Özgür Taburoğlu – Tekil ve Çoğul (2025)

Semiyotik, hayatın her alanında – toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik ve sanatsal – görünmez bir ağ gibi işliyor. Bu ağ, uzak zaman ve mekânların sakinlerini yan yana getirirken, bazen de bağları koparıyor. Bağlantılar, ilişkiler ve ayrışmalar; tıpkı evrenin yapısındaki kararsızlıklar gibi, farklı olay ve nesneler üzerinden okunuyor. Semiyotik hem kuramsal hem pratik bir alan olarak, yalnızca farklı nesneleri değil, tekil ve çoğul varlıkların da bağ kurma koşullarını tanımlıyor. Bu bağlar basitçe yan yana gelişlerden ibaret olmayıp, belirsizlikler içinde yeni imkânlara kapı aralıyor.

Özgür Taburoğlu bu kitabında, Donna Haraway’in figürlerinden Jakob von Uexküll’ün biyosemiyotiğine, Merleau-Ponty’nin düşünce çemberlerinden Achille Mbembe’nin brütalist mimari okumalarına uzanan geniş bir yelpazede, anlamın izini sürüyor. Düz ontolojideki güç mücadelelerinden Montessori pedagojisinin işçi sınıfı çocuklarıyla ilişkisine, çağın sonunu işaret eden korku atmosferinden şiddet tekniklerine, öznesiz tarih anlayışından popüler kültürdeki aktarım ilişkilerine kadar çok farklı alanlar, semiyotik merceğinden yeniden yorumlanıyor.

Bu yaklaşım, tesadüf ile zorunluluk arasındaki karşılaşmaları, bilincin ve bilinçdışının ortak paydalarını, yeryüzünün ve evrenin paydaşlarını anlamak için kullanılıyor. ‘Tekil ve Çoğul’, semiyotiğin yalnızca anlam çözümleme aracı değil, aynı zamanda varoluş biçimlerini yeniden kuran bir ilişki zemini olduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Özgür Taburoğlu – Tekil ve Çoğul: Semiyotik Bağlantılar, Akademim Yayıncılık, felsefe, 184 sayfa, 2025

Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce (2025)

Steven Nadler ve Lawrence Shapiro’nun bu eseri, insanların yanlış düşünce biçimlerine nasıl kapıldığını ve felsefenin bu tuzaklardan çıkışta nasıl yol gösterebileceğini inceliyor. Yazarlar, günümüzde bilgi bolluğu içinde doğru ile yanlışı ayırt etmenin zorlaştığını, özellikle de sosyal medyanın yanlış bilgiyi hızla yayarak düşünsel hataları pekiştirdiğini vurguluyor. Bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar da doğurduğunu belirtiyorlar. ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?’ (‘When Bad Thinking Happens to Good People: How Philosophy Can Save Us from Ourselves’), yanlış düşünmenin psikolojik kökenlerini açıklarken, inançlarımızı körü körüne savunma eğiliminin nasıl oluştuğunu da ele alıyor.

Nadler ve Shapiro, yanlış akıl yürütme türlerini mantıksal safsatalar ve bilişsel önyargılar üzerinden örneklendiriyor. Kendi görüşlerimizi doğrulayan bilgileri seçme, karşıt kanıtları görmezden gelme veya karmaşık sorunları basite indirgeme gibi eğilimler, düşünce kalitemizi zayıflatıyor. Yazarlar, bu zihinsel tuzakların farkına varmanın felsefi düşünme becerilerini geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Felsefe, eleştirel sorgulamayı, mantıklı argüman kurmayı ve kanıta dayalı inançlar geliştirmeyi öğretiyor.

Kitapta ayrıca, Sokrates’ten Kant’a uzanan düşünürlerin yöntemleri, günümüzün bilgi karmaşasında yol gösterici araçlar olarak sunuluyor. Yazarlar, “doğruyu aramak” ile “haklı çıkmak” arasındaki farkı netleştiriyor ve okuru fikirlere açık, kendi varsayımlarını sorgulayan bir zihin yapısına davet ediyor. Sonuç olarak, felsefi düşünmenin yalnızca akademik bir uğraş değil, yanlış bilgiden korunmak ve daha sağlıklı toplumsal tartışmalar yaratmak için yaşamsal bir beceri olduğu mesajını veriyor.

