John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban (2026)

 

John Berger ve kızı Katya Berger Andreadakis’in bu kitabı, Rönesans ressamı Tiziano’nun aynı adlı tablosunu merkeze alarak sanat tarihine ve görme deneyimine dair özgün bir yorum sunuyor. John Berger, resme yalnızca estetik bir nesne olarak yaklaşmıyor; onun içinde saklı olan bakış ilişkilerini, arzuyu ve doğa ile insan arasındaki bağı çözümlemeye çalışıyor. Tabloya bakan izleyicinin de bu ilişkilerin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Berger, Tiziano’nun resminde yer alan çoban ile su perisi figürlerinin yalnızca mitolojik karakterler olmadığını, aynı zamanda doğayla kurulan insani ilişkiyi ve bakışın yönünü temsil ettiğini anlatıyor. Bu yorum resmin yalnızca bir sahneyi betimlemediğini, aynı zamanda izleyiciyle kurulan bir düşünme alanı yarattığını gösteriyor.

‘Tiziano: Su Perisi ile Çoban’ (‘Titian: Nymph and Shepherd’) Tiziano’nun resim anlayışını Rönesans sanatının genel bağlamı içinde ele alıyor. Berger ve Katya Berger Andreadakis, Tiziano’nun renk kullanımı, ışık düzeni ve figürlerin konumlanışı üzerinden tablonun içindeki gerilimi açıklıyor. Çoban figürü doğaya ait sakin bir varlığı temsil ederken su perisi figürü hem arzuyu hem de ulaşılamayan bir dünyayı çağrıştırıyor. Bu karşılaşma pastoral bir sahnenin ötesinde, insanın doğa karşısındaki konumunu düşündüren bir anlatı oluşturuyor. Yazarlar bu yorumla izleyicinin tabloya bakarken gördüğü şeyin yalnızca figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir bakış biçimi olduğunu vurguluyor.

John Berger ve Katya Berger Andreadakis kitabın genelinde sanat eserine bakmanın nasıl bir düşünme pratiği olduğunu gösteriyor. Tiziano’nun tablosu üzerinden görme, temsil ve arzu gibi kavramlar tartışılıyor. Bu yaklaşım sanat tarihini yalnızca kronolojik bir disiplin olarak değil, görme biçimlerini inceleyen eleştirel bir alan olarak ele alıyor. Böylece kitap, tek bir tabloya odaklanmasına rağmen sanatın anlamını, izleyici ile eser arasındaki ilişkiyi ve resmin kültürel bağlamını açıklayan önemli bir yorum çalışması olarak öne çıkıyor.

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban
Çeviren: Beril Eyüboğlu • Metis Yayınları
Sanat • 112 sayfa • 2026

James Kinross — Mikrobiyom (2026)

James Kinross’un bu kitabı, insan bedeninde yaşayan trilyonlarca mikroorganizmayı modern tıbbın yeni keşif alanı olarak ele alıyor. Kinross, mikrobiyomu evrendeki “karanlık madde” benzetmesiyle açıklıyor; uzun süre fark edilmeyen ama sağlığımız üzerinde belirleyici etkiler yaratan görünmez bir sistem olduğunu vurguluyor.

‘Mikrobiyom’ (‘Dark Matter’), bağırsak bakterilerinin sindirimden bağışıklık sistemine, ruh hâlinden metabolizmaya kadar pek çok süreci nasıl etkilediğini anlatıyor. Özellikle bağırsak-beyin ekseni, obezite, kanser ve otoimmün hastalıklar gibi alanlarda yapılan güncel araştırmalar üzerinden mikrobiyomun rolünü tartışıyor. Kinross, hastalıkların yalnızca genetik ya da bireysel faktörlerle açıklanamayacağını, mikrobiyal ekosistemin de hesaba katılması gerektiğini savunuyor.

