bir kaynak olmuştur.

İnsanın varoluşsal deneyimlerini anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

Kitap, psikologlar, psikiyatristler, felsefe ve din bilimleriyle ilgilenenler ve kendi iç dünyasını keşfetmek isteyen herkes için değerli bilgiler sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Varoluş: Psikiyatri ve Psikolojide Yeni Bir Boyut, editör: Rollo May, Ernest Angel, Henri F. Ellenberger, çeviren: Ebru Kılıç, Albaraka Yayınları, psikoloji, 456 sayfa, 2024

Naomi Klein – Doppelganger (2024)

2024 Women’s Nonfiction Ödülü’nü kazanan ‘Doppelganger’, internetin aynalar dünyasındaki abartılı yansımaları, kaybolan gerçeklik hissinin yol açtığı baş dönmesini anlatıyor.

Sosyal medyanın kör kuyularında saatler kaybeden, siyasetin günbegün kirlenmesini dert edinen kafa karışıklığı ve yılgınlık içindeki insanları bir an önce silkinmeye, birlik olmaya ve olumlu şeyler adına mücadeleye davet ediyor.

‘Şok Doktrini’, ‘Bu Her Şeyi Değiştirir’ ve ‘No Logo’ gibi, belli dönemlere tanım getiren çoksatarların yazarı Naomi Klein tuhaf bir sorunla yüz yüze gelir: Kendisiyle aynı adı taşıyan ve fiziksel olarak ona benzeyen ancak büsbütün farklı düşüncelere sahip bir kadınla sürekli karıştırılmaktadır.

Gittikçe büyüyen bu sorun karşısında yolunu kaybetme tehlikesi yaşayan yazar bir taraftan da şüpheli ikizinin takipçilerinin tehditleri ve aşağılamalarına maruz kalır.

Kendini adeta tekinsiz bir “doppelganger” hikâyesinin içinde bularak insanların kolayca aşırı uçlara gitmesi, kimliklerin giderek tutarsızlaşması ve bölünmesi üzerine düşünmeye başlar.

Böylece komplo teorilerinin havada uçuştuğu, sosyal medya fenomenlerinin nefret kusan aşırı sağ propagandacılarla birlikte saf tuttuğu, aşı-karşıtları ve demagogların ayna dünyalarında bulur kendini.

Kanıksayıp bir parçası olduğumuz günümüz kültürünün üzerindeki örtüyü yavaş yavaş kaldıran Klein tarihin gerçeküstü bir anına tanıklık ettiğini fark eder.

Bir yanda birer sanal marka haline gelmek için çırpınan, rekabetçiliğin, ayrımcılığın, iptal kültürünün katı bir bencilliğe sevk ettiği insanlar vardır.

Bir yanda da yalanların daha da hızlı yayıldığı, her bir köşesinde demokrasinin ağır darbeler aldığı, iklim krizinin, savaşların hükmündeki bir dünya…

Dijital çağın kimlik, gerçeklik ve toplum üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyen düşündürücü bir eser.

  • Künye: Naomi Klein – Doppelganger: Ayna Dünyaya Yolculuk, çeviren: Ebru Kılıç, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 416 sayfa, 2024

Bernard Lewis – Babil’den Dragomanlara (2024)

Bu kitap, hayatını İslam ve Ortadoğu tarihine vakfedip pek çoklarınca bu hususta otoritelerden biri addedilmiş bir yazarın kırk yıllık emeğini ortaya koyuyor.

Dile getirdikleri ve inşa ettikleri büyük bir ilgiyle karşılanan Bernard Lewis, burada bir kez daha Ortadoğu’nun çalkantılı tarihine odaklanıp okurunu dış ilişkiler mevzuu, İran devrimi, İsrail devleti, tarih yazımı ve çok daha fazlasına dair uç düşünceleriyle baş başa bırakıyor.

‘Babil’den Dragomanlara’ kitabında “Saddam’ın ektiklerine” tanıklık ediyor, “bugünün hasta adamına” rastlıyor, “Lübnan’ın sağ-sol çatışmasına” kulak kesiliyor ve daha nice konuya farklı pencerelerden yaklaşmaya çalışıyoruz.