  • Künye: Steven Nadler, Lawrence Shapiro – İyi İnsanlar Kötü Düşününce: Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 208 sayfa, 2025

Martin Glazier – Öz (2025)

Martin Glazier, bu kısa ama yoğun eserinde “öz” kavramının metafizikteki yerini yeniden değerlendiriyor. ‘Öz’ (‘Essence’), özün yalnızca şeylerin ne olduğu sorusuna yanıt veren bir nitelik olmadığını, aynı zamanda gerçekliğin yapısını kavramak için temel bir araç sunduğunu savunuyor. Glazier, özsel gerçekliklerin yalnızca tanımlayıcı değil, açıklayıcı da olduğunu öne sürüyor. Öz, bir varlığın kimliğini belirlemekle kalmıyor, onun neden öyle olduğunu anlamamıza da katkı sağlıyor.

Kitapta öz, “aktif” ve “gizli” gerçeklikler ayrımı üzerinden ele alınıyor. Aktif gerçekler, gözlemlenebilir ve dünyada etkin olan durumlarken; gizli olanlar daha çok mantıksal veya olasılıkla ilgili düzeyde kalıyor. Glazier, özsel doğruların aktif gerçekliklere dayandığını ileri sürerek, özün gerçeklik içinde dinamik bir yer kapladığını gösteriyor. Bu yaklaşım, öz kavramını soyut bir kategori olmaktan çıkarıp işleyen bir açıklama düzeyine taşıyor.

Öz ile kimlik, açıklama, zorunluluk ve bilgi gibi temel felsefi kavramlar arasındaki ilişki de ayrıntılı biçimde inceleniyor. Glazier, özün yalnızca metafizik değil, epistemolojik bir rolü de olduğunu belirtiyor. Ona göre öz, yalnızca varlığın ne olduğunu bilmemizi değil, onu neden öyle bildiğimizi de açıklar. ‘Essence’, özün metafizikteki konumunu tartışmaya açmakla kalmıyor, bu konumun daha derin bir felsefi çözümleme gerektirdiğini de ortaya koyuyor.

  • Künye: Martin Glazier – Öz, çeviren: Samet Büyükada, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 128 sayfa, 2025

Ulus Baker – Makine-Dil (2025)

Makine, yalnızca sanayiyi ya da teknolojiyi temsil eden soğuk bir aygıt değil; modernliğin derinliklerine kök salmış, insan varoluşuna dair düşünme biçimimizi baştan sona dönüştüren bir metafor olarak öne çıkıyor. Gözün yerini alan kamera, dilin sınırlarını zorlayan algoritmalar, duyguyu şekillendiren devreler, arzuyu yönlendiren sistemler… Bunların her biri hem mecazi birer imge hem de yaşamın gündelik akışına doğrudan müdahale eden gerçek yapılar olarak karşımıza çıkıyor.

Ulus Baker’in düşünce evreninden süzülmüş, kimi zaman gözden kaçmış kimi zaman da bir yerlerden “bulunmuş” yazılardan oluşan bu derleme, odağına bu karmaşık makine imgesini alıyor. Kitap boyunca makine, yalnızca teknik bir varlık olarak değil, aynı zamanda insanın ifade gücünü, anlam üretimini ve algı biçimlerini dönüştüren bir özne gibi ele alınıyor.

‘Makine-Dil’, okuru estetikten sinemaya, felsefeden sosyolojiye uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Her kavşakta, dili yeniden kurmanın ve düşünceyi dönüştürmenin olasılıklarını araştırıyor. Bu kitap, sadece makinelerle ilgili değil; aynı zamanda insanın nerede başlayıp nerede bittiğine, dili kullanırken neleri kurup neleri yitirdiğine dair bir sorgulama daveti. Bir çiçek dürbünü gibi: Her çevirdiğinizde başka bir açı, başka bir renk, başka bir anlam…

  • Künye: Ulus Baker – Makine-Dil, derleyen: Ege Berensel, İletişim Yayınları, felsefe, 243 sayfa, 2025

Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler (2025)

Kant ‘Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’ (‘Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’) adlı bu eserinde estetik duygular üzerine derinlemesine bir ayrım yapıyor. Güzel duygusu, yumuşaklık, zarafet ve hoşnutlukla ilişkilendiriliyor. İnsan güzel olanla karşılaştığında huzur hissi duyuyor. Güzel, daha çok sevgiyle bağ kurulan nesnelere yöneliyor. Yüce ise hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırıyor. Güzel, ölçülü olanı; yüce, sınırsız olanı çağrıştırıyor. Bir dağ manzarası güzel olabilirken, fırtına içindeki okyanus yücelik hissi veriyor. Güzel, duyulara hitap ediyor; yüce, zihni zorlayan büyüklükte ortaya çıkıyor.

