Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, sanatın yalnızca duygularla ilgili bir alan olmadığını, aynı zamanda düşünmenin farklı bir biçimi olduğunu savunuyor. Rancière, “estetik bilinçdışı” kavramını ortaya atarken, sanatın düşünceyi kelimelerle değil görsel, işitsel ve duyusal biçimlerle ifade ettiğini söylüyor. Yani sanat, bilincin değil, bilinçdışının diliyle konuşur; ancak bu, Freud’un anlamıyla bastırılmış arzuların değil, düşüncenin görünmez biçimlerinin alanıdır.

Kitap, estetiğin tarihini 18. yüzyıldan itibaren ele alıyor. Rancière, Schiller, Hegel ve Kant gibi düşünürlerin sanatı ahlak, temsil ve güzellik üzerinden tanımladığını, ancak modern dönemde sanatın bu sınırları aştığını belirtiyor. Sanat artık sadece “güzel” olanı üretmez; dünyayı farklı bir biçimde algılamamızı sağlar. Bu noktada “estetik bilinçdışı”, sanatın bize dünyayı başka türlü düşünmeyi öğreten gizli gücüdür.

Rancière ayrıca Freud, Mallarmé, Proust ve Valéry gibi isimlerden yola çıkarak, sanatın insan deneyimini nasıl dönüştürdüğünü inceler. Ona göre bir şiir, bir tablo ya da bir roman, bilinçli bir fikir aktarmasa bile, düşüncenin biçimini değiştirir. Sanat, dünyayı açıklamaz ama onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düzenler. Bu yüzden Rancière için estetik, yalnızca sanat kuramı değil, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik üzerine bir düşünme biçimidir.

‘Estetik Bilinçdışı’ (‘L’Inconscient esthétique’), karmaşık felsefi terimleri sadeleştirerek söyleyecek olursak, sanatın neden yalnızca duygusal değil, aynı zamanda düşünsel bir etkinlik olduğunu açıklar. Rancière, sanatı bilimin ve siyasetin yanında, insanın dünyayı anlama yollarından biri olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, felsefe, 80 sayfa, 2025

Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi? (2025)

Thomas Meyer’in ‘Hannah Arendt Kimdi?’ adlı kitabı, 20. yüzyılın en etkili siyaset düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in yaşamını, düşünsel gelişimini ve entelektüel mirasını kısa ama yoğun bir biçimde anlatıyor. Meyer, biyografik anlatıyı felsefi çözümlemeyle iç içe geçirerek Arendt’in fikirlerinin hangi tarihsel ve kişisel koşullarda biçimlendiğini gösteriyor.

Kitap, Arendt’in Almanya’daki gençlik yıllarından başlıyor: Martin Heidegger’le kurduğu entelektüel ve duygusal ilişkinin, onun düşünsel yöneliminde yarattığı derin etkiyi tartışıyor. Nazi rejiminin yükselişiyle birlikte Arendt’in ülkesinden kaçışı, Paris ve ardından ABD’deki sürgün yaşamı, Meyer’in “düşüncenin köksüzleşmesi” dediği bir temaya dönüşüyor. Bu deneyim, Arendt’in sonraki çalışmalarında —özellikle ‘Totalitarizmin Kaynakları’, ‘İnsanlık Durumu’ ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te’— merkezi bir yere sahip olan özgürlük, eylem, yargı ve kötülük kavramlarının temelini oluşturuyor.

Meyer, Arendt’in felsefi tutumunu bir “düşünme cesareti” olarak tanımlar. Arendt için düşünmek, yalnızca anlamak değil, itaatsizliğin bir biçimidir. Yazar, onun totalitarizm eleştirisini günümüz siyasal atmosferiyle ilişkilendirerek, bireyin sorumluluğunun ve politik katılımın önemini vurgular. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, burada ahlaki kayıtsızlığın modern toplumlarda nasıl kök saldığını açıklayan bir uyarı olarak öne çıkar.

