Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025

Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi (2025)

Joseph Jebelli bu kitabında, insan beyninin evrimsel hikâyesini biyoloji, tarih ve kültür arasındaki etkileşim içinde ele alıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu’ (‘How the Mind Changed: A Human History of Our Evolving Brain’), zihnin yalnızca bir organ değil, insanlık tarihinin en yaratıcı eseri olduğunu söylüyor. Jebelli, beynin evrimini anlatırken bilincin, duyguların, hafızanın ve toplumsal yaşamın nasıl geliştiğini nörobilimsel bir dille ama insani bir duyarlılıkla açıklıyor. Ona göre insan beyni, çevreyle etkileşim içinde şekillenen dinamik bir yapıya sahip; dolayısıyla beyin tarihini anlamak, insanın kendini anlamasıyla eşdeğer bir çaba haline geliyor.

Eser üç ana temaya ayrılıyor. İlk bölümde en eski insanların beyinleri inceleniyor; duyguların doğuşu, hafızanın evrimi ve toplumsal bağların sinirsel temelleri araştırılıyor. İkinci bölüm, dilin, zekânın ve bilincin kökenlerine odaklanıyor; kültürel dönüşümlerin beynin bilişsel kapasitesini nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor. Üçüncü bölümde ise, geleceğe yönelen sorular yer alıyor: Otizm ve nöroçeşitliliğin anlamı, yapay zekânın ve dijital bilinç fikirlerinin beyinle kurduğu yeni ilişki tartışılıyor. Jebelli, zihnin biyolojik sınırlarını zorlayan teknolojik gelişmeleri hem umut hem de etik sorumluluk bağlamında değerlendiriyor.

Yazarın girişte vurguladığı gibi, bu kitap nörobilimin umut verici bir mesajını taşıyor: İnsan beyni değişebilir, gelişebilir ve yeniden şekillenebilir. Zihnin biçimlendirdiği toplumlar kadar, toplumların da zihinleri biçimlendirdiğini hatırlatıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi’, bilimin soğuk yüzünü değil, insanın düşünme ve anlam arayışını ısıtan canlı bir hikâyeyi anlatıyor.

  • Künye: Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu, çeviren: Durmuş Bayram, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Barış Ünlü – Frantz Fanon (2025)

Barış Ünlü’nün bu kitabı, Fanon’un doğumunun yüzüncü yılına bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Ancak bu eser, bir biyografi ya da sistematik rehber değil; Fanon düşüncesine yönelen eleştirel, sorgulayıcı ve çok katmanlı bir okuma sunuyor. Ünlü, Fanon’un düşünsel evrenini yalnızca sömürgecilik karşıtı bir söylem olarak değil, modernliğin kendisine yöneltilmiş köklü bir itiraz biçimi olarak ele alıyor. Kitap, düşünürün psikiyatrist kimliği, devrimci pratiği ve felsefi üretimi arasındaki geçişkenliği merkezine alarak, bir düşünce ile bir yaşamın nasıl birbirini dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin omurgasını, Fanon’un üç yüzü oluşturuyor: düşünür, devrimci ve doktor. Bu üç figür, hem kendi içinde bir bütünlük kuruyor hem de sürekli bir gerilim yaratıyor. Fanon’un kendini ve dünyayı değiştirme arzusu, ölümle yüzleşme ve kalıcılık arayışıyla birleşiyor. Ünlü, bu gerilimi “sömürge insanının varoluşsal kırılması” olarak yorumluyor. Fanon’un siyasal analizleri, aynı zamanda bir özgürleşme psikolojisi sunuyor; şiddetin, direnişin ve yeniden doğuşun anlamını tartışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, “sözleşme düşünürü” ile “sömürge düşünürü” arasındaki farkı kurması. Fanon, Batı’nın “makbul özne”yi merkeze alan sözleşmeci geleneği karşısında, sömürge durumunu insani ve tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Bu karşılaştırma, Hannah Arendt ve Immanuel Wallerstein’ın Fanon üzerine yorumlarıyla kesişiyor. Ünlü, bu çerçevede Fanon’dan öğrenmenin ve onunla çatışmanın imkânlarını sorguluyor.

