Mihail Frunze – Türkiye Anıları (2022)

Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Mihail Frunze, 1921 yılında Sovyet Rus delegasyonunun başı olarak Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüştü.

Frunze’nin Anadolu’ya dair özgün gözlemlerini barındıran bu kitap, dönem üzerine altın değerinde bir kaynak olmaya devam ediyor.

Bundan tam yüzyıl önce, uzun süren savaşlarla yıkıma uğramış, âdeta uçuruma sürüklenmiş ama büyük bir direnç gösterip ayağa kalkmış bir ülkenin o günkü koşullarıyla ilgili pek çok kaynak mevcut.

Bunlardan en önemlisi Frunze’nin ‘Türkiye Anıları’, bu hatıratın yazılışının 100. yılında yeniden okurların dikkatine sunuluyor.

Olağanüstü yetenekteki bir elçinin sıradışı Anadolu seyahati…

İlk sayfalardan itibaren şaşırtıcı bilgiler ve keskin gözlemlerle karşılaşırız.

Frunze’nin anlatımı yalındır ama sanki klasik Rus edebiyatının gerçekçiliği izlenircesine o ölçüde zengin motifler art arda sıralanır.

Öncelikle yoksulluğu iliklerine kadar tecrübe etmiş bir halkın psikolojisi ve içinde bulunduğu ortam çok iyi yansıtılır.

Frunze karşılaştığı kişilerden, köylülerden, resmî görevlilerden mükemmele yakın tahliller çıkarır ki, bunların arasında her türlü imkânsızlıklara rağmen kendisini iyi yetiştirmiş idealist insanlar da vardır.

Öte taraftan Frunze, Türkiye’nin idari yapısını ve bürokrasisini ayrıntılarıyla etüt eder.

Siyasi ortamdaki derin kırılmaları gösterir ve ülkenin o zamandan beri süregelen ikiye bölünmüşlüğünün altını özellikle çizer.

Sovyet Devrimi’nin önderlerinden Frunze, Türkiye tarihi açısından sembolik değerini her zaman korumuştur.

Onun Anadolu insanına dostane yaklaşımı büyük bir sempati toplamıştır.

Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nda Atatürk’ün heykeli arkasındaki siluetiyle Frunze’nin hatırası, bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor.

  • Künye: Mihail Frunze – Türkiye Anıları, çeviren: Ahmet Ekeş, Doğu Batı Yayınları, anı, 142 sayfa, 2022

Orhan Silier – TİP’in Dağılmasının 1979-80 Aşaması (2021)

Türkiye İşçi Partisi’nde 1979-80’de yaşanan gelişmeler ve gerçekleştirilen tasfiyeler üzerinden geçen kırk yıla rağmen halen yoğun şekilde tartışılıyor.

Bu süreçte partide önemli görevler üstlenmiş Orhan Silier de bu kapsamlı çalışmasında, partide gerçekleşen bu tasfiyelerin nasıl geliştiğini, pek çok belgeye dayanarak aydınlatıyor.

‘TİP’in Dağılmasının 1979-80 Aşaması’, her şeyden önce, bu dağılma sürecinin sorumlularından birinin, bu süreci anlama ve hesap verme çabası olarak okunmalı.

Üzerinden 40 yıl geçse de, TİP’te yaşananlar, bugün de soldaki birçok parti ya da hareket içinde tekrarlanıp duruyor.

Dolayısıyla, politika ve yönetim anlayışı, stratejik açıklık, iç hukuka saygı gibi bu kitapta tartışılan sorunlar alabildiğine güncel.

Buralardaki insan ilişkilerinin, yeni bir toplum ütopyasının, buna bağlı güven, dayanışma ve insani ilişki biçimlerinin başlangıç tohumlarını taşımaktan uzak oluşu da, yine temel bir alan olarak gündemde.

Silier, Marksist hareketin sorun ve başarısızlıklarını yalnızca dış koşullara bağlamak yerine, içimize de dönmek, yaralarımızı tımar etmek gerektiğini savunuyor.

Kültürel şartlanmalarımız, eksiklerimiz, yol ayrımlarında yaptığımız ters patika seçimleri üzerinde durmayı, bunları sistemli bir biçimde tartışmayı, böylece onarımın, değişimin yollarını arayarak yeni bir yükselişe hazırlanmayı öneriyor.