Kitap, ne akademik bir monografi ne de sıradan bir biyografi. Thomas Meyer, Arendt’in fikirlerini sade ama derin bir dille aktararak, düşünürün çağını aşan sorularını yeniden güncelliyor: “Özgürlük nedir?”, “Eylem ne zaman politikleşir?”, “İnsan, düşünmeyi bıraktığında neye dönüşür?”

  • Künye: Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi?, çeviren: Özlem Kırtay, Ebubekir Demir, Lejand Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi (2025)

İbrahim Aylak’ın ‘Şizofreni Fenomenolojisi’ adlı kitabı, zihinsel bozuklukları anlamanın sınırlarını zorlayan özgün bir düşünsel deneme niteliğinde. Kitap, klasik psikiyatrik tanı dilinin ötesine geçerek, şizofreniyi bir “bozukluk”tan çok, insan olma hâlinin uç noktalarından biri olarak ele alıyor. Aylak, fenomenolojik psikopatolojinin kavramsal araçlarını kullanarak şizofreninin zamanı, bedeni ve öznelerarasılığı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor; hastalığın “ne olduğu”ndan çok “nasıl deneyimlendiği” sorusuna yoğunlaşıyor.

Kitabın sunuş bölümünde Özgür Taburoğlu, Aylak’ın yaklaşımını “psikiyatrinin sınırlarını genişleten” bir tutum olarak tanımlıyor. Gerçekten de Aylak, hastayı yalnızca bir “vaka” olarak değil, anlam üreten bir özne olarak konumlandırıyor. DSM veya ICD gibi tanı sistemlerinin dar çerçevesine sıkışmadan, açıklamak ile anlamak arasındaki mesafeyi fenomenolojik bir köprüyle aşmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, Husserl’in yönelimsellik, Heidegger’in dünya-içinde-olmak, Merleau-Ponty’nin bedenlenme gibi kavramlarını modern psikiyatrik gözlemle buluşturuyor.

Kitabın bölümleri de bu kavramsal hattı izliyor: zaman deneyimi, bedenlenmiş kendilik, öznelerarasılık gibi temel fenomenolojik alanlar şizofreni deneyimiyle birlikte yeniden ele alınıyor. Zamanın akışı tuhaflaşıyor, bedenle dünya arasındaki bağ çözülüyor, başkalarıyla ilişki alanı kırılganlaşıyor. Bu çözülme, yalnızca bir patoloji değil, varoluşun sınırında beliren yeni bir anlam biçimi olarak sunuluyor.

‘Şizofreni Fenomenolojisi’, tanıların soğuk yüzeyinin ötesine geçip, hastanın dünyasını içeriden duyumsamaya çağıran bir çalışma. Klinik bilgiyi felsefi sezgiyle birleştiriyor; “normal” bilincin güvenli zeminini sorgularken, düşüncenin sınırına dokunan bir varoluş anlatısı kuruyor.

  • Künye: İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi, Akademim Yayıncılık, felsefe, 262 sayfa, 2025

Julian Huxley – Transhümanizm (2025)

Julian Huxley’nin bu kitabı, ilk olarak 1957 yılında yayımlandı ve modern çağın bilim, ahlak, din ve insanlık anlayışına dair yeni bir zihinsel çerçeve önermesiyle 20. yüzyıl düşünce tarihinin önemli eserlerinden biri sayılıyor. Huxley, kitabında insanlığın artık “eski şişelere konmuş eski şaraplarla” yaşayamayacağını, yani geçmişe ait dini ve metafizik inançların modern dünyanın karmaşık gerçeklerini açıklamakta yetersiz kaldığını söylüyor. Bu nedenle yeni bilimsel keşiflerin ışığında, insanın kendisini ve evreni anlamlandırma biçimini kökten dönüştürmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin merkezinde Huxley’nin “bilimsel hümanizm” adını verdiği düşünce yer alıyor. Ona göre insanlık, evrim sürecinde artık bilinçli bir aşamaya ulaşmıştır; bundan sonra “insan türü, kendi evrimini yönlendirebilecek” bir varlık haline gelmelidir. Bu görüş, sonradan transhümanizmin entelektüel temellerinden biri haline gelmiştir. Huxley, biyolojik ve kültürel evrimin insanın kendi potansiyelini aşma yönündeki kaçınılmaz süreci olduğunu söyler. İnsan, doğanın pasif ürünü olmaktan çıkarak, evrimin aktif öznesine dönüşmelidir.