Elliden fazla makale ve denemeden oluşan bu derlemede Lewis, Ortadoğu’ya ilişkin belagatini, malumatını ve içgörüsünü tüm yönleriyle sergiliyor.

  • Künye: Bernard Lewis – Babil’den Dragomanlara Ortadoğu’yu Yorumlamak, çeviren: Ebru Kılıç, Alfa Yayınları, tarih, 592 sayfa, 2024

Steven Mithen – Susuzluk (2024)

Gezegenimiz küresel bir su kriziyle karşı karşıya.

Biliminsanları, tatlı su kaynaklarındaki tükenişin 2050’de dünya nüfusunun yüzde 75’ini etkiler hale geleceğini öngörüyor.

Sınır tanımayan bir kentleşme, doğanın tahrip edilmesi ve iklim değişikliği bu krizin başlıca körükleyicileri.

Steven Mithen, yaşadığımız su krizini Susuzluk’ta tarihsel bir perspektif sunarak ele alıyor.

Neolitik Devrim’den bu yana su, bir meta ve ekonomik güç kaynağı olarak görüldü.

Tarih birbirinden iddialı su yönetim projeleri ve hidrolik mühendisliği örnekleriyle doludur.

Mithen, okuru zamanlar arasında bir yolculuğa çıkarıyor: Tarımsal sulamadaki başarılarıyla uygarlık haline gelen Sümerlerden çölün ortasında bir vaha yaratan Nebatilere, sifonlu tuvaletin mucidi Minoslulardan Roma İmparatorluğu’nun hamamlarına, Konstantinopolis’in şehirler arası sukemerlerinden Çin’in su kanallarına dünyanın dört bir yanına uzanan ‘Susuzluk’, geçmişin deneyimlerini geleceğe yol göstermek üzere bir araya getiren kapsamlı bir kitap.

Steven Mithen arkeoloji profesörü, Reading Üniversitesi’nde rektör yardımcısı.

  • Künye: Steven Mithen – Susuzluk: Antik Dünyada Su ve İktidar, çeviren: Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2024

Debbie Mirza – Gizli Pasif-Agresif Narsist (2024)

Eşinizi, arkadaşınızı, anne babanızı ya da patronunuzu seviyorsunuz ve onların da sizi sevdiğini düşünüyorsunuz.

İlişkinizde her şey yolundaymış gibi görünse de hayatınızdaki insanın size yaklaşımı onunla ilgili inançlarınızı sorgulamanıza yol açıyor.

Kafanız karışık, tedirginsiniz ama nedenini anlamıyorsunuz.

Tükenmiş hissediyor, kendinizi asla yeterince iyi bulmuyor, sorunun sizde olup olmadığını düşünüyorsunuz.

Peki gizli bir narsist tarafından duygusal olarak istismar ediliyor olabilir misiniz?

‘Gizli Pasif-Agresif Narsist’ narsisizmin en sinsi ­biçimi olan gizli narsisizm üstüne ufuk açıcı bir kılavuz.

Gizli narsistlerin kontrol ve manipülasyon taktiklerini, hedef olanların maruz kaldıkları sevgi bombardımanı, değersizleştirme ve bir kenara bırakma evrelerini incelerken gizli narsistlerle ilişki atlatanların deneyimlerine kulak veriyor.

Ve toksik ilişkilerden arınmış güzel bir gelecek adına iyileşmeye ve kendini onarmaya giden yol için incelikli öneriler sunuyor.

  • Künye: Debbie Mirza – Gizli Pasif-Agresif Narsist: Örtük Duygusal ve Psikolojik İstismarı Tanımak ve İyileşmek, çeviren: Ebru Kılıç, Aganta Kitap, psikoloji, 208 sayfa, 2024

Randall Stross – Menlo Park Büyücüsü (2024)

Randall Stross, kaleme aldığı bu eleştirel Edison biyografisinde, şöhretin zirvesindeki “icadın Napolyon’u”ndan şöyle bahseder: Thomas Alva Edison, elektrik ışığının, elektrik enerjisinin koruyucu azizi, Kablolu Dünya’nın büyükbabası, iPod Ulusu’nun büyük büyükbabasıdır.

Düğmeye basan kişidir.

Edison’dan öncesi karanlıktır.

