Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek (2025)

Laurence Devillairs bu kitabında, felsefeyi yalnızca soyut düşüncelerin alanı değil, yaşamı iyileştiren ve anlamlandıran bir pratik olarak ele alıyor. Yazar, felsefenin asıl gücünün teorik tartışmalardan çok, bireyin gündelik varoluşuna dokunmasında ve yaşamın acılarını, kaygılarını, sorularını dönüştürmesinde yattığını vurguluyor.

‘Hayatı Felsefeyle İyileştirmek’ (‘Guérir la vie par la philosophie’), felsefeyi bir tür “ilaç” gibi görüyor. Stoacılıktan varoluşçuluğa kadar farklı düşünürleri çağırarak, onların fikirlerini ruhun yaralarına sürülen bir merhem gibi sunuyor. Devillairs, Platon’un ideallerinden, Epiktetos’un özgürlük anlayışına, Montaigne’in denemelerinden, Spinoza’nın akıl ve duyguları uzlaştırma çabasına kadar geniş bir yelpazede düşünceleri ele alıyor. Bütün bu örnekler, felsefenin hayatın yükleriyle baş etmede somut araçlar sağlayabileceğini gösteriyor.

Yazar, insanın kırılganlığını ve varoluşsal sıkıntılarını merkeze alıyor. Ölüm korkusu, özgürlük sorunu, mutluluk arayışı, yalnızlık ve anlam boşluğu gibi evrensel meselelerin felsefi bakışla yeniden ele alınabileceğini söylüyor. Bu bağlamda felsefe, sadece akademik bir alan olmaktan çıkıp, bireysel bir terapi, hatta varoluşsal bir dayanıklılık biçimi haline geliyor.

Devillairs, felsefeyi “yaşam sanatı” olarak konumlandırıyor. Okura, felsefi düşünmenin günlük hayatta nasıl uygulanabileceğini gösterirken, teorinin pratikle birleştiğinde bir tür şifa işlevi görebileceğini savunuyor. Kitap, felsefenin tarih boyunca üstlendiği “iyi yaşama rehberliği” rolünü yeniden hatırlatarak, bugünün karmaşık ve belirsiz dünyasında insana yol gösterme potansiyelini ortaya koyuyor.

  • Künye: Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek, çeviren: Yılmaz Ruhi Demir, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (2025)

Bu kitap, Martin Heidegger’in ölümünden sonra yayımlanması koşuluyla verdiği uzun söyleşiyi içeriyor. ‘Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966)’ (‘Spiegel-Gespräch mit Martin Heidegger (23 September 1966)’), Heidegger’in düşünsel mirasını ve 20. yüzyıl felsefesine bakışını anlamak için temel kaynaklardan biri kabul ediliyor. Söyleşide filozof, Nazi dönemiyle ilişkisi, teknolojinin modern dünyadaki rolü, felsefenin geleceği ve insanın varlıkla kurduğu temel bağ üzerine kapsamlı görüşlerini dile getiriyor. Heidegger, geçmişteki politik tercihlerine dair soruları yanıtlarken, düşüncesini belirli bir ideolojiye indirgemeye karşı çıkıyor. Bunun yerine, çağın krizlerini varlığın unutuluşu ve teknik aklın hâkimiyeti bağlamında yorumluyor.

Metnin önemli odaklarından biri teknoloji oluyor. Heidegger, teknolojinin sadece araçsal bir olgu değil, dünyayı açığa çıkarma biçimi olduğunu savunuyor. Modern çağda bu açığa çıkarmanın tehlikeli bir tek yönlülüğe dönüştüğünü ve insanın özgür düşünme kapasitesini tehdit ettiğini söylüyor. Yine de insanın bu kaderi sorgulama gücüne sahip olduğunu belirtiyor. Felsefenin görevi, varlığın unutuluşunu fark ettirmek ve düşünmeyi yeniden başlatmak olarak tanımlanıyor.