Julian Huxley bu bakışında, kardeşi Aldous Huxley’nin distopik uyarılarından belirgin biçimde ayrılır. Aldous, ‘Cesur Yeni Dünya’da bilimin ve teknolojinin insanı özgürlüğünden mahrum bırakabileceği karanlık bir gelecek resmederken, Julian daha iyimser ve ilerlemeci bir vizyon ortaya koyar. Ona göre insanlık, akıl, etik ve bilimsel sorumlulukla birleştiğinde, kendi evrimsel kaderini özgürce biçimlendirebilir.

‘Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler’ (‘New Bottles for New Wine’), transhümanist düşüncenin erken bir manifestosu olarak, modern insanın hem bilimin hem ahlakın rehberliğinde daha bilinçli, dayanışmacı ve umutlu bir gelecek kurabileceğine inanan bir çağrıdır.

  • Künye: Julian Huxley – Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, siyaset, 328 sayfa, 2025

Anthony Gottlieb – Aklın Rüyası (2025)

Anthony Gottlieb, bu eserinde Batı düşüncesinin doğuşundan Rönesans’a kadar uzanan felsefe tarihini, yalnızca büyük filozofların fikirlerini anlatmakla kalmadan, bu fikirlerin ortaya çıktığı toplumsal ve entelektüel atmosferle birlikte ele alıyor. ‘Aklın Rüyası: Antik Yunan’dan Rönesans’a Batı Felsefesi Tarihi’ (‘The Dream of Reason: A History of Western Philosophy from the Greeks to the Renaissance’), mitolojik açıklamalardan akıl temelli sorgulamaya geçişi merkeze alıyor. Thales, Anaksimandros ve Pythagoras gibi erken dönem düşünürlerin doğa üzerine rasyonel açıklama çabalarıyla başlayan süreç, Sokrates’in ahlak temelli sorgulamalarına, Platon’un ideal düzen arayışına ve Aristoteles’in sistematik düşüncesine doğru evriliyor.

Gottlieb, Helenistik dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Septisizm gibi akımların insanın mutluluk ve bilgelik arayışına verdiği yanıtları inceliyor. Roma İmparatorluğu’nun yükselişiyle birlikte felsefenin dinle olan ilişkisini, Hristiyanlığın entelektüel zeminde nasıl şekillendiğini gösteriyor. Orta Çağ düşüncesinde Augustinus’un içe dönüş öğretisinden Aquinas’ın akıl ile inancı uzlaştırma çabasına uzanan bir çizgi kuruyor.

Eser, Rönesans’a yaklaştıkça insanın yeniden merkeze alınışını, bilginin otoriteye değil gözleme ve deneye dayanması gerektiğini vurgulayan bir dönüşümün habercisi olarak görüyor. Gottlieb’in anlatımı, tarihsel bir kronoloji içinde ilerlerken, felsefeyi soyut bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp insanın anlam arayışının canlı bir hikâyesi haline getiriyor.