Edison’dan sonrası medyaya doymuş modernlik.

Doğrusunu söylemek gerekirse pek de öyle değil.

Edison, 1878’de fonografın halka açık ilk gösterimiyle başlayan, akkor ışık ve ilk sinema kameralarının geliştirilmesini takip eden ve halkın bir kısmı tarafından neredeyse “istediği her şeyi icat edebilen” bir yarı tanrı olarak resmedilmişti.

Okulda bize öğretilen kahramanlıklarla dolu hayat hikâyesinin sınırlı yönleri vardır, bunların başında da kritik roller oynamış diğer mucitlerin (sadece Edison’un yetenekli asistanlarının değil, yetkin rakiplerinin de) bu hikâyede yer almaması gelir.

‘Menlo Park Büyücüsü’nde Edison’un tüm icatlarının yanında pek de ele alınmayan bir icadından daha bahsedilir: Kendi şöhreti.

Edison elbette bir dehaydı.

Ancak Stross bu eserinde Edison’un icatlarında asistanlarının ve rakiplerinin katkılarının ne kadar olduğunu ortaya koyarken, başarısızlığını ve insani yanlarını da ele alıyor.

  • Künye: Randall Stross – Menlo Park Büyücüsü: Edison Modern Dünyayı Nasıl İcat Etti?, çeviren: Ebru Kılıç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, bilim, 336 sayfa, 2024

Adrian Desmond, James Moore – Charles Darwin (2024)

Charles Robert Darwin (1809-1882), Cambridge’deki ilahiyat eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra “ıssızlığın ortasında bir taşra papazı” olarak ömrünü sükûnet içinde geçirme hayalleri kurarken, küçüklüğünden beri doğa bilimlerine olan merakının da etkisiyle, dünyayı dolaşarak ölçümler yapmak, haritalar çıkarmak, bilimsel keşif ve incelemelerde bulunmak amacıyla Beagle gemisiyle düzenlenen keşif seferine katıldı.

Avrupalıların fazla aşina olmadığı coğrafyalarda rastladığı bitkiler, hayvanlar, insanlar ve yer şekilleriyle ilgilenip örnekler toplamak ve gözlemler yapmakla geçirdiği bu yıllar, sadece onun kaderini değiştirmekle kalmayacak, dünyayı dönüştürecek bilimsel bir yaklaşımın da temellerini atacaktı.

Ancak Victoria dönemi İngilteresi aykırı fikirlere izin verecek esnekliğe sahip değildi.

Darwin, Kilise ve aristokrasinin başını çektiği müesses nizam tarafından kâfir olarak nitelenmemek için fikirlerini ve bunları şifreyle yazdığı defterleri tam yirmi yıl boyunca sır gibi gizleyerek çalışmalarını sürdürecekti.

Hatta erdem güdüsü kadar güçlü bir hakikat duygusuna sahip olmasaydı, “bir cinayeti itiraf etmeye” benzetecek kadar huzursuzlandığı teorisini açıklamayacak, ‘Türlerin Kökeni’ni yayımlamayacaktı, belki de…

Evrim teorisinin, hayatın çeşitlilik ve karmaşasını açıklayabilen bir teori olduğu ve Darwin’in dile getirdiği gibi doğanın kendi işini kendi usulünce yaptığı, yıllar süren tartışmaların ardından önce bilim çevreleri, sonra bütün dünya tarafından kabul gördü.

Doğa tarihinin bu kaba beyaz sakallı bilge devrimcisi ilk ve en büyük tepkiyi Kiliseden görmesine rağmen, ebedi uykusuna, kendi alanlarının kahramanlarıyla birlikte yatmak üzere İngiltere’nin en itibarlı kilisesi Westminister Abbey’e devlet töreniyle gömülerek onurlandırıldı.

İnsanoğlunun hayvanlarla aynı süreçler içinde evrildiği düşünülemeyecek kadar yüce bir varlık olduğuna inananlarsa insanı tanrısallığından arındıran evrim teorisine, günümüzde de en az Victoria dönemindeki güçle karşı çıkmaya devam ediyor.

  • Künye: Adrian Desmond, James Moore – Charles Darwin, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, biyografi, 952 sayfa, 2024