Orna Ophir – Şizofreni (2025)

Orna Ophir bu kitapta, şizofreniyi yalnızca klinik bir hastalık olarak değil, modern dünyanın akıl, normallik ve sınır fikrini sürekli yeniden kuran tarihsel bir eşik olarak ele alıyor. Şizofreni, Ophir’e göre, bireysel bir ruhsal bozulmadan çok daha fazlasını ifade ediyor; modernliğin korkularını, belirsizliklerini ve denetim arzusunu yoğunlaştıran bir ayna işlevi görüyor. Bu nedenle kitap, tanı koyma çabalarının ardındaki kültürel, siyasal ve kurumsal dinamikleri görünür kılıyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’ (‘Schizophrenia: An Unfinished History’), şizofreni kavramının 19. yüzyıl sonundan itibaren nasıl üretildiğini, genişletildiğini ve zamanla nasıl daraltıldığını izliyor. Psikanalizden biyolojik psikiyatriye, hastanelerin gündelik pratiklerinden bilimsel sınıflandırma rejimlerine uzanan bu süreçte, tanının hiçbir zaman nötr olmadığını gösteriyor. Ophir, her dönemin kendi korkularını ve beklentilerini şizofreni kavramına yüklediğini, böylece hastalığın hem bilimsel hem ideolojik bir nesneye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Kitap, sessiz bırakılmış hasta deneyimlerine özel bir dikkat gösteriyor. Kurumların diliyle bireyin yaşantısı arasındaki uçurumu açığa çıkarırken, damgalama, dışlama ve normalleştirme mekanizmalarının nasıl işlediğini tartışıyor. Şizofreni burada, aklın sınırlarını test eden rahatsız edici bir hatırlatma olarak beliriyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’, psikiyatrinin tarihine eleştirel bir katkı sunarken, akıl sağlığı politikalarının toplumsal arka planını anlamak isteyen herkes için temel bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Orna Ophir – Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih, çeviren: Oya Gürbahçe, Fol Kitap, psikiyatri, 384 sayfa, 2025

Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı (2025)

Şenay Aydemir bu çalışmasında, AKP iktidarlarının kültür-sanat alanında yürüttüğü uzun soluklu dönüşümü bir “kültür savaşı” olarak ele alıyor ve bu savaşın hem yapısal çerçevesini hem de gündelik hayatta bıraktığı izleri görünür kılıyor. Kitap, muhafazakâr bir alternatif kültür vaadiyle yola çıkan siyasal hattın, zaman içinde “yerli ve milli” söylemi etrafında şekillenen, baskı ve denetimi merkezine alan bir kontrol rejimine nasıl evrildiğini ortaya koyuyor.

Aydemir, kültür-sanat alanının piyasalaşmasını ve izleyicinin bir yurttaştan çok müşteriye dönüştürülmesini, ideolojik yönlendirmeyle iç içe geçen bir süreç olarak inceliyor. Ekonomik gücün dağıtımı kadar krizlerin yarattığı kırılmaların da bu alanda nasıl inkâr, tasfiye ve imha mekanizmaları ürettiğini gösteriyor. Büyük anlatının yanında, TRT’den dizi sektörüne, tiyatrolardan film festivallerine, Yeşilçam’ın yeniden çözülüşünden kayyım politikalarının kültürel sonuçlarına uzanan çok sayıda somut örnekle bu dönüşümün “minyatür” sahnelerini kayda geçiriyor.

Sansürün açık yasaklardan ziyade giderek sivilleşmiş, normalleşmiş biçimlerde yerleştiği; otosansürün ise kültürel üretimin neredeyse refleksi haline geldiği bir iklimi tarif eden kitap, bugünün kültürel çoraklaşmasını tarihsel bir seyir defteri gibi önümüze seriyor. Böylece yalnızca olup biteni anlatmakla kalmıyor, kültür-sanat alanında yaşanan bu daralmanın siyasal ve toplumsal anlamını da tartışmaya açıyor.

  • Künye: Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat, İletişim Yayınları, inceleme, 245 sayfa, 2025

Kevin Reilly – İnsanın Yolculuğu (2025)

Kevin Reilly bu çalışmasında, insanlık tarihini kronolojik bir olay dizisi olarak değil, temel sorular etrafında ilerleyen uzun bir deneyim süreci olarak ele alıyor. Kitap, insanın doğayla kurduğu ilişkiden başlayarak toplumsal örgütlenmenin, üretimin ve düşüncenin nasıl dönüştüğünü anlamaya odaklanıyor. Reilly, insan davranışlarının biyolojik temelleri ile kültürel çeşitliliği birlikte düşünerek, “insan olmak” fikrinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini gösteriyor.

