Claude Béata — Kedi Psikolojisi (2026)

Claude Béata’nın bu çalışması, kedilerin davranışlarını ve ruhsal dünyasını veteriner psikiyatrisi perspektifinden ele alıyor. Uzun yıllardır hayvan davranışları üzerine çalışan Béata, klinik deneyimlerini ve güncel bilimsel araştırmaları bir araya getirerek kedilerin psikolojisini anlamaya çalışıyor. ‘Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?’ (‘La folie des chats’), insanların çoğu zaman kedilerin davranışlarını yalnızca içgüdüsel refleksler olarak gördüğünü, oysa bu davranışların karmaşık bir duygusal ve bilişsel dünyaya dayandığını gösteriyor. Bu yaklaşım kedilere yönelik bakışı değiştiriyor ve onları yalnızca evcil hayvanlar olarak değil, özgün bir psikolojik yapıya sahip canlılar olarak düşünmeyi sağlıyor. Claude Béata böylece kedi davranışlarını açıklarken çevre koşullarının, insanlarla kurulan ilişkilerin ve stresin hayvanların ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Kitapta yer alan örnek vakalar bu yaklaşımı somut hâle getiriyor. Béata, barınaklarda yaşayan ve depresyon belirtileri gösteren kedileri, sahiplerinden ayrıldığında yoğun kaygı yaşayan Tabatha’yı ve davranışlarında keskin dalgalanmalar görülen Nugatin’i anlatıyor. Ayrıca Melly adlı kedinin yaşadığı ve şizofreniye benzetilen davranış bozukluğu gibi dikkat çekici örnekler üzerinden kedilerin ruhsal sorunlarını tartışıyor. Bu hikâyeler yalnızca ilginç vakalar sunmuyor; aynı zamanda kedilerin stres, yalnızlık ve çevresel değişimlere nasıl tepki verdiğini açıklıyor. Yazar bu örneklerle okuyucuyu kedilerin zihinsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor ve onların davranışlarını daha dikkatli gözlemlemeye teşvik ediyor.

Béata kitabın genelinde kedilerin ruhsal ve fiziksel sağlığının birbirinden ayrılmaz olduğunu vurguluyor. Kedilerin yaşadığı çevre, günlük rutinler ve insanlarla kurdukları bağlar onların psikolojik dengesini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle yazar kedilerin ihtiyaçlarını anlamanın yalnızca davranış sorunlarını çözmek için değil, onların refahını korumak için de gerekli olduğunu söylüyor. Bilimsel araştırmalar ile klinik gözlemleri birleştiren bu çalışma, kedilerin psikolojisini anlaşılır biçimde açıklayan önemli bir rehber sunuyor. Bu yönüyle Kitap, kedilerin davranışlarını daha iyi anlamak ve onların sağlığını korumak isteyen okurlar için ufuk açıcı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Claude Béata — Kedi Psikolojisi: Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • Doğan Kitap
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026

Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı (2025)

Tristram D. Wyatt’ın bu kitabı, hayvan davranışlarını açıklarken biyolojik, evrimsel ve çevresel etkenlerin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Wyatt, davranış bilimini yalnızca gözleme dayalı bir alan olarak değil, aynı zamanda hayvanların hayatta kalma stratejilerini, iletişim biçimlerini ve sosyal yapılarının evrimini inceleyen bütüncül bir disiplin olarak ele alıyor. Bu çerçeve, hem genetik mirasın hem de çevresel uyaranların davranış üzerindeki etkilerini anlamaya imkân tanıyor. ‘Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş’ (‘Animal Behaviour: A Very Short Introduction’), farklı türlerde öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, içgüdü ile deneyimin hangi noktalarda birleştiğini ve hayvanların değişen koşullara göre davranışlarını nasıl dönüştürdüğünü tartışarak davranışın dinamik niteliğini ön plana çıkarıyor.

Wyatt, iletişim kavramını merkeze alarak hayvanların sesler, kimyasal sinyaller, jestler ve görsel işaretler yoluyla bilgi aktardığını açıklıyor. İletişimin yalnızca eş bulma ya da alan savunma gibi işlevlerle sınırlı olmadığını; aynı zamanda işbirliği, çatışma çözümü ve topluluk içi düzenin sağlanması için de kritik olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, hayvan davranışının karmaşık sosyal örgütlenmelerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bazı türlerde ebeveyn bakımının, grup hâlinde avlanmanın ya da hiyerarşik yapılanmaların evrimsel açıdan nasıl avantaj sağladığı örneklerle ele alınıyor. Böylece kitap, hayvan topluluklarının yaşam stratejilerini geniş bir ekolojik ve evrimsel bağlama yerleştiriyor.