‘Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi’, düşüncenin politikayla, tıpla ve etikle kesiştiği yerde duran bir okuma deneyimi sunuyor. Fanon’u yeniden anlamak kadar, onun aracılığıyla çağımızı da yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Barış Ünlü – Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, siyaset, 183 sayfa, 2025

Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi (2025)

Maurice Merleau-Ponty’nin ilk olarak 1945’te yayımlanan bu eseri, insanın dünyayla ilişkisinin özünü bedensel deneyim üzerinden yeniden tanımlıyor. Yazar, bilinci soyut bir düşünme etkinliği olarak değil, dünyaya yönelmiş yaşayan bir varlık olarak ele alıyor. Fenomenoloji geleneğinden hareketle, algının bilginin temeli olduğunu savunuyor. Ona göre insan, dünyayı önce düşünerek değil, bedeninin yönelimiyle kavrıyor. Görmek, dokunmak, işitmek yalnızca duyusal süreçler değil; varoluşun aktif biçimleri olarak açıklanıyor.

Merleau-Ponty, Kartezyen zihin-beden ikiliğini reddediyor. Beden, zihnin taşıyıcısı değil, anlamın ilk kurucusu haline geliyor. Algı, özne ile nesne arasındaki ayrımı aşan bir birlik alanı olarak düşünülüyor. Bu nedenle dünya, bilinç tarafından temsil edilen bir nesneler toplamı değil; insanın beden aracılığıyla sürekli yeniden kurduğu bir “yaşantı ufku” oluyor. Zaman, mekân ve ötekiyle ilişki de bu yaşantının dokusunda yer alıyor. Yazar, bilincin dünyayı açıklamaktan çok, onun içinde yer alarak anlam kazandığını vurguluyor.

‘Algının Fenomenolojisi’ (‘La Phénoménologie de la Perception’), fenomenolojiyi salt teorik bir felsefe olmaktan çıkararak gündelik deneyimin merkezine taşıyor. Merleau-Ponty’nin dili hem felsefi hem edebi bir yoğunluk taşıyor; algının dokusunu betimleyerek insan varoluşunun karmaşıklığını görünür kılıyor. ‘Algının Fenomenolojisi’, insanın hem özne hem nesne olarak dünyada bulunma biçimini açıklıyor. Böylece düşünmekle yaşamak arasındaki mesafeyi kapatarak, felsefeyi yeniden bedensel ve yaşanır bir etkinlik haline getiriyor.

  • Künye: Maurice Merleau-Ponty – Algının Fenomenolojisi, çeviren: Emine Sarıkartal, Eylem Hacımuratoğlu, Minotor Kitap, felsefe, 592 sayfa, 2025

Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar (2025)

Cătălin Pavel’in bu kitabı, insanın doğayla ve özellikle hayvanlarla kurduğu ilişkiyi arkeolojik bulgular üzerinden yeniden düşündürüyor. Yazar, hayvanları yalnızca ekonomik ya da biyolojik birer unsur olarak değil, insanın kimlik ve anlam üretme süreçlerinin asli ortakları olarak görüyor. Kürk, kuyruk ve tüy imgeleri kitabın eksenini oluşturuyor; bunlar hem maddi kültürün izlerini hem de insan zihninin sembolik yaratıcılığını temsil ediyor. Arkeozoolojik kalıntılar, kemikler, süs eşyaları ve sanat nesneleri aracılığıyla, insanın hayvanlarla kurduğu çok katmanlı ilişkinin tarih boyunca nasıl evrildiği gösteriliyor.

Pavel’e göre hayvanlar, insanın düşünme biçimini, duygusal deneyimini ve toplumsal örgütlenmesini biçimlendiriyor. İnsan kültürünün tarihi, aslında insan-hayvan ortaklığının tarihiyle iç içe geçiyor. Köpeklerin sadakati, kedilerin gizemi, kuşların özgürlük imgesi ya da atların güç sembolü oluşu hem biyolojik hem kültürel bir miras taşıyor. Bu ilişkilerde hayvanlar insanın yalnızca yansıması değil; aynı zamanda onun dünyayı anlamlandırma aracına dönüşüyor.