TÜSTAV’a ve Tarih Vakfı’na bağışlanan, dönemle ilgili, elde başka kopyası kalmamış yüzlerce belgeye dayanılarak hazırlanmış olan çalışma, genç kuşakların sekterlikten, keskinliği marifet saymaktan uzak durma ve mücadelenin her adımında asıl hedefleri göz ardı etmeme açısından geçmiş kuşaklardan çok daha başarılı olacağı umuduna destek olmayı amaçlıyor.

  • Künye: Orhan Silier – TİP’in Dağılmasının 1979-80 Aşaması: Belgeler, Tanıklıklar, Sosyal Tarih Yayınları, anı, 524 sayfa, 2021

Rebecca Solnit – Yokluğumdan Aklımda Kalanlar (2021)

Kadınların yok sayıldığı bir toplumda adeta dişiyle tırnağıyla kazıyarak hayallerini gerçekleştirmiş Rebecca Solnit’ten muazzam bir tanıklık.

Solnit, 1980’lerin San Francisco’sunda genç bir kadın yazar olarak ortaya çıkışını anlatıyor.

‘Yokluğumda Aklımda Kalanlar’, kadınların sessiz kalmasını tercih eden bir toplumda kadın bir yazarın kendi sesini bulma öyküsü, sanatçının genç bir kadın olarak portresi.

Solnit 1980’lerin San Francisco’sunda, kadına yönelik şiddetin hem sokakta hem de toplumun tüm tabakalarında yaygın olduğu, kadınların kültürel arenadan kolayca dışlandığı bir ortamda yazar olarak ortaya çıkışını anlatıyor.

En büyük öğretmenim dediği kentteki savruluşlarını, fakirliği ve ümidi; on dokuz yaşındayken kişisel dönüşümüne ev sahipliği yapmaya başlayan küçük apartman dairesini; punk rock’ın hem öfkesine hem de içindeki patlayıcı enerjiye nasıl biçim ve ses kazandırdığını tarif ediyor.

Kadınları küçümseyen, onların sözüne inanmayan otorite figürlerinden bahseden Solnit, geriye dönüp baktığında tüm bunları hem geçmişte hem de bugün hâlâ kadınların olağan durumu olan sessizleştirilmişliğin sonuçları olarak görüyor ve bizlere de yazarlığa, kadın hakları savunucusu olmaya giden yolda bununla nasıl mücadele ettiğinin öyküsünü anlatıyor.

Kendisini hem insan hem de yazar olarak özgürleştiren güçleri; yani kitapları, cinsiyet, aile ve sevincin ne gibi farklı görünümlere bürünebileceği konusunda kendisine başka başka bakış açıları kazandıran etrafındaki gey erkekleri ve sonunda Amerikan Batısı’nın o uçsuz bucaksız topraklarına varışını, o toprakların öteden beri göz ardı edilen çatışmalarına dahil oluşunu irdelerken bir yandan da bütün bu etkilerin kendisine özgün bir yazar olmayı nasıl öğrettiğine ve pek çok başka insana hitap eden, onlara güç kazandıran bir sese nasıl kavuşturduğuna değiniyor.

  • Künye: Rebecca Solnit – Yokluğumdan Aklımda Kalanlar, çeviren: Seda Çıngay Mellor, Minotor Kitap, inceleme, 264 sayfa, 2021

Yamada Torajirō – Japon Aynasından Resimli Türkiye Gözlemleri (2021)

İlk kez 1892’de İstanbul’a gelmiş Yamada Torajirō’nun dönemin ticari ve toplumsal yaşamına ışık tutan altın değerindeki anıları, burada.

Torajirō ticaret, politika ve romantizm macerası arayışında dünyayı dolaşan pek çok kişinin Osmanlı İstanbul’unu cazibe merkezi kabul ettiği bir kuşağın parçasıydı.

1892’den itibaren faal olarak yer aldığı İstanbul’un ticari ve toplumsal yaşamından, 1890’lı ve 1900’lü yılları kapsayan izlenimlerini aktardığı kitabı ‘Resimli Türkiye Gözlemleri’ni (Toruko Gakan) 1911’de Japonya’da bastırdı.