Eserde ayrıca insan etkisinin hayvan davranışlarını nasıl dönüştürdüğü de tartışılıyor. Kentleşme, habitat kaybı, ışık ve ses kirliliği gibi modern çevresel değişimler, birçok türün alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Wyatt, bilimsel araştırmaların bu dönüşümleri anlamak ve türlerin uyum kapasitesini değerlendirmek için neden kritik olduğunu gösteriyor. Kitap genel olarak, hayvan davranışlarının neden ve nasıl sorularına yanıt ararken okuyucuyu hem biyolojik ilkeleri keşfetmeye hem de diğer canlılarla paylaşılan dünyanın karmaşıklığını düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş, çeviren: Nıvart Taşçı, Koç Üniversitesi Yayınları, zooloji, 176 sayfa, 2025

Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar (2025)

Cătălin Pavel’in bu kitabı, insanın doğayla ve özellikle hayvanlarla kurduğu ilişkiyi arkeolojik bulgular üzerinden yeniden düşündürüyor. Yazar, hayvanları yalnızca ekonomik ya da biyolojik birer unsur olarak değil, insanın kimlik ve anlam üretme süreçlerinin asli ortakları olarak görüyor. Kürk, kuyruk ve tüy imgeleri kitabın eksenini oluşturuyor; bunlar hem maddi kültürün izlerini hem de insan zihninin sembolik yaratıcılığını temsil ediyor. Arkeozoolojik kalıntılar, kemikler, süs eşyaları ve sanat nesneleri aracılığıyla, insanın hayvanlarla kurduğu çok katmanlı ilişkinin tarih boyunca nasıl evrildiği gösteriliyor.

Pavel’e göre hayvanlar, insanın düşünme biçimini, duygusal deneyimini ve toplumsal örgütlenmesini biçimlendiriyor. İnsan kültürünün tarihi, aslında insan-hayvan ortaklığının tarihiyle iç içe geçiyor. Köpeklerin sadakati, kedilerin gizemi, kuşların özgürlük imgesi ya da atların güç sembolü oluşu hem biyolojik hem kültürel bir miras taşıyor. Bu ilişkilerde hayvanlar insanın yalnızca yansıması değil; aynı zamanda onun dünyayı anlamlandırma aracına dönüşüyor.

‘Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler’ (‘Animalele care ne fac oameni. Blană, cozi și pene în arheologie’), doğa ile kültür arasındaki sınırın geçirgen olduğunu savunuyor. Arkeolojik izler, insanın hayvanlarla birlikte ürettiği anlam dünyasının kalıntılarını barındırıyor. Pavel, bu bulgular üzerinden insanı tanımlamanın yeni yollarını arıyor. Hayvanların insan tarihindeki yerini yeniden yorumlarken, insanın kendi doğallığını unutmuş modern benliğine de bir ayna tutuyor. Bu nedenle eser hem bilimsel hem felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

  • Künye: Cătălin Pavel – Bizi İnsan Yapan Hayvanlar: Arkeolojide Kürk, Kuyruklar ve Tüyler, çeviren: Metin Ömer, Gordium Yayıncılık, tarih, 363 sayfa, 2025

Ed Yong – Muazzam Dünya (2025)

Ed Yong bu kitabında insan duyularının ötesinde işleyen devasa bir dünyanın kapılarını aralıyor. Hayvanların çevrelerini algılama biçimlerini inceleyen yazar, “Umwelt” kavramı üzerinden her türün kendi duyusal evreninde yaşadığını gösteriyor. İnsan için sıradan olan bir görüntü, bir köpek için koku cümbüşüne, bir yarasa içinse yankıların şekillendirdiği bir haritaya dönüşüyor. Kitap, görme, işitme, koku alma, manyetik alanları algılama ve hatta elektrik sinyallerini hissetme gibi farklı duyusal sistemlerin zengin çeşitliliğini ortaya koyuyor.

Yong, bilimsel araştırmalardan örneklerle okuyucuyu hayvanların deneyim dünyasına davet ediyor. Kuşların gökyüzünü morötesi ışıkla görmesi, fillerle balinaların kilometrelerce ötedeki titreşimleri algılaması, köpekbalıklarının sudaki elektrik sinyallerini hissetmesi bu olağanüstü duyuların sadece bir kısmını oluşturuyor. Bu anlatım, insan merkezci bakışı sorgulamaya yöneltiyor ve doğayı kavrama biçimimizi dönüştürüyor.