Eser, modern yaşam tarzının –işlenmiş gıdalar, aşırı antibiyotik kullanımı, steril çevreler– mikrobiyal çeşitliliği azalttığını ve bunun uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açtığını ileri sürüyor. Mikrobiyomu bir “organ” gibi düşünmeyi öneriyor ve beslenme alışkanlıklarının, çevresel koşulların ve tıbbi müdahalelerin bu ekosistemi nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Kinross aynı zamanda mikrobiyom araştırmalarının etik ve toplumsal boyutlarına da değiniyor. Kişiselleştirilmiş tıp, dışkı nakli gibi yenilikçi uygulamalar ve veri temelli sağlık modelleri üzerinden geleceğin tıbbının nasıl şekillenebileceğini tartışıyor.

‘Mikrobiyom’, insan bedenini tek başına bir organizma değil, çok katmanlı bir canlılar topluluğu olarak düşünmeye çağırıyor. Kitap, sağlığı bireysel değil ekolojik bir denge olarak kavramayı önererek tıp anlayışımızı yeniden çerçeveliyor.

James Kinross — Mikrobiyom: Canlılığın Karanlık Maddesi
Çeviren: Sevkan Uzel • Metis Yayınları
Bilim • 376 sayfa • 2026

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü (2026)

Federico Campagna’nın bu çalışması, Akdeniz’i romantize edilen bir “ruh” ya da yekpare bir kültür alanı olarak değil, felaketlerle örülü bir tarihin içinden başka yaşama ve düşünme biçimleri üretmiş melez bir hayal gücü coğrafyası olarak ele alıyor. Kitabın merkezinde, ilerleme, kader ve zorunluluk fikri üzerine kurulu modern tarih anlayışından “kaçış” imkânları yer alıyor. Campagna’ya göre Akdeniz halkları, kuraklık, tufan, fetih, kıtlık ve savaş gibi süreklilik arz eden yıkımlar karşısında, ne galiplerin ne de mağlup edilenlerin diline tam olarak sığan, arada ve akışkan dünyalar kurarak hayatta kaldı.

‘Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler’ (‘Otherworlds: Mediterranean Lessons on Escaping History’), Antikçağ’dan erken modern döneme uzanan geniş bir düşünsel harita çiziyor. Büyük İskender’in farklı kültürlerde farklı anlamlara bürünmesi, Roma’nın gölgesinde yaşamaya çalışan pagan düşünürler, din savaşlarının ortasında çeviri yoluyla fikirleri hayatta tutan entelektüeller, korsanlar, köleler, “dönmeler” ve hain ilan edilen figürler bu anlatının asli kahramanları. Campagna, tarihin merkezine yerleşemeyen bu figürlerin, tam da dışarıda kalmışlıkları sayesinde başka “dünya” tasavvurları geliştirdiklerini gösteriyor.

Akdeniz burada sabit kimliklerin değil, melezliğin, geçişliliğin ve çoğulluğun mekânı olarak beliriyor. Mitolojiyle felsefe, tarih ile edebiyat iç içe geçerken, düşünce doğrusal bir ilerleme çizgisinden çok, kriz anlarında sığınılan muhayyile kaleleri üzerinden okunuyor. Campagna, bu kaleleri nostaljik bir geçmiş olarak değil, bugünün siyasal ve varoluşsal çıkmazları karşısında hâlâ işlevsel olan kaçış yolları olarak değerlendiriyor.

Sonuçta ‘Akdeniz’in Hayal Gücü’, bir tarih kitabından çok, tarihin buyruğuna teslim olmadan yaşamanın imkânlarını arayan şiirsel ve felsefi bir deneme. Akdeniz, burada ne Doğu ne Batı; ne geçmişte kalmış bir miras ne de saf bir kimliktir. O, felaketler çağında “başka türlü” var olmayı mümkün kılan çoğul dünyaların ortak adıdır.