Eserde tarımın ortaya çıkışı, şehirlerin kurulması, yazının ve demirin kullanımı gibi büyük eşikler, yalnızca teknik ilerlemeler olarak değil, toplumsal eşitsizlikleri, iktidar ilişkilerini ve yeni yaşam biçimlerini doğuran kırılmalar olarak ele alınıyor. Evrensel dinlerin yükselişi, küresel ticaret ağlarının kurulması ve imparatorlukların yayılması, insan topluluklarının hem birbirine yaklaşmasını hem de çatışmasını mümkün kılan süreçler olarak tartışılıyor.

Reilly, sanayileşme, devrimler, demokrasi ve eşitlik mücadelelerini modern dünyanın merkezine yerleştirirken, zenginliğin kaynaklarını ve adalet arayışını tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor. Her bölümde tek bir dönem ve tema etrafında yoğunlaşan bu yaklaşım, okurun geçmişi bugünün sorularıyla yeniden düşünmesini sağlıyor. ‘İnsanın Yolculuğu: Dünya Tarihine Kısa Bir Giriş’ (‘The Human Journey: A Concise Introduction to World History’), güncel akademik araştırmalara dayanan, ancak didaktik olmaktan kaçınan üslubuyla, dünya tarihini insanlığın ortak hikâyesi olarak anlatan bütünlüklü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Kevin Reilly – İnsanın Yolculuğu: Dünya Tarihine Kısa Bir Giriş, çeviren: Ertuğrul Genç, Selenge Yayınları, tarih, 536 sayfa, 2025

Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu (2025)

Alessandro Gandini, Zamanın Ruhu Nostalji adlı çalışmasında, günümüz kapitalizminin çözülme anlarını nostalji kavramı üzerinden okuyor. Savaş sonrası dönemde emeği, refahı ve “iyi hayat” idealini mümkün kılan toplumsal mutabakatın dağılmasıyla birlikte, geçmişe dönük söylemlerin neden bu kadar güçlü hâle geldiğini sorguluyor. Gandini’ye göre nostalji, masum bir özlem değil; güvencesizleşen çalışma rejimlerinin, kırılgan orta sınıfların ve siyasal temsil krizinin ürettiği bir duygulanım biçimi olarak işliyor.

‘Zamanın Ruhu: Nostalji Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine’ (‘Zeitgeist Nostalgia: On populism, work and the “good life”’), popülist siyasetin “kontrolü geri alma” ya da “yeniden büyük olma” vaatlerini, emeğin değersizleşmesi ve geleceğin belirsizleşmesi bağlamında ele alıyor. Ulus-devletin, istikrarlı istihdamın ve kitlesel tüketimin norm olduğu döneme yapılan göndermelerin, aslında kaybedilen bir toplumsal düzenin yasını tuttuğunu gösteriyor. Bu nostalji, geçmişi yeniden kurmaktan çok, bugünün güvencesizliğine katlanmayı mümkün kılan bir ideolojik sığınak sunuyor.

Gandini, dijital emek, yaratıcı endüstriler ve esnek çalışma biçimleri üzerinden, nostaljinin kültürel üretimle nasıl iç içe geçtiğini de inceliyor. Sosyal teoriyle kişisel gözlemleri birleştirerek, nostaljinin hem popüler kültürde hem de akademik tartışmalarda nasıl merkezi bir yer edindiğini açığa çıkarıyor. Kitap, nostaljiyi yalnızca bir duygu değil, çağdaş kapitalizmin krizlerini görünür kılan analitik bir mercek olarak ele alıyor ve “iyi hayat” fikrinin neden sürekli geçmişte arandığını sorguluyor.

  • Künye: ​​​​​​​Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu: Nostalji (Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine), çeviren: M. Gökhan Aslan, Kolektif Kitap, sosyoloji, 144 sayfa, 2025

Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum (2025)

Levent Ünsaldı’nın ‘Üniversite, Sosyoloji, Toplum’ adlı kitabı, akademik üretimi yalnızca bilgi aktarımı olarak değil, doğrudan bir müdahale biçimi olarak ele alan metinlerden oluşuyor. Ünsaldı, Heretik Yayınları tarafından yayımlanmış kitaplar için yıllar boyunca kaleme aldığı takdim yazılarını bir araya getirirken, üniversitenin bugünkü işleyişini, sosyal bilimlerin yerleşik pratiklerini ve sosyolojinin eleştirel imkânlarını aynı anda tartışmaya açıyor. Bu metinler, yayımlanan eserleri “tanıtmak”tan çok, onların iç mantığını sıçrama tahtası olarak kullanarak üniversiteyi ve akademik rutini sorgulayan düşünsel hamlelere dönüşüyor.