‘Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler’ (‘Animalele care ne fac oameni. Blană, cozi și pene în arheologie’), doğa ile kültür arasındaki sınırın geçirgen olduğunu savunuyor. Arkeolojik izler, insanın hayvanlarla birlikte ürettiği anlam dünyasının kalıntılarını barındırıyor. Pavel, bu bulgular üzerinden insanı tanımlamanın yeni yollarını arıyor. Hayvanların insan tarihindeki yerini yeniden yorumlarken, insanın kendi doğallığını unutmuş modern benliğine de bir ayna tutuyor. Bu nedenle eser hem bilimsel hem felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

  • Künye: Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler, çeviren: Metin Ömer, Gordium Yayıncılık, tarih, 363 sayfa, 2025

Ferda Yıldırım – Hukuk Felsefesi (2025)

Ferda Yıldırım bu kitabında, hukuk felsefesini yalnızca bir kavramlar dizgesi olarak değil, çağdaş düşüncenin merkezindeki bir sorgulama alanı olarak ele alıyor. Yazar, “hukuk felsefesi bugün hâlâ neden önemlidir?” sorusunu temel eksen olarak belirliyor ve bu soruya birbirine bağlı üç düzlemde yanıt arıyor. İlk bölümde hukuk felsefesinin temel kavramları ve sorunları tanıtılırken, ikinci bölüm hukukun tarihsel, toplumsal, ahlaki ve politik bağlamlardaki konumunu açığa çıkarıyor. Son aşamada ise, çağdaş tartışmaların yoğunlaştığı alanlarda hukuk, ahlak ve toplumsal düzen arasındaki gerilimler eleştirel bir bakışla inceleniyor.

Kitap, hukuk felsefesine yalnızca bir “giriş” sunmuyor; aksine, onun felsefi zeminini sorgulayan, bilgi ve değer alanlarını kesiştiren bir düşünme biçimi öneriyor. Hukuku yalnızca normlar sistemi olarak değil, anlamı, meşruiyeti ve insani boyutlarıyla kavranması gereken dinamik bir yapı olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, felsefeyi hukukun dışsal bir yorumu olmaktan çıkarıp, onun içsel gerilimlerini açığa çıkaran bir düşünsel araç haline getiriyor.

Yazarın kuşatıcı yöntemi, analitik titizliği normatif sorgulamayla ve eleştirel duyarlılıkla birleştiriyor. Hukukun mantıksal, epistemolojik ve etik temellerine yönelen bu inceleme, felsefi düşünmenin hukuk alanında neden vazgeçilmez olduğunu yeniden gösteriyor. ‘Hukuk Felsefesi’, modern toplumun adalet, özgürlük ve sorumluluk kavrayışlarını sorgulayan bir zemin kurarak, hukuk ile felsefe arasındaki diyalogu güncel bir bağlamda yeniden inşa ediyor.

  • Künye: Ferda Yıldırım – Hukuk Felsefesi: Çağdaş Bir Tartışma, Say Yayınları, hukuk, 200 sayfa, 2025

Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi (2025)

Jacob Bronowski’nin bu eseri, insanın biyolojik bir tür olarak evriminden kültürel ve entelektüel gelişimine uzanan büyük bir ilerleme hikâyesi anlatıyor. Kitap, insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini değil, doğayı anlamlandırma sürecindeki yaratıcı çabasını merkeze alıyor. Bronowski’ye göre insanın asıl başarısı, teknolojik araçlarda değil, merak, hayal gücü ve öğrenme yetisinde yatıyor. “İnsanın yükselişi” bu anlamda bir güç hikâyesi değil, bilgiye ve sezgiye dayalı bir keşif yolculuğu olarak sunuluyor.

Yazar, bilimin yalnızca doğayı açıklama yöntemi değil, insanın özgürleşme aracı olduğunu savunuyor. Bilimsel düşünce, insanın hata yapabilme ve bu hataları düzeltme cesaretiyle gelişiyor. Bronowski, Rönesans’tan modern bilime kadar uzanan süreçte sanat, matematik, felsefe ve bilimin birbirini nasıl beslediğini gösteriyor. Galilei, Newton, Darwin ve Einstein gibi figürler, insan aklının evrimsel sürekliliğini temsil ediyor. Her biri, insanın kendi sınırlarını zorlayarak doğa ve kendilik bilgisine katkıda bulunuyor.