Heidegger ayrıca Batı felsefesinin köklerine dönme çağrısı yapıyor. Platon’dan Nietzsche’ye uzanan geleneğin, varlığı hep belirli kategorilerle kavramaya çalıştığını, bu yüzden varlığın kendisinin gözden kaybolduğunu dile getiriyor. Ona göre düşünce, metafizik çerçeveden kurtularak varlığın sorusunu yeniden gündeme getirmeli.

Söyleşi boyunca Heidegger, hem kişisel hem de entelektüel anlamda hesaplaşmalarını ortaya koyuyor. Bu metin, modern dünyanın krizlerini anlamak isteyen okura hâlâ güçlü sorular yöneltiyor ve felsefeyi yaşamın merkezinde konumlandırıyor.

  • Künye: Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966), çeviren: Kaan H. Ökten, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 56 sayfa, 2025

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Var Olmak ve Dönüşmek (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei’nin bu kitabı, felsefi bir derinlikle insan varoluşunu, değişim ve oluş süreçleri üzerinden inceliyor. Kitap, insanın yalnızca “olan” bir varlık değil, aynı zamanda sürekli olarak “olmaya doğru giden” bir varlık olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, insan yaşamını durağan bir özden ibaret görmeyip, zaman, deneyim, özgürlük ve yaratıcılık bağlamında dinamik bir süreç olarak yorumluyor.

Gosetti-Ferencei, varoluş felsefesinden fenomenolojiye, estetikten edebiyata uzanan geniş bir düşünsel çerçevede “oluş” kavramını tartışıyor. Heidegger, Merleau-Ponty, Kierkegaard, Nietzsche gibi düşünürlerin yanı sıra sanat ve edebiyattan örneklerle, insanın kimlik, özgürlük ve anlam arayışının sürekli bir dönüşüm içinde gerçekleştiğini gösteriyor. Ona göre yaşamın özü, kesin bir tamamlanmışlık değil, her zaman açığa çıkan yeni olanaklara yöneliştir.

‘Var Olmak ve Dönüşmek: Yaşama Varoluşçu Bir Yaklaşım’ (‘On Being and Becoming’), modern insanın deneyimlediği yabancılaşma, belirsizlik ve kırılganlık duygularını da bu bağlamda ele alıyor. Ancak bu kırılganlığın aynı zamanda bir yaratıcı potansiyel içerdiğini öne sürüyor. İnsan, kendi varoluşunu sorguladıkça ve sınırlarını fark ettikçe, yeni bir benlik ve anlam alanı kurma gücü buluyor.

‘Var Olmak ve Dönüşmek’, varoluşun akışkan doğasını kabul ederek, “kim olduğumuz” sorusuna “kim olmaya yöneliyoruz” perspektifinden yaklaşmayı öneriyor. Bu haliyle kitap, sadece felsefi bir inceleme değil, aynı zamanda insan yaşamına dair umut verici ve ufuk açıcı bir yorum sunuyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Var Olmak ve Dönüşmek: Yaşama Varoluşçu Bir Yaklaşım, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, felsefe, 356 sayfa, 2025

Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam (2025)

Maurice Blanchot’nun ‘Yazınsal Uzam’ (‘L’Espace littéraire’) adlı eseri, edebiyatın doğası, yazının imkânı ve yazarın konumu üzerine yoğunlaşan felsefi ve edebi bir inceleme sunuyor. Blanchot, edebiyatı yalnızca bir ifade biçimi ya da estetik üretim olarak değil, varoluşu ve dili dönüştüren bir deneyim alanı olarak ele alıyor.

Kitapta edebiyat, gündelik yaşamın ve pratik amaçların ötesine geçen, kendi özgül mekânını kuran bir faaliyet olarak tanımlanıyor. Blanchot’ya göre bu mekân, dilin sınırlarını, sessizliği ve yokluğu da kapsayan bir alan açıyor. Yazarın burada konumu da paradoksal: Hem dili kullanan hem de dil tarafından tüketilen, hem varlığını yazıyla sürdüren hem de yazıda kendisini silen bir figür olarak beliriyor.