Kitap boyunca sosyoloji, steril bir disiplin değil; dertle, çatışmayla ve kurumsal sınırlarla iç içe geçmiş bir entelektüel mücadele alanı olarak beliriyor. Ünsaldı, eşlik etmek ile bozmak, açıklamak ile rahatsız etmek arasındaki gerilimi bilinçli biçimde koruyor. Üniversitenin giderek daralan ufkuna karşı, sosyal bilimlerin büyü bozucu potansiyelini hatırlatıyor; akademik metnin, konforlu bir uzlaşma dili yerine eleştirel bir nefes taşıması gerektiğini savunuyor.

Metinlerin hiçbirinin sonradan düzeltilmemesi, kitabı aynı zamanda bir dönem tanıklığına dönüştürüyor. Bu tercih, hem yazıldıkları bağlamı hem de üniversiteye dair umut ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi muhafaza ediyor. Üniversite, Sosyoloji, Toplum, üniversiteyi içeriden ve dışarıdan düşünen, sosyal bilimi kurumsal itaate indirgemeyi reddedenler için; akademinin neye dönüştüğünü ve neyi hâlâ mümkün kıldığını sorgulayan, ısrarlı ve dertsiz olmayan bir kitap.

  • Künye: Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 238 sayfa, 2025

Charles Downer Hazen – Modern Avrupa Tarihi (2025)

Charles Downer Hazen’in bu eseri, 18. yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına uzanan dönemi, Avrupa’nın siyasal ve toplumsal dönüşümlerini merkeze alarak ele alıyor. Hazen, Fransız Devrimi’yle açılan yeni çağın yalnızca Fransa’yı değil, tüm kıtayı ve dolaylı biçimde dünyayı nasıl etkilediğini gösteriyor. Devrim fikrinin monarşileri nasıl sarstığını, yurttaşlık, hak ve egemenlik kavramlarını köklü biçimde dönüştürdüğünü tarihsel bağlamı içinde anlatıyor.

‘Modern Avrupa Tarihi’ (‘Modern European History’), Napolyon Savaşları’ndan 19. yüzyıl devrimlerine, milliyetçiliğin yükselişinden liberalizm ve muhafazakârlık gibi fikir akımlarına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Sanayi Devrimi’nin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü, sınıf ilişkilerini nasıl yeniden şekillendirdiğini ve Avrupa devletleri arasındaki güç dengelerini nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hazen, diplomasi, sömürgecilik ve uluslararası rekabeti yalnızca büyük devletler üzerinden değil, Avrupa’nın tamamını kapsayan bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin ayırt edici yönlerinden biri, yazarın Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığı öngörülerin metin içinde hissediliyor olması. Hazen, savaşın yarattığı kırılmanın Avrupa siyasetini kalıcı biçimde dönüştürdüğünü vurguluyor ve modern dünyanın temellerinin bu dönemde atıldığını savunuyor.

Kitap, Avrupa’nın bugünkü siyasal ve toplumsal yapısını anlamak isteyenler için, alanında neden temel bir başvuru eseri olduğunu hâlâ koruyor.

  • Künye: Charles Downer Hazen – Modern Avrupa Tarihi: Fransız İhtilalinden Birinci Dünya Savaşına, çeviren: Hüseyin Efe Örnek, Selenge Yayınları, tarih, 568 sayfa, 2025

Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu (2025)

Olivier Bouquet bu çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin sıradan bir beylikten altı yüzyıl ayakta kalan bir imparatorluğa nasıl dönüştüğünü tartışıyor. Kuruluşu bir kader anlatısı olarak değil, somut siyasal tercihler, esnek ittifaklar ve pragmatik kurumlar üzerinden okuyor. Osmanlı’nın hızla genişlemesini sağlayan şeyin yalnızca askeri güç değil, hukuku, toprağı ve nüfusu birlikte düşünmeyi bilen bir yönetim aklı olduğunu söylüyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?’ (‘Pourquoi l’Empire Ottoman?: Six siècles d’histoire’), Osmanlı’nın nasıl yönettiği sorusunu merkeze alıyor. Merkez ile taşra arasındaki denge, tımar sistemi, vergi rejimi, ordunun örgütlenmesi ve nüfusun kayda geçirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bouquet, imparatorluğun farklı dinleri ve toplulukları tek bir kalıba sokmadığını, aksine farklılıkları yöneten bir idare mantığı kurduğunu vurguluyor. Bu sistem, esneklik sayesinde uzun süre işliyor ve meşruiyet üretiyor.