‘İnsanın Yükselişi’ (‘The Ascent of Man’), uygarlığın ilerlemesini etik bir sorumlulukla ilişkilendiriyor. Bronowski, bilimsel gücün denetimsiz kaldığında nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını —özellikle nükleer çağda— hatırlatıyor. Bilgi, ancak merhametle birleştiğinde insana anlam kazandırıyor. İnsanlığın yükselişi, bu nedenle doğayı kontrol altına almak değil, onunla daha bilinçli bir uyum kurmak anlamına geliyor.

‘İnsanın Yükselişi’, bilimin tarihini bir gelişmeler kronolojisi olarak değil, insanlığın kendini tanıma serüveni olarak okuyor. Bronowski’nin dili, bilimi bir laboratuvarın duvarlarından çıkarıp insan ruhunun derinliklerine taşıyor.

  • Künye: Jacob Bronowski – İnsanın Yükselişi, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, bilim, 320 sayfa, 2025

Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme (2025)

Bruno Latour’un bu eseri, insan ile yeryüzü arasındaki ilişkiyi köklü biçimde yeniden düşünmeye çağırıyor. Latour, antroposen çağında yaşanan iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda düşünsel ve siyasal bir kırılma olduğunu savunuyor. “Gaia” kavramını mitolojik bir figürden ziyade, insan eylemlerine tepki veren canlı bir sistemin felsefi simgesi olarak ele alıyor. Bu bağlamda Gaia, doğadan ayrı bir varlık değil; insanla sürekli etkileşim içinde olan, sınırları ve istikrarı insani faaliyetlerle şekillenen bir yeryüzü bütünlüğünü temsil ediyor.

Latour’a göre modernlik, “doğa” ve “toplum” arasındaki yapay ayrımı üzerine kurulmuş bir yanılsamadır. Bilimsel ilerleme ve ekonomik büyüme, bu ayrımı meşrulaştırarak insanı dünyanın merkezine yerleştirmiştir. Ancak iklim değişikliği bu merkezin çöktüğünü gösteriyor. Artık insan, doğayı dışsal bir nesne gibi yönetemiyor; aksine, Gaia’nın güçleriyle karşı karşıya geliyor. Latour, bu durumu “yeni iklim rejimi” olarak adlandırıyor: bir dönemde, insanın jeolojik bir kuvvete dönüştüğü, doğanın ise politik bir özne haline geldiği bir çağ.

‘Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans’ (‘Face à Gaïa: Huit conférences sur le nouveau régime climatique’), bu dönüşümün düşünsel sonuçlarını tartışıyor. Latour, çevre politikalarının yalnızca teknik çözümlerle değil, yeni bir ontolojiyle –yani insan ve dünya arasındaki varlık ilişkisini yeniden kurmakla– ele alınması gerektiğini söylüyor. Gaia’yı “kırılgan ama tepkisel bir varlık” olarak görerek, insanı da yeryüzünün parçası ve sorumlusu haline getiriyor.

‘Gaia ile Yüzleşme’, bilimin, siyasetin ve felsefenin sınırlarını zorlayan bir ekolojik düşünme denemesi olarak, çağımızın en temel sorusunu soruyor: İnsan, dünyanın efendisi mi yoksa onunla birlikte var olan kırılgan bir varlık mı?

  • Künye: Bruno Latour – Gaia ile Yüzleşme: Yeni İklim Rejimi Üzerine Sekiz Konferans, çeviren: Kağan Kahveci, Livera Yayınevi, felsefe, 440 sayfa, 2025

Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları (2025)

 

Bu eser, çağdaş analitik felsefenin en temel meselelerine odaklanarak düşünsel berraklık ve kavramsal derinliği bir araya getiriyor. Berk Celayir, klasik felsefi soruları güncel yaklaşımlarla yeniden değerlendirirken, açıklama, anlam, ahlak, bilinç, eylem, toplumsallık ve metafizik gibi alanlar arasında güçlü bir diyalog kuruyor. Kitap, yalnızca teorik tartışmaları aktarmakla kalmıyor; farklı felsefi gelenekler arasındaki sınırları aşan özgün bir yorum alanı açıyor.