  • Künye: Anthony Gottlieb – Aklın Rüyası: Antik Yunan’dan Rönesans’a Batı Felsefesi Tarihi, çeviren: Ramazan Atıl Karabey, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 440 sayfa, 2025

Gary Cox – Sartre ve Kurmaca (2025)

Jean-Paul Sartre genellikle varoluşçuluk felsefesi ve politik yazılarıyla anılıyor, fakat Gary Cox bu kitapta onun edebiyatla kurduğu bağı merkeze alıyor. Sartre’ın romanları, tiyatro oyunları ve eleştirel yazıları yalnızca estetik ürünler olarak değil, aynı zamanda felsefi düşüncesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Cox, Sartre’ın edebiyatı felsefesini somutlaştırmak, deneyimlere ve insan özgürlüğüne dair sorularını gündelik hayata taşımak için kullandığını savunuyor. Böylece Sartre’ın metinleri yalnızca kuramsal argümanların yansıması değil, aynı zamanda özgürlüğün, sorumluluğun ve seçimlerin somut hikâyeler içinde sınandığı alanlar haline geliyor.

‘Sartre ve Kurmaca’ (‘Sartre and Fiction: The Case for the Literary’), Sartre’ın romanlarında karakterlerin özgürlük ve yabancılaşma deneyimlerini nasıl yaşadığını inceliyor. Cox’a göre bu metinlerde felsefi kavramlar yalnızca açıklanmıyor, aynı zamanda duygular, ilişkiler ve çelişkiler aracılığıyla yaşatılıyor. Oyunlarında ise Sartre toplumsal sorumluluk, ahlaki çatışma ve iktidar ilişkilerini sahneye taşıyor. Bu yaklaşım edebiyatın yalnızca süsleyici ya da ikincil bir uğraş olmadığını, felsefi düşünceyi besleyen ve ona yön veren asli bir alan olduğunu gösteriyor.

Cox ayrıca Sartre’ın edebiyata dair teorik yazılarını da ele alıyor. Özellikle “Edebiyat Nedir?” adlı metinde dile getirilen, yazının özgürleştirici potansiyeline yaptığı vurgu yeniden değerlendiriliyor. Ona göre Sartre, okuru edilgin bir alıcı değil, metnin anlamını tamamlayan aktif bir özne olarak görüyor. Böylece edebiyat, yazar ve okur arasında etik ve politik bir ilişki kuruyor.

Sonuçta kitap, Sartre’ın felsefi ve politik düşüncesinin edebi üretimlerinden ayrı düşünülemeyeceğini, aksine bu eserlerin onun düşünce dünyasının merkezinde yer aldığını ileri sürüyor. Gary Cox, Sartre’ın edebiyatını ciddiye alarak onun felsefesini daha geniş ve daha canlı bir bağlamda anlamamıza katkı sağlıyor.

  • Künye: Gary Cox – Sartre ve Kurmaca, çeviren: Zeynep Mertoğlu, Alfa Yayınları, felsefe, 384 sayfa, 2025

Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak (2025)

Matthew Maxwell’in bu çalışması, felsefi ve kişisel bir alegori üzerinden yaşamın kaçınılmaz sıkıntılarıyla baş etmenin yollarını araştırıyor. Maxwell, basit ama rahatsız edici bir metafor olan hamamböceği üzerinden insanın hayattaki zorluklara, kaygılara ve travmalara verdiği tepkileri sorguluyor. Hamamböceği burada yalnızca tiksindirici bir böcek değil, kişinin karşılaşmak istemediği, bastırdığı ya da kaçtığı gerçekliklerin simgesi olarak ele alınıyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap’ (‘How to Hold a Cockroach’), kısa ve akıcı bir anlatımla bireyin korkularına yaklaşımının onun yaşam deneyimini nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Maxwell, hamamböceği tutmanın aslında yaşamın kendisini tutmak anlamına geldiğini; yani kişi ne kadar dirense de hayatın olumsuzluklarını kabullenmeden bütünlüklü bir özgürlük ve huzur yaşanamayacağını savunuyor. Kaçmak yerine yüzleşmek, tiksinmek yerine anlamak, kontrol etmek yerine kabul etmek kitabın ana felsefi duruşunu oluşturuyor.

