Orhan Kemal – Gurbet Kuşları (2007)

  • GURBET KUŞLARI, Orhan Kemal, Everest Yayınları, roman, 372 sayfa

Son dönemlerde Orhan Kemal ve Kemal Tahir gibi, çağdaş Türkiye edebiyatının kurucu kalemlerinin yapıtları tekrar yayımlanıyor. Eserlerin yeniden yayımı, Türkiyeli okurun bu öncü isimlerin kitaplarına daha kolay ulaşması adına takdir edilmeli. Orhan Kemal’in ‘Gurbet Kuşları’ da, bu çalışmanın en yeni ürünlerinden biri. Kemal’in romanı, Türkiye’nin ilk büyük iç göç süreci olan 1950’li ve 1960’lı yıllarda, taşradaki hayatlarından İstanbul’a göç eden kitleleri hikâye ediyor. Bu süreçle beraber değişen sadece “gurbet kuşları” olmayacak, İstanbul’un kendisi de yeni bir değişime sahne olacaktır. Roman, Türkiye’nin yakın tarihi ekseninde bugününün izini sürmek açısından da önemli.

Leonid Tsıpkin – Baden Baden’de Yaz (2007)

  • BADEN BADEN’DE YAZ, Leonid Tsıpkin, çeviren: Kayhan Yükseler, Yapı Kredi Yayınları, roman, 160 sayfa

‘Baden Baden’de Yaz’, yazarı Leonid Tsıpkin’le otobiyografik özellikler sergileyen bir roman. Roman, Yahudi anlatıcısının 1970’lerde Moskova’dan Leningrad’a yaptığı tren yolculuğu ile başlar. Anlatıcının bu geziyle amaçladığı şey, orada hayranı olduğu Dostoyevski’nin evini ziyaret etmektir. Bu ziyarette, anlatıcının iki katmanlı düşünüşü romanın en ilgi çekici yanıdır diyebiliriz. Çünkü Dostoyevski’ye hayran olan anlatıcı, bir yandan da, ünlü yazarın Yahudi düşmanlığı üzerinden, bu hayranlığıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Tsıpkin’in romanının çok katmanlı kurgusu, Dostoyevski’nin yaşadığı zamanlara yaptığı gerçekçi geçişleriyle de ilgi çekiyor.

Charles Dickens – Mister Pickwick’in Serüvenleri (2011)

  • MISTER PICKWICK’İN SERÜVENLERİ, Charles Dickens, çeviren: Tektaş Ağaoğlu, çizimler: Robert Seymour, Robert William Buss ve Phiz, Yapı Kredi Yayınları, roman, 906 sayfa

Charles Dickens, ilk romanı olan ‘Mister Pickwick’in Serüvenleri’ni yayımladığında, henüz yirmi dört yaşındaydı. Önce tefrika olarak yayımlanan ve kendisine büyük ün kazandıran romanında Dickens, Pickwick Kulübü’nün kurucusu Samuel Pickwick ile üç arkadaşının, Londra’dan yola çıkıp İngiltere’nin içlerine doğru yaptıkları yolculuğu ve bu yolculuk esnasında başlarından geçen gülünç olayları hikâye ediyor. Yolculuk boyunca karşılaşılan birçok mekanı ve insanı, kendine has güçlü mizahıyla harmanlayarak resmeden Dickens, aynı zamanda 19. yüzyıl İngiltere’sine dair önemli ayrıntılar da sunuyor. Dickens’ın mizahını güçlü kılan hususlardan biri, güldürü unsurlarını sadece tiplemeler ve olaylarla değil, anlatım ve dili özellikleriyle de sağlaması. Kitabın çeviri serüveninin de, yaklaşık kırk yıl sürdüğünü belirtelim.