Japon tarzı sumie yani siyah mürekkep ve fırça ile yapılmış hatlar, resimler ve çizimlerin de ayrı bir estetik değer kattığı eseriyle Yamada Torajirō, Japon aynasından Türkiye’yi anlatırken bizleri Bâb-ı Cihan’a geri götürmektedir.

Prof. Dr. Selçuk Esenbel’in dönemi ayrıntılarıyla ele aldığı önsözü ve metin içi açıklamalarıyla zenginleştirdiği çevirisi, Yamada’nın ve Meiji Japonlarının perspektifinden Türkiye-Türkler-İstanbul algısını öğrenmek için bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Yamada Torajirō – Japon Aynasından Resimli Türkiye Gözlemleri, çeviren: Selçuk Esenbel, İş Kültür Yayınları, anı, 376 sayfa, 2021

Saturnino Ximenez – Anadolu Harabeler İçinde (2021)

İspanyol gazeteci Saturnino Ximenez, 1923 yılında Ege kıyılarında uzun bir seyahate çıkmıştı.

‘Anadolu Harabeler İçinde’, Ximenez’in Bursa’dan Bodrum’a uzanan hatta Ege’nin tarihi ve özellikle de antik kentleri ve kalıntılarına ilişkin çok değerli gözlemlerini barındırıyor.

Çalışma, Ximenez’in Ege kıyalarına yaptığı seyahatte uğradığı Bursa, Çanakkale Boğazı, Assos, Bergama, Efes, Pamukkale, Teos (Sığacık-Seferihisar), Kuşadası, Priene (Söke/Aydın), Büyük Menderes Havzası, Didim ve Bodrum’un gerek o tarihteki durumlarına gerekse bölgedeki antik kentlere ve kalıntılara ilişkin gözlemleriyle kaleme alınan 1925 tarihli İngilizce baskısından Türkçeye çevrilmiş.

Ximenez’in sade bir üslupla kaleme aldığı kitabı, tarihe meraklı okurlar kadar arkeologların da ilgisini çekecek türden.

  • Künye: Saturnino Ximenez – Anadolu Harabeler İçinde, çeviren: Murat Derler, Heyamola Yayınları, anı, 320 sayfa, 2021

Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı! (2021)

Çoğumuz Kamil Kartal’ı “Öyle mi alay komutanı!” dediği o tüylerimizi diken diken eden konuşmasıyla tanıdık.

Oysa Kartal, 1977’den beri sendikal mücadelenin içinde yer alıyor.

İşte bu kitap da, Türkiye’nin Kitap 1970’lerden 2021’e uzanan sendikal sürecini siyasal gelişmeler ışığında ele almasıyla çok önemli.

Çetin Uygur ile Kamil Kartal arasında eşine az rastlanır bir usta-çırak ilişkisi vardır.

Bu ikili, özellikle 1980 sonrası işçi hareketinin her atılımının ya mimarı ya danışmanı ya hamalı, en kötü ihtimalle de tanığıydı.

1980 sonrasında bağımsız sendikalar süreci, 1989 işçi baharı, İşçilerin Sesi gazetesinin yayınlanması, kamu çalışanları hareketinin oluşumu ve yükselişi, DİSK’in yeniden faaliyete başlaması, Yeraltı Maden-İş’in Zonguldak çalışması, güvencesiz işçilerin örgütlenme süreçleri ve daha nicelerinde hep birlikteydiler.

Kısacası Kamil Kartal özellikle 1980 sonrasındaki kayda değer işçi çalışmaları açısından muazzam bir belleğe sahiptir.

Kitap 1970’lerden 2021’e kadar Türkiye sendikal sürecini, özellikle de 1980 sonrası yeni sendikal hareketlerin gelişimini, siyasal gelişmeler ışığında ele alıyor.

Bu yönüyle, okur kitabın sayfalarını karıştırırken sadece döneme dair anıları okumakla kalmıyor, sendikal tarih içinde analitik bir geziye de çıkmış oluyor.

Yazarın dışında, bu süreçlere tanıklık etmiş pek çok kişi düşünceleriyle kitapta yer alıyor.

Bu nedenle kitap farklı ya da karşıt fikirlere yer veren önemli tartışmaları içeriyor.