Son bölümde yıkılış kaçınılmaz bir çöküş olarak değil, değişen dünya koşullarına verilen gecikmiş ve çelişkili tepkilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Osmanlı, modern devletlerle rekabet etmeye çalışırken kendi kurumsal dengesini zorluyor. Bouquet’nin sentezi, Osmanlı tarihini romantize etmiyor ama indirgemiyor da. İmparatorluğun nasıl kurulduğunu, nasıl yönettiğini ve neden çözüldüğünü birlikte düşünmeye çağırıyor ve alanında neden temel bir eser olduğunu gösteriyor.

Yazarın arşivlere dayanan yaklaşımı, haritalarla desteklenen anlatımı ve erken dönemlere verdiği ağırlık, Osmanlı’yı donmuş bir model olarak değil, sürekli uyum sağlayan bir siyasal organizma olarak kavratıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı tarihine yalnızca ne oldu sorusuyla değil, neden böyle oldu sorusuyla yaklaşan okurlar için kalıcı bir düşünme çerçevesi sunuyor.

  • Künye: Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?, çeviren: İsmet Birkan, İletişim Yayınları, tarih, 415 sayfa, 2025

Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma (2025)

İletişimin hiç olmadığı kadar hızlandığı bir çağda yaşıyoruz; fakat bu hız, yakınlığı mı çoğaltıyor yoksa mesafeyi mi derinleştiriyor? Akıllı telefon, bizi dünyaya bağlayan nötr bir araç olmaktan çıkıp gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir ilişki biçimine dönüşürken, yabancılaşma da biçim değiştirerek yeniden üretiliyor.

Emre Canpolat bu çalışmada, Marx’ın yabancılaşma, meta fetişizmi ve şeyleşme kavramlarını dijital kapitalizmin en sıradan nesnesi olan akıllı telefon üzerinden yeniden düşünmeye girişiyor. Hegel’den Marx’a uzanan kuramsal hattı güncel toplumsal deneyimlerle buluşturan kitap, sosyal medya etkileşimlerinden konum bildirimlerine, beğeni ekonomisinden sürekli çevrimiçi olma hâline kadar uzanan pratiklerin nasıl birer sermaye mekanizmasına eklemlendiğini gösteriyor.

Teknolojinin bizi birbirimize bağladığı iddiası, bu bağın hangi koşullarda ve kimin yararına kurulduğu sorusunu gizliyor. Canpolat, gündelik yaşamın en masum görünen anlarının bile nasıl metalaştığını, boş zamanın nasıl üretken bir sömürü alanına dönüştüğünü ve insanın kendi emeğine, zamanına ve ilişkilerine yabancılaşmasının dijital biçimlerini görünür kılıyor. Böylece akıl, enformasyon ve iletişim, kolektif bir kazanım olmaktan çıkıp denetim ve fetiş nesneleri hâline geliyor.

‘İletişim ve Yabancılaşma’, dijital çağın “zahiri toplulukları” içinde şekillenen insan deneyimini çözümlemeye çalışırken, okuru yalnızca teknolojiye değil, bu teknolojinin içkin olduğu toplumsal ilişkilere de eleştirel bir gözle bakmaya çağırıyor. Kitap, dijital dünyanın parlak yüzünün ardındaki yapısal yabancılaşmayı anlamak isteyenler için güçlü bir teorik sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma: Marx’ın Yabancılaşma Teorisi, Fetişizm ve Gündelik Hayat, Yordam Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda (2025)

Stephen Eric Bronner bu kitabında modernizmi yalnızca estetik bir kopuş olarak değil, siyasal çatışmaların ortasında şekillenen tarihsel bir mücadele alanı olarak ele alıyor. Sanatın kilise ve aristokrasi vesayetinden kurtulmasıyla kamusal alana çıkması, sanatçıyı kaçınılmaz biçimde siyasetin öznesi yaptı. Fransız Devrimi’nden 1848 ayaklanmalarına uzanan süreçte ortaya çıkan devrimci sanatçı figürü, estetiğin kendi içindeki politik boyutunu görünür kıldı ve modernizmin kökenlerini bu gerilimli zemine yerleştirdi.