Blanchot; Mallarmé, Kafka, Rilke, Hölderlin gibi yazar ve şairlerden örnekler vererek edebiyatın mutlaklık, hiçlik, ölüm ve sonsuzlukla kurduğu bağı sorguluyor. Yazma eylemi, ölümle yüzleşmenin, “ben”i aşmanın ve mutlak olana yönelmenin yolu olarak tasvir ediliyor. Böylece yazınsal uzam, yalnızca eserlerin bulunduğu bir alan değil, aynı zamanda varoluşun radikal biçimde dönüştüğü bir deneyim sahası haline geliyor.

Eser, felsefe ile edebiyatın kesişiminde konumlanıyor; Heidegger’in varlık düşüncesiyle paralellikler taşırken, edebiyatı ontolojik bir deneyim olarak kavramayı öneriyor. Blanchot, yazının kaçınılmaz olarak anlamı sürekli ertelediğini, edebiyatın da bu erteleniş içinde doğduğunu vurguluyor.

Sonuçta ‘Yazınsal Uzam’, edebiyatın ne olduğuna, nasıl işlediğine ve insanın varlıkla ilişkisini nasıl dönüştürdüğüne dair derinlikli, şiirsel ve zorlayıcı bir meditasyon ortaya koyuyor.

  • Künye: Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam, çeviren: Sündüz Öztürk Kasar, Sel Yayıncılık, felsefe, 296 sayfa, 2025

Warren Ward – Aşık Filozoflar (2025)

Warren Ward’ın bu kitabı, felsefenin yalnızca soyut düşüncelerden ibaret olmadığını, filozofların kişisel hayatlarının da düşüncelerini derinden şekillendirdiğini anlatıyor. Kitapta yedi büyük filozofun özel ilişkilerinin onların felsefi yaklaşımlarına nasıl yön verdiği inceleniyor.

Ward, filozofların aşk, tutku, dostluk, hayal kırıklığı ve hatta travmalarla şekillenen hayatlarını, onların kuramsal üretimleriyle yan yana getiriyor.

Mesela, Foucault arzunun sınırlarını zorladı, Derrida aşkı bile yapı bozuma uğrattı. İşte birkaç örnek:

  • Friedrich Nietzsche: Lou Andreas-Salomé’ye duyduğu yoğun ama karşılıksız aşk, yalnızlık, güç ve irade üzerine geliştirdiği fikirlerle birleşiyor. Onun “güç istenci” kavramı, kişisel hayal kırıklıklarıyla besleniyor.
  • Martin Heidegger: Öğrencisi Hannah Arendt ile yaşadığı yasak ilişki, özgürlük ve varoluş üzerine düşüncelerinde iz bırakıyor. Arendt’in de daha sonra geliştirdiği politik felsefeye bu bağın yansıdığı görülüyor.
  • Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir: Kitapta ayrı ayrı değil, çift olarak işleniyorlar. Özgür aşk ilişkileri, sadakat ve bağlılık kavramlarını yeniden tanımlıyor. Beauvoir’ın feminist varoluşçuluğu Sartre’la yaşadığı entelektüel ve duygusal ortaklıkla şekilleniyor.
  • John Stuart Mill: Harriet Taylor ile yaşadığı derin dostluk ve aşk, kadın hakları savunuculuğunu güçlendiriyor. Onunla kurduğu entelektüel bağ, özgürlük anlayışının en önemli kaynaklarından biri oluyor.
  • Søren Kierkegaard: Nişanlısı Regine Olsen’den ayrılması, aşkın ve inancın doğası üzerine geliştirdiği fikirlerin merkezinde yer alıyor. Bireyin Tanrı karşısındaki yalnızlığına dair düşüncelerini bu deneyim besliyor.

‘Aşık Filozoflar: Yedi Büyük Filozofun Aşk Hayatı Modern Düşünceyi Nasıl Şekillendirdi?’ (‘Lovers of Philosophy: How the Intimate Lives of Seven Philosophers Shaped Modern Thought’), filozofları yalnızca soyut kavramların temsilcileri olarak değil, aynı zamanda duygusal, bedensel ve kırılgan yönleri olan insanlar olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, felsefenin kişisel olanla evrensel olan arasındaki gerilimini gözler önüne seriyor. Warren Ward, filozofların özel hayatlarını sansasyonel bir bakışla değil, onların düşünce üretim süreçlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bir bağlamda inceliyor.