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

David Harvey — Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz (2026)

David Harvey’nin bu kitabı, Marx’ın en zor ve en karmaşık metinlerinden biri olan ‘Grundrisse’yi okur için anlaşılır kılan kapsamlı bir düşünsel rehber. Harvey, bu eseri yalnızca açıklayan bir yorum kitabı olarak değil, Marx’ın düşünme biçimine açılan bir kapı olarak kurguluyor. Amaç, Marx’ın siyasal iktisat eleştirisini sadeleştirmek değil, onun kavramsal derinliğini kaybetmeden erişilebilir hale getiriyor. Grundrisse, kapalı bir teorik metin olmaktan çıkıyor, günümüz dünyasının ekonomik, toplumsal, siyasal ve ekolojik krizlerini anlamaya imkân veren bir düşünme alanına dönüşüyor.

‘Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz’ (A Companion to Marx’s Grundrisse’), Marx’ın sermaye, emek, değer, doğa ve toplum ilişkisini nasıl birlikte düşündüğünü görünür kılıyor. Harvey, Marx’ın temel derdinin yalnızca sömürü ilişkilerini çözümlemek olmadığını, aynı zamanda sermayenin insan ihtiyaçlarını karşılamada ve doğayı tahrip etmeyi durdurmada neden yapısal olarak başarısız kaldığını anlamak olduğunu vurguluyor. ‘Grundrisse’, kapitalizmi teknik bir ekonomik sistem olarak değil, bütünlüklü bir toplumsal düzen olarak ele alıyor ve bu düzenin uzun vadede kendi krizlerini nasıl ürettiğini gösteriyor.

Harvey’nin yaklaşımı, tek bir “doğru Marx yorumu” dayatmıyor. Okuru metinle doğrudan ilişkiye sokuyor, düşünsel bağlantılar kurmaya teşvik ediyor ve ‘Grundrisse’yi bir keşif alanı olarak okumayı öneriyor. Kitap, Marx’ın notlar halinde yazdığı bu metni bir sistematik doktrin olarak değil, düşüncenin hareket halindeki biçimi olarak ele alıyor.

Bu çalışma, Marx okumalarını akademik sınırların dışına taşıyan, öğrenciler ve araştırmacılar için temel bir kaynak. Harvey, ‘Grundrisse’yi bugünün dünyasını anlamaya yarayan kurucu bir düşünsel araç olarak konumlandırıyor ve Marx’ın düşüncesinin neden hâlâ güncel olduğunu gösteriyor.

David Harvey — Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz
Çeviren: Onur Orhangazi • Metis Yayınları
Siyaset • 440 sayfa • 2026

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler (2026)

‘Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’, bilimkurguyu ve fantaziyi geleceğin dekorları olarak değil, bugünü düşünmenin en güçlü düşünsel alanlarından biri olarak ele alıyor. Yapay zekâdan kıyamet-sonrası dünyalara, ütopyadan distopyaya uzanan anlatılar, kitapta tek bir merkezî sorunun etrafında toplanıyor: İnsan nedir? Bu soru, teknolojik ilerleme, savaş tehdidi, toplumsal çözülme ve kapitalist düzenin yarattığı yıkımla birlikte artık soyut bir felsefi tartışma olmaktan çıkıyor, doğrudan yaşamsal bir probleme dönüşüyor.

Bülent Somay, bilimkurguyu “gelecek anlatısı” olarak değil, bugünü görünür kılan bir düşünme biçimi olarak konumluyor. Fantazi ise gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin sınırlarını genişleten bir sorgulama alanı hâline geliyor. Dünya kurmak, dünya keşfetmek, radikal farklılık ve alternatif toplumsal düzenler yalnızca edebi temalar değil; insanın kendini yeniden tanımlama çabalarının düşünsel araçları olarak okunuyor. Türler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, bilimkurgu ile fantazi aynı etik ve politik soruların etrafında birleşiyor.

Metnin merkezinde insanın yalnızca biyolojik değil, etik, politik ve toplumsal bir varlık olduğu fikri duruyor. Yapay zekâ tartışmaları, savaş olasılığı, kıyamet-sonrası tahayyüller ve ütopya arayışları, insanın ne olduğu kadar ne olabileceğini de sorguluyor. Somay, “insan”ı sabit bir öz olarak değil, tarihsel, toplumsal ve düşünsel olarak sürekli yeniden kurulan bir varlık olarak ele alıyor.