Kant, bu estetik ayrımı yalnız doğa ve sanatla değil, insan karakterleriyle de ilişkilendiriyor. Güzele duyarlılık nazik ve incelikli kişiliklerde öne çıkıyor. Yüceyi hisseden kişi ise cesaret, onur ve yüksek ahlaki duygular taşıyor. Kadınların daha çok güzel olana, erkeklerinse yüce olana eğilimli olduğunu savunuyor. Ancak bu, kültürel alışkanlıklarla da şekilleniyor. Kant, her bireyin doğuştan gelen mizacıyla estetik duyarlılığı arasında bir bağ kuruyor.

Eserde ahlaki yücelik ile estetik yücelik arasındaki fark da vurgulanıyor. Ahlaki yücelik, insanın iyilik uğruna acıya dayanabilmesini içeriyor. Estetik yücelikse karşısında küçüklüğümüzü hissettiğimiz doğa olaylarında ortaya çıkıyor. Kant, yüceyi hisseden kişinin aynı zamanda kendi içsel gücünü de fark ettiğini belirtiyor. Güzellik geçici bir hoşnutluk verirken, yücelik insanı derin düşüncelere yöneltiyor. Bu düşünsel derinlik, ahlaki gelişimin de temelini oluşturuyor.

  • Künye: Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler, çeviren: Gamze Aydemir, Say Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Kate Abramson – Gaslighting (2025)

Gaslighting, yalnızca bireyler arası bir manipülasyon biçimi değil; aynı zamanda sosyal ilişkiler, iktidar yapıları ve normatif beklentilerle iç içe geçmiş bir baskı mekanizması olarak işliyor. Abramson bu kavramı yalnızca psikolojik değil, etik ve felsefi bir mesele olarak da ele alıyor. ‘Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı’ (‘A Philosopher Looks at Gaslighting’), gaslighting’in mağduru değil de failine odaklanarak bu eylemin ardında yatan niyetleri, güç ilişkilerini ve toplumsal bağlamları inceliyor. Failin amacı, mağdurun gerçeklik algısını sistematik şekilde bozmak ve kendi algılarını ona dayatmak oluyor.

Gaslighting’in fail tarafından nasıl planlı bir süreç hâline getirildiği ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Bu süreçte kullanılan stratejiler arasında inkâr, alaya alma, abartma ya da önemsizleştirme gibi taktikler yer alıyor. Abramson, bu manipülasyonun sadece bireysel değil, aynı zamanda kültürel olarak da desteklenebileceğini gösteriyor. Özellikle ataerkil toplumlarda kadınların deneyimlerinin daha kolay göz ardı edilmesi, gaslighting’in etkisini artırıyor.

Kitap ayrıca gaslighting’in ahlaki boyutlarını da sorguluyor. Yazar, mağdurun özerkliğini yok eden bu eylemin ciddi bir etik ihlal olduğunu belirtiyor. Gaslighting yalnızca insanın kendiyle olan ilişkisini değil, başkalarıyla olan ilişkilerini de kökten sarsıyor. Abramson, bu yıkıcı manipülasyonu görünür kılarak hem felsefi hem de toplumsal sorumlulukları hatırlatıyor.

  • Künye: Kate Abramson – Gaslighting: Gerçekliği Çarpıtmanın ve Manipülasyonun Karanlık Sanatı, çeviren: Ömer Anlatan, Timaş Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Giorgio Agamben – Pinokyo (2025)

Giorgio Agamben, Carlo Collodi’nin klasik Pinokyo masalını felsefi bir bakışla yeniden yorumluyor. ‘Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları’ (‘Pinocchio. Le avventure di un burattino doppiamente commentate e tre volte illustrate’), masalı yalnızca çocuklara yönelik bir hikâye değil, insan varoluşunun, kimlik oluşumunun ve toplumsal normlarla çatışmanın alegorisi olarak ele alıyor. Agamben’in yaklaşımında Pinokyo, hayata, itaate, sorumluluğa ve özgürlüğe dair derin soruların simgesine dönüşüyor.