Yazar, kendi deneyimlerinden yola çıkarak okuru, “rahatsız edici olanla” kurulan ilişkinin dönüştürücü potansiyelini görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, mindfulness (farkındalık) ve stoacılıkla da benzeşen bir kabul felsefesi taşıyor. Maxwell, mutluluğun olumsuzlukların yokluğunda değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmekte bulunduğunu vurguluyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak’, modern yaşamın kaygıları, kişisel krizler ve insanın kırılganlığı karşısında basit bir mecaz üzerinden derin bir yolculuk sunuyor. Kitap, hem kişisel gelişim hem de felsefi düşünceyle ilgilenen okurlar için özgün bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap, çeviren: Şafak Kılıç, Okuyanus Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, Çehov’un eserleri üzerinden özgürleşme düşüncesinin modern dünyadaki durumunu tartışıyor. Rancière, Çehov’un oyunlarında ve hikâyelerinde özgürleşmenin vaat edilmesine rağmen sürekli ertelenen, tamamlanmamış bir süreç olarak belirdiğini öne sürüyor.

Çehov’un karakterleri çoğu zaman kendi hayatlarını değiştirmek ister, yeni bir başlangıç umar, fakat bu arzuları genellikle gerçekleşmez. Bu ertelenmişlik, Rancière’e göre bireysel bir başarısızlıktan çok modern tarihin yapısal bir özelliğini yansıtır. Özgürleşme, ulaşılması gereken nihai bir hedef değil; daima askıda kalan, belirsiz ve tamamlanmamış bir deneyimdir. Bu noktada Rancière, Çehov’un sanatını sadece toplumsal bir eleştiri değil, aynı zamanda politik olanın sürekli yeniden tanımlandığı bir alan olarak yorumlar.

‘Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme’ (‘L’émancipation en suspens: Sur l’histoire de Tchekhov’), Çehov’un anlatılarındaki sıradan hayat kesitlerini, gündelik sıkıntıları ve küçük düş kırıklıklarını tarihsel özgürleşme tahayyülüyle ilişkilendirir. Bu bakış açısıyla Çehov, toplumsal dönüşümün büyük ideallerini değil, küçük jestlerde, yarım kalmış diyaloglarda ve gerçekleşmeyen umutlarda özgürleşmenin kırıntılarını görünür kılar.

Rancière’in yaklaşımı, Çehov’u yalnızca realist bir yazar olarak değil, modern özgürleşme düşüncesinin çelişkilerini açığa çıkaran bir düşünür olarak da konumlandırır. L’émancipation en suspens, hem Çehov’un edebiyatına yeni bir yorum getiriyor hem de modern siyasetin özgürlük ve eşitlik ideallerini sorgulayan felsefi bir tartışma sunuyor.

  • Künye: Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme, çeviren: M. Çağlar Atmaca, Livera Yayınevi, felsefe, 104 sayfa, 2025

Katja Haustein – Kayıp Zamana Dair (2025)

Katja Haustein’in bu kitabı, fotoğrafın edebiyat, felsefe ve kültürle ilişkisini derinlemesine inceleyen disiplinlerarası bir çalışma. Haustein, fotoğrafın yalnızca bir temsil aracı değil, aynı zamanda kimliğin, belleğin ve duygunun (affect) kurucu bir unsuru olduğunu ileri sürüyor. ‘Kayıp Zamana Dair: Proust, Benjamın ve Barthes’ta Fotoğraf, Kimlik ve Duygulanım’ (‘Regarding Lost Time: Photography, Identity, and Affect in Proust, Benjamin, and Barthes’), özellikle üç büyük düşünür ve yazar üzerinden bu sorunsalı tartışıyor: Marcel Proust, Walter Benjamin ve Roland Barthes.

İlk bölümde, Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si bağlamında fotoğrafın zamanı sabitleyen, kaybolanı yeniden çağıran ama aynı zamanda asla geri getirilemeyen bir anın melankolik izi olduğu vurgulanıyor. Haustein, Proust’un karakterleri ve anlatısı üzerinden fotoğrafın hem kişisel hatırlamanın hem de kaybın ifadesi olduğunu gösteriyor.