Bu yönüyle kitap, edebiyat incelemesinin ötesine geçerek bir düşünce haritası kuruyor. Fantazi ve bilimkurgu, kaçış edebiyatı değil; bugünü anlamanın, geleceği düşünmenin ve insanı yeniden tanımlamanın yolları hâline geliyor. Kitap, tür edebiyatını bir düşünsel kaynak olarak konumlandırarak, bugünün krizlerini “insan” sorusu etrafında yeniden okumaya davet eden güçlü ve özgün bir metin ortaya koyuyor.

Künye: Bülent Somay – Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler, Metis Yayınları, felsefe, 168 sayfa, 2026

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler
• Metis Yayınları
Felsefe • 168 sayfa • 2026

Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek (2025)

Kostas Kampourakis’in bu kitabı, genetik köken testleriyle birlikte yaygınlaşan “biyolojik kimlik” anlayışını sorguluyor. Yazar, genetik bilginin tarih, kültür ve kimlik algısı üzerindeki etkilerini ele alarak, “etnik kökenin DNA’da saklı olduğu” fikrinin bilimsel bir yanılsama olduğunu savunuyor. Kampourakis, genetik verilerin yalnızca bireylerin soy ilişkilerini kısmen açıklayabildiğini, ancak bu bilgilerin sosyal anlamlar kazandığında kimlik politikalarına ve ırkçı söylemlere malzeme haline geldiğini gösteriyor.

‘Soyu Yeniden Düşünmek’ (‘Ancestry Reimagined: Dismantling the Myth of Genetic Ethnicities’), biyolojinin yanlış yorumlanmasının nasıl ideolojik bir araç haline geldiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Genetik çeşitliliğin, insan gruplarını keskin sınırlarla ayırmadığını, aksine türümüzün tarih boyunca süren karışım ve göç hareketleriyle şekillendiğini vurguluyor. Kampourakis, DNA testlerinin pazarlanma biçimlerinin insanlarda “genetik aidiyet” yanılsaması yarattığını; oysa atalık kavramının biyolojik olduğu kadar kültürel, tarihsel ve hatta politik bir inşa olduğunu belirtiyor.

Eser, genetik determinizmin toplumsal yansımalarını eleştirirken, bilimin popülerleştirilme süreçlerinin etik boyutlarına da değiniyor. Kampourakis, kimliği genetik bir özle tanımlamanın hem bilime hem insan deneyimine zarar verdiğini savunuyor. Ona göre, “atalık” bir biyolojik yazgı değil, çok katmanlı bir hikâyedir. ‘Soyu Yeniden Düşünmek’, genetik bilginin sınırlarını hatırlatarak kimliğin bilimle değil, anlamla kurulduğunu gösteriyor. Yazar, bizi DNA’dan ibaret bir benlik tasarımını terk etmeye ve insan olmanın kültürel, tarihsel karmaşıklığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek: Genetik Etnisite Mitinin Çürütülmesi, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, biyoloji, 280 sayfa, 2025

Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim (2025)

Uğur Tanyeli’nin ‘Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar’ adlı kitabı, Türkiye’de modernleşmenin mimarlık üzerinden nasıl okunabileceğini sorgulayan eleştirel bir düşünce denemesi. Tanyeli, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin her zaman bir gerilim alanı yarattığını, bu gerilimin de özellikle mimarlıkta görünür hale geldiğini öne sürüyor. Mimarlık, yalnızca yapılar üretmez; aynı zamanda değişimle baş etmenin, yeniyi olağanlaştırmanın, toplumsal kaygıyı yatıştırmanın bir aracıdır. Ancak Türkiye’de bu aracın sorumluluğu neredeyse bütünüyle devlete yüklenmiştir.