William S. Burroughs – Yumuşak Makine (2011)

  • YUMUŞAK MAKİNE, William S. Burroughs, çeviren: Süha Sertabiboğlu, Sel Yayıncılık, 140 sayfa

‘Yumuşak Makine’, Beat kuşağının önemli temsilcisi William S. Burroughs’un “cut-up” tekniğiyle yazdığı üçlemenin ilk romanı. Hatırlanacağı gibi, yazarın bu üçlemeye dahil ettiği diğer iki romanı da, ‘Patlamış Bilet’ ve ‘Nova Ekspresi’ydi. Burroughs’un zorlu tarzını bilenler bilir fakat, biz yine de hatırlatalım. Bu romanlar, olay örgüsü ya da karakterleriyle değil, daha çok yazım teknikleriyle öne çıkıyor. Zira Burroughs’un “cut-up” tekniğiyle ortaya çıkardığı roman, fark teyp bantlarının kesilip rastgele birbirine yapıştırılmasıyla aynı sonucu veriyor. Yazar cümleleri, düşünceleri kesip birbiriyle rastgele birleştiriyor ve böylece tuhaf, aynı zamanda okunması da zor bir roman oluşturuyor. Bu yolla düşüncenin sınırlarını belirsizleştiren yazar, “anti-edebiyat” olarak da tanımlanabilecek bir metne imza atmış.

William Faulkner – Çılgın Palmiyeler (2011)

  • ÇILGIN PALMİYELER, William Faulkner, çeviren: Necla Aytür ve Ünal Aytür, Yapı Kredi Yayınları, roman, 271 sayfa

William Faulkner’ın 1939’da yayımlanan ‘Çılgın Palmiyeler’i, farklı bir teknikle kaleme alınmış. Roman, olayları, kişileri ve mekânları farklı iki öyküden oluşuyor. Yazar, ‘Çılgın Palmiyeler’i ve ‘Irmak Baba’yı, tek bir romanın parçaları gibi tasarlamış, bölümlerini art arta düzenlemiş. Yazar böylece, okuyucunun iki ayrı öyküyü tek bir roman gibi okumasını, karşılaştırma yoluyla olaylar ve kişiler arasında birtakım bağlar kurabilmesini sağlamayı amaçlıyor. Daha önceki romanlarında da, olayları farklı karakterlerin gözünden anlatan Faulkner’ın bu romanındaki birbirinden farklı iki öyküsü ise, onun özgün tekniğini daha üst boyutlara taşıyor.

Michel Ragon – Kaybedenlerin Belleği (2011)

Michel Ragon’un 1899-1985 zaman aralığında geçen romanı ‘Kaybedenlerin Belleği’, tarihin ezeli kaybedenlerinin hikâyesini anlatıyor.

Bir anlamda, yenilginin güzellemesi olarak okunabilecek romanı ilgi çekici kılan hususların başında, sol siyasetin hayal kırıklıklarını, tarihte önemli roller üstlenmiş kişiliklerin gözünden tasvir etmesidir diyebiliriz.

Lenin, Troçki ve Kollontay gibi aktörlerin birer karakter olarak karşımıza çıktığı romanın merkezinde, Bolşevik Devrimi, Üçüncü Enternasyonal, Mayıs 68 hareketi ve İspanya İç Savaşı gibi, iki büyük savaşın harap ettiği Avrupa’da varlık göstermiş Marksist hareketin dönüm noktaları yer alıyor.

  • Künye: Michel Ragon – Kaybedenlerin Belleği, çeviren: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, roman, 446 sayfa

Hubert Mingarelli – Dört Asker (2007)

  • DÖRT ASKER, Hubert Mingarelli, çeviren: Orçun Türkay, Sel Yayıncılık, roman, 133 sayfa

Hubert Mingarelli’nin ‘Dört Askeri’, savaşın hiçliğini hikâye eden iyi bir roman. 1919’da Kızıl Ordu’nun dört askeri, ilkbaharda Polonya ve Romanya ordularına karşı başlayacak savaştan önce, kışı geçirmek için bir ormanın içine sığınırlar. Bu aşamada, dört kişilik gruba, okuma yazma bilen Evdokim isimli beşinci bir asker katılır. Romanın asıl teması burada başlar. Çünkü Evdokim, bu savaş hiçliğinde diğer askerlerin anılarına yer vererek onları yazıyla ölümsüz kılmaya çalışacaktır. Mingarelli’nin romanı, savaşın birebir belgeselini vermekten, çarpışma anlarını öykülemekten çok, bu beş askerin ölüm düşüncesinden kurtulmak için başvurdukları çareleri anlatıyor.