Agamben, masalı aşırı sembolik ya da mistik okumaların ötesine taşıyor. Ona göre Pinokyo’nun yolculuğu, bir çocuğun insan olmaya doğru verdiği mücadeleyi temsil ediyor. Bu yolculuk, yalnızca bireysel dönüşümü değil, aynı zamanda toplumsal yapılarla hesaplaşmayı da içeriyor.

Pinokyo’nun uzayan burnu, burada sadece yalan söylemenin değil, sabit ve tanımlı bir kimliğe sığmayan insan doğasının işareti olarak değerlendiriliyor. Masaldaki karakterler de geleneksel iyi-kötü ayrımlarına uymuyor. Örneğin, Mangiafuoco’nun beklenmedik şefkati ya da Kedi ile Tilki’nin sinsiliği, Agamben’in ahlaki griliğe yaptığı vurgunun altını çiziyor.

Agamben’in yorumunda Pinokyo, sürekli dönüşüm içinde olan, kaçan, saklanan ve aynı zamanda olmak isteyen bir figür. Bu yönüyle hikâye, modern insanın sürekli kimlik arayışını ve toplumla kurduğu çelişkili ilişkiyi yansıtıyor. Masal, böylece yalnızca eğlenceli bir serüven değil, derin bir felsefi soruşturmanın zeminine dönüşüyor.

Özetle Agamben’in kitabı, Pinokyoyu çocuk edebiyatının sınırlarından çıkararak, özgürlük, itaat, dönüşüm ve kimlik temaları üzerinden düşünsel bir yolculuğa davet ediyor.

  • Künye: Giorgio Agamben – Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları, çeviren: Barış Yücesan, Akademim Yayıncılık, felsefe, 156 sayfa, 2025

Tim Maudlin – Fizik Felsefesi (2025)

Tim Maudlin, bu kitabında fizik felsefesinin temel başlıklarından biri olan uzay ve zaman kavramlarını ele alıyor. ‘Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman’ (‘Philosophy of Physics: Space and Time’), sadece fiziksel teorilerin teknik yönlerini değil, bu teorilerin dayandığı kavramsal çerçeveyi de sorguluyor. Kitap, okuyucuyu Newton’dan Einstein’a uzanan düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Fiziksel gerçekliğin yapısı üzerine yapılan klasik ve modern yorumları tartışarak, uzay ve zamanın ne olduğu sorusuna derinlikli yanıtlar arıyor.

İlk bölümlerde Newtoncu mutlak uzay ve zaman anlayışı ile Leibniz’in ilişkisel görüşü karşılaştırılıyor. Maudlin, her iki yaklaşımın dayandığı felsefi varsayımları açıklıyor ve bu çerçevenin klasik mekanik üzerindeki etkisini gösteriyor. Ardından Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte uzay ve zaman anlayışının nasıl dönüştüğü detaylı biçimde ele alınıyor. Özel ve genel görelilik kuramları, yalnızca fiziksel sonuçlarıyla değil, aynı zamanda felsefi anlamlarıyla da açıklanıyor. Zamanın akışı, eşzamanlılık, nedensellik ve gerçeklik gibi kavramlar, bu bağlamda yeniden tartışılıyor.

Maudlin, soyut tartışmalardan uzak durarak konuları açık, anlaşılır ve örneklerle desteklenen bir biçimde sunuyor. Matematiksel karmaşıklık yerine kavramsal berraklığı öne çıkarıyor. Kitap, fizik felsefesine ilgi duyanlar için hem giriş düzeyinde hem de derinleşmeye açık bir içerik sunuyor. Bilimin yalnızca formüllerden değil, düşünsel temellerden oluştuğunu hatırlatıyor. Uzay ve zaman üzerine düşünmek, yalnızca fizik değil, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmek anlamına geliyor.