Sonuçta eser, modern düşüncenin gelişimini yalnızca aklın değil, aynı zamanda kalbin ve arzunun da belirlediğini gösteriyor. Bu bakış, felsefenin yaşamdan kopuk olmadığını, aksine hayatın en derin deneyimlerinden doğduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Warren Ward – Aşık Filozoflar: Yedi Büyük Filozofun Aşk Hayatı Modern Düşünceyi Nasıl Şekillendirdi?, çeviren: Talha Aydın, Say Yayınları, felsefe, 360 sayfa, 2025

Reidar Due – Deleuze (2025)

Gilles Deleuze, modern felsefenin sınırlarını zorlayan düşünürlerden biri olarak özgün bir kavramsal evren kuruyor. Deleuze’ün felsefesine giriş niteliğinde olan bu kitabında Reidar Due, Deleuze’ün düşünce sistemini derinlemesine inceliyor ve onun felsefi yeniliklerini açıklıyor. Deleuze’ün temel motivasyonu, sabit özlere dayalı düşünceyi reddedip farklılık ve oluş kavramları üzerinden yeni bir ontoloji geliştirmek oluyor. Felsefesi, Aristotelesçi hiyerarşilerden ve Kartezyen öznelikten uzak durarak çokluk, akış ve süreç odaklı bir yaklaşım ortaya koyuyor.

Due, kitabın başında Deleuze’ün Spinoza, Nietzsche ve Bergson gibi düşünürlerden nasıl ilham aldığını gösteriyor. Spinoza’dan monizmi, Nietzsche’den güç istencini ve Bergson’dan süre anlayışını devralan Deleuze, bu öğeleri yeniden yorumlayarak farklılık felsefesini kuruyor. Kavram üretimi onun için statik değil, sürekli bir yaratım süreci anlamına geliyor. Bu bakış, temsilin sınırlarını aşan bir düşünme biçimi sunuyor.

Eserin önemli bir bölümü Deleuze’ün bilim, sanat ve sinema ile ilişkisine ayrılıyor. Ona göre felsefe yalnızca soyut kavramlarla değil, yaşamın tüm yaratıcı alanlarıyla bağlantılı olmalı. Sinema üzerine yazdığı çalışmalar, zaman ve hareket kavramlarını yeniden düşünmesine imkân veriyor. Due, bu fikirlerin çağdaş düşünceye nasıl katkı sağladığını ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. Kitap, Deleuze’ün karmaşık felsefesini anlaşılır kılan ve onun modern düşünceye getirdiği radikal perspektifi ortaya koyan bir rehber işlevi görüyor.

  • Künye: Reidar Due – Deleuze, çeviren: Abdurrahman Aydın, Sel Yayıncılık, felsefe, 224 sayfa, 2025

Roberto Esposito – Bios: Biyopolitika ve Felsefe (2025)

Roberto Esposito, biyopolitika kavramını tarihsel ve felsefi bir derinlikte ele alarak, modern politik düşüncenin yaşamla kurduğu karmaşık ilişkiyi analiz ediyor. ‘Bios: Biyopolitika ve Felsefe’ (‘Bíos: Biopolitica e filosofia’), “bios” yani yaşam kavramının, politika ve iktidar pratikleri içinde nasıl şekillendiğini sorguluyor. Esposito, biyopolitikanın yalnızca iktidarın yaşamı koruyan değil, aynı zamanda onu düzenleyen ve hatta yok edebilen yönlerini açığa çıkarıyor.