İkinci bölümde, Walter Benjamin’in fotoğraf üzerine yazıları ele alınıyor. Benjamin’in “aura” kavramı, teknik yeniden üretimin etkileri ve fotoğrafın tarihle kurduğu bağ merkeze alınıyor. Haustein, Benjamin’in fotoğrafı hem politik hem de estetik bir araç olarak düşündüğünü ve kimlik inşasında kolektif boyutun öne çıktığını belirtiyor.

Üçüncü bölümde, Roland Barthes’ın “Camera Lucida”sı üzerinden fotoğrafın kişisel ve duygusal etkisi tartışılıyor. Barthes’ın “punctum” kavramı, fotoğrafın seyircide yarattığı ani ve kişisel sarsıntıyı ifade ederken, Haustein bu kavramın kimlik ve aidiyetle nasıl ilişkilendiğini inceliyor.

Genel olarak kitap, fotoğrafın bireysel hafıza, toplumsal kimlik ve duygusal deneyim arasında nasıl bir köprü kurduğunu, kayıp ve hatırlama üzerinden şekillenen bir estetik ve varoluşsal alan sunduğunu savunuyor.

  • Künye: Katja Haustein – Kayıp Zamana Dair: Proust, Benjamın ve Barthes’ta Fotoğraf, Kimlik ve Duygulanım, çeviren: Sibel Erduman, Vakıfbank Kültür Yayınları, fotoğraf, 344 sayfa, 2025

David Hume – Din Üstüne (2025)

David Hume’un ‘Din Üstüne’ olarak Türkçeye çevrilen ‘The Natural History of Religion’ ve ‘Dialogues Concerning Natural Religion’ adlı eserleri, dinin kökenlerini, işlevini ve akıl ile inanç arasındaki gerilimi irdeleyen iki temel metin.

‘The Natural History of Religion’da Hume, dinin kaynağını akılda değil, insani tutkular ve korkularda görüyor. Ona göre insanlar doğadaki belirsizlikler, felaketler ve ölüm karşısında sığınacak güçler arıyor ve bu durum doğaüstü varlık tasavvurlarını doğuruyor. İlk biçim olarak politeizmin ortaya çıkması, ardından tektanrıcılığa evrilmesi bu bağlamda açıklanıyor. Hume, dinin doğasında akılcı bir sistemden ziyade hayal gücü, korku ve umutların belirleyici olduğunu savunuyor. Böylece dinin, insani zayıflıkların ve bilinmezlik karşısındaki tepkilerin ürünü olduğu fikrini geliştiriyor.

‘Dialogues Concerning Natural Religion’ ise Tanrı’nın varlığına dair rasyonel argümanların diyalog biçiminde tartışıldığı bir eser. Philo, Cleanthes ve Demea adlı üç karakter üzerinden Tanrı’nın doğasına dair farklı bakış açıları inceleniyor. Cleanthes tasarım argümanını savunurken, Demea Tanrı’yı akıl yoluyla kavramanın imkânsızlığını öne sürüyor. Philo ise eleştirel ve şüpheci bir konumda durarak hem akıl yürütmelerin sınırlılığını hem de teolojik sistemlerin çelişkilerini ortaya koyuyor.

Her iki eserde de Hume’un temel yaklaşımı, dinin ne yalnızca vahiy ne de saf akıl ürünü olduğu, aksine insanın duyguları, hayal gücü ve sınırlı rasyonel kapasitesiyle yoğrulmuş bir olgu olduğudur. Hume, bu metinlerle hem modern din felsefesinin hem de din sosyolojisinin öncüllerinden biri olarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

  • Künye: David Hume – Din Üstüne, çeviren: Deniz Özel, Say Yayınları, din, 240 sayfa, 2025