Tanyeli, mimarlığın modernleşme sürecindeki rolünü devlet merkezli düşünme alışkanlığına indirgemeyi “naif bir ideolojik saplantı” olarak tanımlar. Ona göre, toplumsal değişimi yönlendiren tek fail siyasal iktidar değildir; mimarlar, kullanıcılar, kentliler ve kültürel aktörler de bu sürecin etkin öznesidir. Türkiye’deki mimarlık tarihinin, devletin “ufuk açıcı” gücüyle açıklanması, toplumun dinamik çeşitliliğini perdeleyen bir yanılsamadır. Kitap, bu yanılsamayı kırmak için mimarlığı devletin değil, toplumun ürettiği bir anlamlar alanı olarak yeniden konumlandırır.

Tanyeli, modernliğin Türkiye’deki seyrini “gerilimli değişim” kavramıyla açıklar: değişim kaçınılmazdır ama hiçbir zaman pürüzsüz değildir. Her yenilik, yerleşik olanla çatışır; her dönüşüm, eskiyle yeni arasında bir çekişme yaratır. Bu çatışma, mimarlıkta yalnız biçimlerde değil, düşünme biçimlerinde ve mesleki kimliklerde de kendini gösterir.

‘Gerilimli Değişim’, mimarlığı yalnızca teknik bir üretim değil, toplumsal bir düşünme pratiği olarak yeniden tanımlıyor. Devletin gölgesinden çıkarak, Türkiye’nin modernleşme hikâyesini farklı aktörlerin elinde şekillenen bir ortak tarih olarak okumaya davet ediyor.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar, Metis Yayınları, mimari, 360 sayfa, 2025

Theresa MacPhail – Alerjik (2025)

Theresa MacPhail’in bu kitabı, modern çağda alerjilerin neden bu kadar yaygın hale geldiğini, bağışıklık sistemimizin çevresel ve toplumsal değişimlere nasıl tepki verdiğini araştırıyor.

Yazar, hem kişisel bir hikâyeden hem de bilimsel incelemelerden yola çıkıyor. Babasının arı sokması sonucu alerjik şoktan hayatını kaybetmesi, onu bu konuyu derinlemesine incelemeye yöneltiyor. ‘Alerjik: Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?’ (‘Allergic: How Our Immune System Reacts to a Changing World’), bağışıklık sisteminin alerjilere nasıl yanıt verdiği, alerjilerin biyolojik kökenleri ve genetik faktörlerle çevresel etkenlerin nasıl birleştiği detaylandırıyor. Endüstrileşme, şehirleşme, iklim değişikliği ve modern yaşam tarzlarının bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri açıklanıyor.

Alerjilerin yalnızca tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir olgu olduğu vurgulanıyor. Farklı ülkelerde alerji tanılarının, tedavi yöntemlerinin ve hatta alerjiye dair algıların nasıl değiştiği ele alınıyor. Hijyen hipotezi, gıda üretimindeki dönüşümler, çevre kirliliği, mikrobiyomun rolü gibi güncel tartışmalar kitabın merkezinde yer alıyor.

MacPhail ayrıca, alerjilerin giderek artan bir halk sağlığı krizine dönüştüğünü ve bunun sağlık sistemleri, eğitim politikaları ve günlük yaşam üzerinde büyük etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Kitap, hem bireylerin kendi sağlıklarını anlamaları hem de toplumların bu değişime nasıl yanıt verebileceğini kavramaları için bilimsel verilerle örülü kapsamlı bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Theresa MacPhail – Alerjik: Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?, çeviren: Duygu Dölek, Metis Yayınları, bilim, 360 sayfa, 2025

Kolektif – Hem Antisemitizme Hem İstismarına Karşı (2025)

 

‘Hem Antisemitizme Hem İstismarına Karşı’ (‘Contre l’antisémitisme et ses instrumentalisations’), antisemitizmin tarihsel kökenlerini ve modern dünyadaki yeniden üretim biçimlerini tartışırken, aynı zamanda bu kavramın nasıl araçsallaştırıldığına dair güçlü bir eleştiri sunuyor. Judith Butler ve Naomi Klein gibi yazarların katkılarıyla hazırlanan eser, antisemitizme karşı mücadeleyi reddetmeden, bunun İsrail devletinin Filistin’e yönelik işgal ve baskı politikalarını meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığını sorguluyor. Antisemitizmin gerçek kurbanlarının hatırasına sahip çıkarken, aynı kavramın politik bir kalkan haline getirildiğini vurguluyor.