  • Künye: Tim Maudlin – Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman, çeviren: Recep Demir, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 248 sayfa, 2025

Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm (2025)

Lynn Hankinson Nelson, bu kitabında biyolojiyi yalnızca doğal dünyayı açıklayan bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle örülü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş’ (‘Biology and Feminism: A Philosophical Introduction’), biyolojik bilgi ile feminist felsefenin kesiştiği noktaları inceliyor. Kitap, kadınların biyolojik olarak tanımlanma biçimlerinin tarihsel ve kültürel etkilerini sorguluyor. Bilimsel bilgilerin nesnel olduğu varsayımıyla yüzleşiyor ve bu bilginin hangi sosyal ilişkiler içinde üretildiğini ortaya koyuyor.

Nelson, biyolojiye feminist eleştiriyi getirirken iki temel çizgide ilerliyor: İlki, biyolojinin kadınları nasıl temsil ettiğini sorgularken; ikincisi, feministlerin bilimsel bilgi üretim süreçlerine nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikoloji, üreme, cinsiyet rolleri ve ataerkil toplumsal yapılar gibi başlıklar altında biyolojinin kadın kimliğini nasıl sabitlediği tartışılıyor. Bu tartışmalar, yalnızca kavramsal düzeyde kalmıyor; doğrudan sosyal politikalara, tıbba ve eğitim sistemlerine uzanıyor.

Kitap, feminist bilim kuramının temel savlarını okuyucuya tanıtarak, bilginin nesnelliği ile toplumsal konumların ilişkisini açığa çıkarıyor. Nelson, feminist yaklaşımların yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü güce sahip olduğunu savunuyor. Bilimsel bilginin toplumsal bağlamlardan bağımsız olmadığını ve cinsiyet normlarının bilim diline nasıl sızdığını gösteriyor. Böylece bilim, sorgulanamaz bir otorite değil, eleştirel bir düşünceyle yeniden inşa edilmesi gereken bir alan olarak konumlanıyor.

  • Künye: Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş, çeviren: Pınar Üzeltüzenci, Akademim Yayıncılık, feminizm, 348 sayfa, 2025

Graham Priest – Mantık (2025)

Mantık, doğru düşünmenin yapısını inceleyen bir disiplin olarak felsefe ve matematik arasında köprü kuruyor. Graham Priest, bu kısa ama yoğun kitapta, mantığın ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden önemli olduğunu herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyor. Mantığı yalnızca akıl yürütmenin kurallarıyla sınırlamıyor; dili, anlamı ve doğruluğu inceleyen geniş bir çerçevede ele alıyor. Aristoteles’ten başlayarak modern sembolik mantığa kadar uzanan tarihsel bir yolculuk sunuyor.

‘Mantık’ta (‘Logic: A Very Short Introduction’) öncelikle klasik mantığın temel kuralları açıklanıyor. “Ve”, “veya”, “değil” gibi bağlaçların nasıl çalıştığı, doğruluk tabloları ve geçerlilik kavramı üzerinden gösteriliyor. Ardından önermeler mantığı ve niceleyiciler mantığı devreye giriyor. Priest, sembollerin ve formüllerin nasıl çalıştığını örneklerle anlatıyor. Bu bölümlerde, günlük dilde karşılaştığımız ifadelerin nasıl biçimsel bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Böylece mantığın soyut bir oyun değil, düşüncenin mantığını modelleyen bir araç olduğunu vurguluyor.

Kitabın dikkat çeken kısımlarından biri, çelişki ve belirsizlikle ilgili bölümler oluyor. Priest, her önermenin ya doğru ya yanlış olacağını varsayan klasik mantık anlayışına alternatifler sunuyor. Paraconsistent mantık gibi sistemlerde çelişkilere rağmen geçerli çıkarımlar yapılabildiğini savunuyor. Bu, özellikle paradokslar ve felsefi sorunlar karşısında yeni kapılar açıyor. Mantığın yalnızca kesinlik değil, belirsizlikle başa çıkma biçimi olduğunu öne sürüyor. Böylece okuru, mantığın sanıldığından çok daha esnek ve yaratıcı bir düşünce alanı olduğuna ikna ediyor.

  • Künye: Graham Priest – Mantık, çeviren: Işıl Bayar Bravo, İş Kültür Yayınları, felsefe, 200 sayfa, 2025