Bronner, estetik modernizmin 19. yüzyıl sonlarında modernliğin krizine verilen bir yanıt olarak geliştiğini savunuyor. Avangard sanat hareketleri, dünyayı dönüştürme iddiasıyla ütopyacı bir kültürel politika kuruyor. Sanatın özerkliğini savunan bu hareketler, aynı anda hem radikal özgürlük vaadi taşıyor hem de siyasal iktidarla tehlikeli bir yakınlık kurabiliyor. Yazar, modernist sanatçıların devrim, kitle siyaseti ve iktidar karşısındaki çelişkili konumlarını tarihsel örneklerle tartışıyor.

‘Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya’ (‘Modernism at the Barricades’), 1917 Rus Devrimi ve 1930’larda faşizmin yükselişiyle sanat ve siyaset ilişkisinin keskinleştiğini gösteriyor. Modernistler, barikatların farklı taraflarında yer alsalar bile, burjuva konformizmine, kültürel durağanlığa ve otoriterliğe karşı ortak bir düşman algısında buluşuyor. Bronner, bu ortaklığın modernist estetiğin içsel politikasını oluşturduğunu ileri sürüyor.

Kitap, modernist avangardın umutlarını, yanılsamalarını ve kırılmalarını birlikte ele alarak sanatın siyasal alandaki rolünü yeniden düşünmeyi sağlıyor. Kitap, estetiğin tarihle, ideolojiyle ve iktidarla kurduğu bağı anlamak için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya, çeviren: Ayşe Boren, İletişim Yayınları, sanat, 280 sayfa, 2025

Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş (2025)

Marek Stachowski, Rumeli biliminin kurucu metni sayılan bu kitabında, Türkçenin Balkan dilleriyle kurduğu ilişkileri bağımsız bir araştırma alanı olarak ele alıyor. Yazar, Türkçenin Balkanlardaki varlığının yalnızca sözcük alıntılarıyla açıklanamayacağını, ses, biçim ve anlam düzeylerinde derin ve karşılıklı bir etkileşim yarattığını gösteriyor. Böylece eser, Türkoloji ile Balkan dilbilimi arasındaki boşluğu dolduran özgün bir çerçeve kuruyor.

‘Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri’ (‘Wprowadzenie do rumelistyki. Ślady języka tureckiego na Bałkanach’), Rumeli, Balkanlar, Türkçe ve Osmanlı Türkçesi gibi sık kullanılan kavramların tarihsel ve bilimsel sınırlarını netleştiriyor. Stachowski, ideolojik ve ulusalcı okumaların dili nasıl çarpıttığını tartışıyor ve dil temaslarını açıklamak için kavramsal bir arınma öneriyor. Bu yaklaşım, Türkçenin bölgede kurucu bir temas dili olarak anlaşılmasını sağlıyor.

Eserde Türkçenin Balkan dillerinde bıraktığı yapısal izler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Tanımlık kullanımı, iyelik yapıları, fiil çatısı ve zaman kategorileri gibi alanlarda Türkçenin etkisi somut örneklerle açıklanıyor. Bu analizler, dilsel temasın yüzeysel değil, gramerin derin katmanlarına yayıldığını ortaya koyuyor.

Stachowski, Rumeli Türkçesini Anadolu ağızlarının basit bir uzantısı olarak görmüyor. Rumeli ağızlarının Balkan dil çevresi içinde özgül bir gelişim izlediğini savunuyor. Karamanlıca ve Gagavuzca üzerine yapılan değerlendirmeler, dil, kimlik ve din ilişkilerinin Balkanlardaki karmaşık yapısını görünür kılıyor.

Kitap, çevirmen önsözünde de vurgulandığı gibi, Türkçenin Balkanlardaki izlerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru kaynağı. ‘Rumeli Bilimine Giriş’, dil temaslarını tarihsel, yapısal ve kuramsal düzeyde bir araya getirerek alanında neden vazgeçilmez olduğunu açıkça gösteriyor. Çalışma, karşılaştırmalı dil araştırmaları için yön veriyor.

  • Künye: Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri, çeviren: Hilal Oytun Altun, Dergah Yayınları, dilbilim, 168 sayfa, 2025