1980’lerdeki bağımsız sendikalar sürecinin peşi sıra, DY zemininde 1989-1991 Çalışması ve 1992’de başlayan Tartışma Süreci ana hatlarıyla kitapta yer alıyor, bazı boyutlar ilk kez dile geliyor.

Bu dönem Türkiye solu ve işçi hareketi açısından da önemli bir tarihsel dönemeçtir ve sonrasını doğrudan etkilemiştir.

1992 sonrasında sol hareket ve işçi hareketinde artık yeni bir dönem başlamıştır.

DİSK’in açılmasıyla geleneksel sendikal tarzın tıkanıklıkları iyice görünür olur.

1993 sonrasında dile gelmeye başlayan yeni arayışlar, güvencesiz işçi çalışmaları esas olarak 2002 sonrasında belirginleşir.

Bu arayışlar emek alanında özellikle Devrimci Sağlık-İş çalışmasında cisimleşir, ardından bunu Enerji-Sen ve diğerleri izler.

Kartal bu çalışmaların en öndeki aktörlerinden birisiydi.

Bu çalışmalar kesinlikle yeni işçi hareketleri olarak geleneksel sendikal hareketten apayrı ele alınmalıdır.

Kitap bu öncü çalışmaları başarılı boyutları kadar tıkanmaları, geleneksele geri dönüşleri açısından da inceliyor.

Bu yönüyle kitap yeni işçi hareketi açısından önemli tartışmaları barındırıyor.

301 işçinin yaşamını yitirdiği katliam sonrası başlayan Soma çalışması da kitabın son bölümünde ele alınıyor.

Kısacası, kitap Türkiye sol hareketine ve özellikle 1980 sonrasından bugüne kadar yürütülen işçi çalışmalarına ilgi duyanlar açısından önemli bir kaynak oluşturuyor.

İşte o meşhur video: 

  • Künye: Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı!: Sınıf Hareketiyle İç İçe Bir Ömür, Nota Bene Yayınları, siyaset, 496 sayfa, 2021

Ali Kar – Anılar (2021)

Ali Kar bütün hayatını tavizsiz bir sosyalist mücadele yürüterek yaşadı.

Bu kitap da, Kar’ın ziraat teknisyenliğinden Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) yöneticiliğine ve oradan sürgüne uzanan çalkantılı hayatından çarpıcı anılar sunuyor.

Köyden ziraat teknisyenliğine, oradan köy öğretmenliğine, oradan astsubaylığa, oradan maden işçiliğine, oradan temizlik işçiliğine, oradan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) yöneticiliğine…

Sonra Kaçaklık…

Ülke dışı…

Yine işçilik…

Kar, Cem Karaca’nın şarkısındaki “işçisin sen, işçi kal” çağrısına uymuş gibi sanki bütün hayatı boyunca.

Ama o işçi “kalmakla” yetinmedi, nerede olursa olsun boyun eğmez bir işçi olarak kaldı.

Bu çalışma, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle “kahreden ve yaratan” bir sınıfın kendi içinden çıkardığı bir işçi önderinin özyaşamöyküsü olarak okunmalı.

  • Künye: Ali Kar – Anılar: Kahreden ve Yaratan ki Onlardır, Gün Zileli ve Can Şafak, Ayrıntı Yayınları, anı, 160 sayfa, 2021

Hasan Basri Aydın – Tanrıya Mektuplar (2021)

“Tanrı kötücül kullarını öbür dünyada cezalandırırken iyi ve yoksul kullarına neden bu dünyada yardım etmiyor?”

Sosyalist öğretmen Hasan Basri Aydın, tanrıya yazdığı altmış üç mektupla, iktidarın kendisine yaşattığı baskıları anlamaya çalışıyor.

‘Tanrıya Mektuplar’, 1932 yılında Malatya’nın Pötürge kasabasında doğan ve köyünde ilkokul olmadığı için 16 yaşındayken ilkokulu dışarıdan bitirerek öğrenimine devam eden sosyalist öğretmen Hasan Basri Aydın’ın mücadelesini anlatıyor.

Tanrının, kullarının iyiliğini düşündüğüne hükmedip, başına gelen sürgün, açığa alınma ve hapis gibi cezalandırılmaları anlamaya çalışıyor.