İçerdiği bölümler, analitik felsefenin kapsamını geniş bir perspektiften sunuyor: Açıklama Olmadan Anlamanın İmkânı, anlam ve açıklama ilişkisini tartışarak bilginin sınırlarına dair yeni bir sorgulama başlatıyor. “Ahlaki Yükümlülüklerimizin Kapsamı Sadece Yapabileceklerimizle mi Sınırlıdır?” başlıklı bölüm, etik sorumluluğun sınırlarını tartışıyor. “Donald Davidson’ın Eylem Teorisi’nin Bir Eleştirisi ve Ortak Taahhütler ve Sosyal Gruplar” yazıları, bireysel niyet ile kolektif eylem arasındaki karmaşık bağı açığa çıkarıyor. “Ölümün ve Ölümsüzlüğün Değeri Üzerine Bazı Tartışmalar” ise, yaşamın anlamı, ölümün değeri ve ölümsüzlüğün paradoksları üzerine analitik bir değerlendirme sunuyor.

Bilinç ve metafizik alanlarında yer alan “Fizikalizme Karşı Bilgi Argümanı”, “Panpsişizmin Türleri ve Problemleri ve Panpsişizm Hassas Ayarı Açıklayabilir mi?” bölümleri, zihin felsefesiyle teoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Son bölümdeki “Şüpheci Teizm ve Olasılıkçı Tanrı Argümanları”, Tanrı’nın varlığı, kötülük problemi ve olasılıkçı teistik savunuların tutarlılığı üzerine odaklanıyor.

‘Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar’, akademik bir derinliği korurken açık, sistemli ve erişilebilir diliyle analitik düşüncenin Türkiye’deki gelişimine katkı sunuyor. Okurunu yalnızca düşünmeye değil, düşünmenin biçimlerini yeniden sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Berk Celayir – Analitik Felsefe Yazıları: Temel Sorunlar Üzerine Bazı Tartışmalar, Akademim Yayıncılık, felsefe, 144 sayfa, 2025

Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı (2025)

Carl F. Petry’nin bu eseri, Orta Doğu tarihinin en özgün siyasal oluşumlarından biri olan Memlük Sultanlığı’nı kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Yazar, 13. yüzyıl ortasında kurulan bu devletin kökenlerini, toplumsal yapısını ve siyasal kurumlarını yalnızca kronolojik olaylar üzerinden değil, derinlemesine bir tarihsel çözümleme çerçevesinde inceliyor. Petry’ye göre Memlük Sultanlığı, askeri kölelik sistemine dayanan fakat aynı zamanda İslam dünyasında kültürel ve entelektüel bir merkez haline gelen benzersiz bir yönetim biçimidir.

‘Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe’ (‘The Mamluk Sultanate: A History’), Bahri (1250–1382) ve Burji (1382–1517) dönemlerini karşılaştırmalı biçimde ele alarak, yönetici elitin değişen karakterini ve toplumsal dengeyi açıklıyor. Petry, Memlük sisteminin gücünü ordunun disiplininden ve sultan otoritesinin merkezileşmesinden aldığını, ancak bu yapının iç rekabet, taht mücadeleleri ve ekonomik krizlerle sürekli sarsıldığını vurguluyor. Aynı zamanda Memlüklerin Haçlılar ve Moğollar karşısında İslam dünyasının savunucusu olarak kazandığı tarihsel rolün, meşruiyetlerinin temel unsuru olduğunu belirtiyor.

Eser, yalnızca siyasi tarih anlatımıyla sınırlı kalmıyor; Kahire’nin kentleşmesi, medrese ve vakıf kurumlarının yükselişi, sanat ve mimarinin gelişimi gibi konularla da Memlük uygarlığının kültürel dokusunu ortaya koyuyor. Petry, bu yönüyle Memlüklerin “savaşçı köleler” klişesinin ötesinde, karmaşık bir siyasal zekâ ve kültürel üretkenlik sergileyen bir medeniyet olduğunu gösteriyor.

Kitap, hem akademik derinliği hem de bütüncül yaklaşımıyla, Memlüklerin dünya tarihindeki yerini yeniden değerlendiren temel bir başvuru eseri niteliği taşıyor.

  • Künye: Carl F. Petry – Memlük Sultanlığı: Bir Tarihçe, çeviren: Bekir Çelikcan, Fol Kitap, tarih, 544 sayfa, 2025