Eser, Antik Yunan’dan modern döneme kadar yaşamın anlamını belirleyen kavramsal çerçeveleri inceliyor. Aristoteles’in “bios” ve “zoe” ayrımından yola çıkarak, Batı düşüncesinde yaşamın nasıl farklı anlamlara bölündüğünü gösteriyor. Bu ayrımın modern biyopolitikanın temelini oluşturduğunu, yaşamın korunması adına uygulanan politikaların paradoksal biçimde ölüm mekanizmaları ürettiğini tartışıyor.

Esposito, Foucault’nun biyopolitika analizinden hareketle, modern devletin “yaşatmak” ve “ölüme terk etmek” arasındaki stratejik dengeyi nasıl kurduğunu ortaya koyuyor. Ancak Esposito’nun özgün katkısı, biyopolitikaya yönelik bir “pozitif” yaklaşım arayışında yatıyor. Ona göre yaşam, sadece korunması gereken bir olgu değil; paylaşım, karşılıklılık ve açıklık ilkeleriyle yeniden düşünülmesi gereken bir gerçekliktir.

Kitap, çağdaş toplumlarda sağlık, güvenlik ve beden politikaları bağlamında biyopolitikanın güncel etkilerini tartışırken, yaşamın siyasetten ayrılmaz bir boyut olduğunu vurguluyor. Esposito, yaşamı hem teorik hem etik düzlemde yeniden kavramsallaştırarak, biyopolitik düzenin sınırlarını aşmayı hedefleyen bir perspektif geliştiriyor.

  • Künye: Roberto Esposito – Bios: Biyopolitika ve Felsefe, çeviren: Onur Kartal, Nota Bene Yayınları, 286 sayfa, felsefe, 2025

Güler Cansu Ağören – Depresyon Fenomenolojisi (2025)

Depresyon, çoğu kez kişisel bir bozukluk olarak görülür; fizyolojideki bir arıza sonucu insanın içten içe çöküşü olarak tanımlanır. Bu bakış açısı, depresyonu yalnızca bireyin içinde olup biten bir sorun olarak konumlandırır. Oysa Güler Ağören, bu kitapta bambaşka bir perspektif öneriyor: Depresyonu, bireyin değil, bireyin ilişkilendiği dünyanın sorunu olarak okumaya davet ediyor.

Kitap, depresyonun yalnızca bir “hastalık” değil, ilişkilenmeye kapalı bir dünyada ortaya çıkan bir varoluş biçimi olabileceğini ileri sürüyor. Bu noktada odağını, kişisel biyolojiden beden-kendilik-dünya üçgenine kaydırıyor. Çünkü depresyon, kişinin kendisiyle ve çevresiyle bağ kuramadığı bir iç kapanma değil, belki de çürümüş bir düzene verilen radikal bir yanıt, aktif bir geri çekilme manevrası olabilir.

Ağören, depresyonu anlamak için onu yalnızca bireysel bir arıza olarak değil, çağımızın yarattığı yabancılaşmış koşulların bir sonucu olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, depresyonu hem felsefi hem de politik bir çerçeveye yerleştiriyor; onu, umutsuzluğun değil, başka bir yaşam ihtimalinin habercisi olarak yorumluyor.

  • Künye: Güler Cansu Ağören – Depresyon Fenomenolojisi, Akademim Yayıncılık, felsefe, 190 sayfa, 2025

Simon Blackburn – Etik (2025)

Simon Blackburn, etik kavramının hem günlük yaşamda hem de felsefi tartışmalarda oynadığı merkezi rolü ele alıyor. ‘Etik’ (‘Ethics: A Very Short Introduction’), etiğin ne olduğu sorusundan başlayarak doğru ve yanlışın belirlenmesinde hangi ölçütlerin kullanılabileceğini sorguluyor. İnsanların nasıl yaşaması gerektiği, hangi eylemlerin ahlaki olduğu ve neden ahlaki davranmanın önemli olduğu gibi temel sorulara odaklanıyor.