Sonunda tanrıya yazdığı altmış üç mektupta başına gelenlerin nedenlerini ve tanrının kötüleri neden cezalandırmadığını sorguluyor.

  • Künye: Hasan Basri Aydın – Tanrıya Mektuplar, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 384 sayfa, 2021

Scott Turow – Harvard Hukukta İlk Yıl (2021)

Bugünkü Türkiye’de iyi bir hukukçu olmak, bilakis çok önemli.

Ünlü avukat Scott Turow’un Harvard hukuk fakültesindeki ilk yılındaki deneyimlerini barındıran bu kitap da, özellikle mesleğe yeni adım atacak her hukukçunun başucu kitabı olmaya aday.

Hukuk fakültesinde ilk yıl; korkuların ve zaferlerin, depresyonların ve sevinçlerin, mecburi çalışmanın, acımasız rekabetin ve nihayet kitlesel histerinin yılıdır.

Turow, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en eski, en büyük, en saygın hukuk fakültesindeki ilk yılını anlatıyor.

Turow’un, birinci sınıf öğrencilerinin “H1ler” olarak adlandırıldığı Harvard Hukuk Fakültesi’ndeki deneyimleri, her yerdeki birinci sınıf hukuk öğrencilerininkiyle paraleldir.

Kitap, bir yandan ABD’deki hukuk eğitimine dair önemli ve yerine göre eleştirel bilgiler verirken, diğer yandan bir hukukçu adayının zorlu bir tecrübedeki dönüşümünü sürükleyici bir dille anlatıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Beyzbolda çaylaklık yılıdır. Askeriyede intibak. Hayat devam ederken benzer sınavlar, kabul edilme dönemleri vardır; çıraklar kendi beceriksizliklerinin kurbanı olmaya zorlanır; hayatta kalmak için, yapacakları işin gerektirdiği asgari becerileri bir şekilde öğrenmek zorundadırlar.

Hukukçu olmak isteyenler için kendini kanıtlama vakti, hukuk fakültesinin birinci sınıfıdır.”

  • Künye: Scott Turow – Harvard Hukukta İlk Yıl, çeviren: Ertuğrul Uzun, Lykeion Yayıncılık, hukuk, 317 sayfa, 2021

Mohammed Harbi – Ayakta Bir Hayat (2021)

Mohammed Harbi, Cezayir halkının yetiştirdiği en büyük devrimcilerden.

Kendisinin 1945-1962 yıllarını kapsayan bu anıları ise, o görkemli yılların kaydını tutan çok önemli bir tanıklık.

Bugün tarihçi yönüyle bildiğimiz Harbi, genç yaşta Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında FLN üyesi olarak mücadeleye başladı.

1933 yılında Cezayir’in El Harrouch kentinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Henüz on beş yaşındayken özgürlük mücadelesine katıldı, daha sonra Fransa’da yeraltında yaşadı ve Cezayir’in bağımsızlığı için destek topladı.

1954-1962 FLN’de önemli bir pozisyondaydı.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra yeni cumhurbaşkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmanı ve daha sonra kabinesinin bir üyesi oldu.

Harbi, yeni hükümetin giderek artan otoriter yaklaşımına direnmeye çalıştı ve Bin Bella’yı bir askeri darbeyi önlemek için halkı silahlandırmaya çağırdı.

Haziran 1965’te Houari Boumedienne iktidarı ele geçirdi ve Ben Bella’yı tutukladı.

İki ay sonra Harbi de hapse atıldı.

Sonraki altı yıl boyunca hapishaneler arasında nakledildi, 1971’de ev hapsine alınana kadar.

1973’te sahte Türk pasaportuyla Tunus’a ve oradan da Paris’e kaçtı.

Harbi Fransa’da, Paris Üniversitesi’nde siyaset bilimi öğretmeye başladı.

1975’te FLN’nin tarihi adlı bir kitap yayınladı.

İşte Harbi bu kitaptaki anılarında, inişli çıkışlı hayatı ile ülkesi Cezayir’in iç içe geçmiş özgürlük mücadelesini paralel bir bakışla anlatıyor.

  • Künye: Mohammed Harbi – Ayakta Bir Hayat: Siyasal Anılar 1945-1962, çeviren: Ayşen Gür, Ayrıntı Yayınları, anı, 352 sayfa, 2021