Lisa Unger – Tatlı Yalanlar (2007)

  • TATLI YALANLAR, Lisa Unger, çeviren: İpek Demir, Altın Kitaplar, roman, 383 sayfa

‘Tatlı Yalanlar’, Lise Unger’in Türkçe’de yayımlanan ilk kitabı ve edebî gerilme iyi bir örnek. Romanın kadın kahramanı Ridley Jones, tesadüf eseri, bir çocuğu trafik kazasından kurtarır. Bu, Jones’un bir hafta boyunca gazetelerin manşetinden düşmemesini, kahraman ilan edilmesini sağlar. Fakat ‘Tatlı Yalanlar’ın olay örgüsü tam da burada gelişmeye başlar. Çünkü Jones, bu tesadüfün kendisini nerelere götürebileceğinden habersizdir. Jones’un ünlenmesinden kısa bir süre sonra, posta kutusuna gelen mektup, onu hayatının bilmediği sırlarına götürecek, geçmişinin düşündüğü gibi olmadığını, şu ana kadarki hayatının aslında nasıl da “tatlı yalanlar”dan ibaret olduğunu öğrenecektir.

Joseph Kessel – Aslan (2011)

  • ASLAN, Joseph Kessel, çeviren: Yaşar İlksavaş, Can Yayınları, roman, 211 sayfa

Joseph Kessel’in, her anlamda beyaz adamın eleştirisi olarak okunabilecek ‘Aslan’ adlı elimizdeki romanı, bir insan-hayvan dostluğu hikâyesi üzerine kurulmuş. Romanın merkezinde, Afrika’da bir milli parkın yöneticisinin kızı olan, hayvanlarla iletişim kurmak gibi özel bir yeteneğe de sahip Patricia ile adı King olan güçlü bir aslan yer alıyor. Roman, insanın hayvanla kurduğu dostluk ve sevgi üzerinden başlar ve devam ederken, bu olağanüstü ilişkinin yine insanlar tarafından acımasızca yok edilişiyle biter. ‘Aslan’, bu dostluğun sona erişinin, cennetin kaybedilişinin sorumlusu olarak, beyaz adamın pervasız “medeniyeti”ni işaret ediyor.

Dominic Smith – Cıva Sanrıları (2011)

  • CIVA SANRILARI, Dominic Smith, çeviren: Dilek Berilgen Cenkciler, APRIL Yayıncılık, roman, 355 sayfa

1787-1851 yılları arasında yaşayan Louis-Jacques-Mandé Daguerre, sanatçı ve kimyagerdi. Fakat Daugerre asıl ününü, bir çeşit fotoğrafik görüntü elde etme yöntemi olan “dagerreyotipi”yle sağladı. İşte Dominic Smith’in elimizdeki romanı ‘Cıva Sırları’nda, fotoğrafın mucidi Daguerre’in hayatı ekseninde, dönemin Fransa’sının bir panoramasını çiziyor. Devrim sonrası Fransa’da geçen roman, aynı zamanda Baudelaire, Niépce ve Arago gibi dönemin önemli figürlerine de yer veriyor. Bu muazzam icadın doğuşuyla hız kazanan kurgu, Daguerre’in listesine aldığı on kişiyi fotoğraflarla ölümsüzleştirmek için yola koyulmasıyla ilginç bir hal alıyor.