Yazarlar, Batı’da antisemitizme karşı geliştirilen söylemin, çoğu zaman İslamofobiye, sömürgecilik pratiklerine ve Filistinlilerin özgürlük mücadelesini bastırmaya hizmet eden bir çifte standart içerdiğini belirtiyor. Ariella Aïsha Azoulay ve Houria Bouteldja, Yahudi deneyiminin sömürgecilik ve göç bağlamındaki yankılarını incelerken, Frédéric Lordon ve Françoise Vergès, kapitalist sistemin bu kavramı nasıl yeniden işlevselleştirdiğini analiz ediyor. Kitap, antisemitizmi yalnızca geçmişin bir nefreti olarak değil, günümüz politikalarının merkezinde duran çok boyutlu bir sorun olarak ele alıyor.

Bu tartışmalar, Filistin’deki adalet talebini antisemitizmin gölgesinde boğmaya çalışan söylemleri açığa çıkarıyor. Yazarlar, antisemitizme karşı mücadele ile Filistinlilerin özgürlük mücadelesinin birbirine karşıt olmadığını, aksine aynı özgürlük arayışının parçaları olduğunu öne sürüyor. Böylece kitap, hem antisemitizme hem de onun araçsallaştırılmasına karşı evrensel bir dayanışma çağrısı yapıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar şöyle: Judith Butler, Ariella Aïsha Azoulay, Sebastian Budgen, Leandros Fischer, Maxime Benatouil, Houria Bouteldja, Françoise Vergès, Frédéric Lordon, Naomi Klein.

  • Künye: Kolektif – Hem Antisemitizme Hem İstismarına Karşı, çeviren: Nesrin Demiryontan, Aslı Sümer, Elçin Gen, S. Melis Baysal, Savaş Kılıç, Metis Yayınları, siyaset, 200 sayfa, 2025

Selman Saç – Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi (2025)

Fransa, coğrafi olarak bize uzak olsa da siyasal düşünce ve modernleşme tarihimizdeki etkisiyle oldukça yakın bir ülke. Türkiye’nin Cumhuriyet deneyimi büyük ölçüde Fransız modelinden ilham aldı; ancak Fransa’nın kendi cumhuriyetçi tarihinin iniş çıkışları, bizde yeterince bilinmiyor. Selman Saç, bu kitapta Fransa’da cumhuriyet fikrinin nasıl doğduğunu, devrim sürecinde hangi mücadelelerden geçerek kurumsallaştığını ve hangi ilkeler üzerine inşa edildiğini derinlikli bir analizle ortaya koyuyor.

Kitap, cumhuriyet kavramının Fransız Devrimi’nden önce nasıl anlaşıldığını, devrimcilerin hangi şartlarda bu fikre yöneldiğini ve yeni rejime karşı çıkan çevrelerin gerekçelerini tartışıyor. Cumhuriyetin yalnızca monarşinin zıddı bir yönetim biçimi olmadığını, aksine özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık ilkeleriyle örülü kapsamlı bir siyasal düzen olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Fransa’da yaşanan bu tarihsel dönüşümün, cumhuriyetin bugün neredeyse tüm dünyada meşru bir rejim olarak kabul edilmesine nasıl zemin hazırladığını da inceliyor.

Günümüzde Türkiye’de yeniden alevlenen Cumhuriyet tartışmaları, bu tarihi perspektifle daha geniş bir çerçevede değerlendirilebilir. Cumhuriyetin hangi ilkeler üzerine kurulması gerektiği, hangi kurumlarla güçleneceği ve demokrasiyle nasıl bütünleşeceği soruları, hem bizim için hem de Fransa’nın geçmişi için ortak bir tartışma alanı yaratıyor. Saç’ın bu çalışması, yalnızca Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi’ni anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bugünkü Türkiye’de yürütülen “Cumhuriyet neydi, ne olmalı?” sorularına da tarihsel bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Selman Saç – Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi, Metis Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2025