Blackburn, etik düşüncenin tarihsel kökenlerini açıklarken, Antik Yunan’dan günümüze uzanan bir çizgide farklı yaklaşımları karşılaştırıyor. Aristoteles’in erdem etiğinden Kant’ın görev ahlakına, Bentham ve Mill’in faydacılığından çağdaş etik teorilerine kadar pek çok perspektifi anlaşılır bir şekilde sunuyor. Bu bağlamda kitabın amacı, okuyucuya belli bir öğretiyi dayatmak değil, farklı görüşleri anlamak ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek oluyor.

Eserde ayrıca görelilik, bencillik, özgür irade ve sorumluluk gibi konular derinlemesine inceleniyor. Etik değerlerin kültürden kültüre değişip değişmediği, bireysel çıkarlarla toplumsal iyiliğin nasıl dengeleneceği gibi sorular tartışılıyor. Blackburn, bu tartışmaların sadece akademik birer egzersiz olmadığını, gündelik kararlarımızda somut etkileri bulunduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak kitap, etiğin karmaşık görünen yapısını sade bir dille çözüyor ve okuyucuya ahlaki düşünmenin hem kişisel hem toplumsal yaşamda neden vazgeçilmez olduğunu gösteriyor. Simon Blackburn, bu kısa ama yoğun çalışmasıyla felsefi etik tartışmalarına giriş yapmak isteyen herkes için güçlü bir rehber sunuyor.

  • Künye: Simon Blackburn – Etik, çeviren: Erkan Uzun, İş Kültür Yayınları, felsefe, 144 sayfa, 2025

Aristoteles – Oluş ve Bozuluş Üzerine (2025)

Aristoteles’in bu eseri, doğa felsefesinin temel sorularına yöneliyor ve evrendeki değişimin nasıl mümkün olduğunu araştırıyor. ‘Oluş ve Bozuluş Üzerine’ (‘Περὶ γενέσεως καὶ φθορᾶς’), özellikle oluş (bir şeyin ortaya çıkması) ve bozuluşun (bir şeyin ortadan kalkması) doğasını, bunların hangi koşullarda gerçekleştiğini ve evrenin işleyişi içindeki yerini tartışıyor.

Aristoteles, değişimin üç ana türünden söz ediyor: niteliksel değişim (bir şeyin renginin, sıcaklığının ya da tadının değişmesi), niceliksel değişim (artma ya da azalma) ve yer değiştirme (hareket). Bunların dışında oluş ve bozuluş, yani bir varlığın bütünüyle ortaya çıkması veya yok olması, daha köklü bir değişim biçimi olarak ele alınıyor. Ona göre bu süreçler, evrendeki dört temel unsurun –toprak, su, hava ve ateş– etkileşimiyle gerçekleşiyor. Unsurların belirli oranlarda dönüşmesi yeni varlıkları ortaya çıkarıyor, bozulmaları ise varlıkların yok oluşuna yol açıyor.

Aristoteles, “hiçten varlık olmaz” düşüncesini reddetmiyor ama bunu sınırlı bir çerçevede ele alıyor. Ona göre mutlak anlamda yoktan varlık ortaya çıkmıyor; bunun yerine, zaten var olan unsurlar farklı şekillerde birleşerek yeni şeyler oluşturuyor. Aynı şekilde bir şey bütünüyle yok olmuyor, yalnızca başka bir şeye dönüşüyor. Bu anlayış, doğadaki sürekli döngüyü açıklamak için temel bir anahtar sunuyor.

Eserde ayrıca atomcu filozofların görüşleriyle de hesaplaşılıyor. Aristoteles, Demokritos ve Leukippos’un “bölünmez atomlar” fikrine karşı çıkarak, doğadaki değişimi atomların hareketiyle değil, niteliklerin ve unsurların dönüşümüyle açıklıyor. Böylece değişim, hem sürekli hem de düzenli bir süreç olarak kavranıyor.

Bu eser, Aristoteles’in doğa anlayışında merkezî bir yere sahip olup, hem Orta Çağ hem de Yeni Çağ düşünürleri için doğanın düzeni ve değişimin yasaları üzerine yapılan tartışmalara yön vermiştir.

  • Künye: Aristoteles – Oluş ve Bozuluş Üzerine, çeviren: Furkan Akderin, Say Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2025