‘Muazzam Dünya: Beş Duyunun Ötesine Yolculuk’ (‘An Immense World: How Animal Senses Reveal the Hidden Realms Around Us’), aynı zamanda insanın çevresine verdiği zararın hayvan duyuları üzerindeki etkilerini de gündeme getiriyor. Gürültü ve ışık kirliliği, milyonlarca yılda evrimleşmiş duyusal dengeleri bozuyor. Yong, insanın kendi ihtiyaçlarını merkeze koyarak yarattığı bu dünyada diğer canlıların da var olduğunu hatırlatıyor. Hayvanların duyusal evrenlerini anlamak yalnızca merakımızı gidermiyor, aynı zamanda etik bir sorumluluk da doğuruyor.

Sonuçta eser, okuyucuya insan duyularının sınırlarını aşan yeni bir mercek sunuyor. Doğayı farklı zihinlerle deneyimlemenin ihtimallerini düşündürüyor ve bizi hem hayranlık uyandıran hem de kırılgan olan bu büyük dünyaya karşı daha duyarlı olmaya çağırıyor.

  • Künye: Ed Yong – Muazzam Dünya: Beş Duyunun Ötesine Yolculuk, çeviren: Şiirsel Taş, Domingo Kitap, bilim, 520 sayfa, 2025

Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı (2025)

Ben Hoare’nin bu kitabı, şehir yaşamının karmaşası içinde doğanın hâlâ nasıl var olmaya devam ettiğini anlatan etkileyici bir keşif yolculuğudur. ‘Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış’ (‘Wild City’), kentlerin sadece beton ve metalden ibaret olmadığını; binaların çatılarında, kaldırımların kenarlarında, kanalizasyonlarda ve hatta gökdelenlerin aralarında gizlice gelişen yaban hayatını gözler önüne seriyor. Kitap, doğanın kentle kurduğu karmaşık ve çoğu zaman görünmez ilişkileri açığa çıkarırken, insan merkezli bakış açımızı sorgulamamıza da vesile oluyor.

Kitapta dünyanın farklı şehirlerinden örnekler sunulurken, tilkilerden baykuşlara, balinalardan arılara kadar çok çeşitli hayvanların kentsel ortama nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Bu hayvanlar bazen insanların bıraktığı atıklarla beslenir, bazen de unutulmuş yeşil alanlarda kendi ekosistemlerini kurar. Kentteki her çatlak, her çöp yığını ya da terk edilmiş bina bir yaşam alanına dönüşebilir. Yaban hayatı, insan faaliyetlerine rağmen değil, bazen tam da bu faaliyetler sayesinde yaşam bulur.

Hoare, kent doğasının sadece hayvanlarla sınırlı olmadığını, bitkilerin, mantarların ve mikroorganizmaların da bu ekolojik dokunun bir parçası olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda insanın da bu ekosistemin bir unsuru olduğunu hatırlatılıyor: Doğayı dışlamak yerine onunla birlikte yaşamanın yollarını aramak gerektiğini savunur. Bu yönüyle ‘Kentlerde Yaban Hayatı’, ekolojik farkındalığı artırmayı hedefleyen bir çağrıdır.

Kitap, doğayla yeniden bağ kurmak isteyen şehir insanı için ilham verici. Yalnızca büyük ormanlarda ya da milli parklarda değil, apartmanların arasında, otobüs duraklarında ve yağmur suyu kanallarında bile yaşamın direncine tanıklık ediyoruz. Kitap, modern kentlerin ortasında bile doğanın ısrarla sürdüğünü, yaşadığımız çevrenin aslında ne kadar “yaban” olabileceğini fark ettiriyor.

  • Künye: Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış, çeviren: Ali Berktay, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 64 sayfa, 2025

Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup (2025)

Frédéric Lenoir’in bu kitabı, hayvanlara ve onları seven insanlara yönelik içten bir çağrı niteliğinde. ‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’ (‘Lettre Ouverte aux Animaux (Et à Ceux Qui Les Aiment)’), hayvanlarla olan ilişkimizin ahlaki, felsefi ve duygusal boyutlarını sorgularken, insan-merkezli dünyamızda onların sesine kulak vermemiz gerektiğini vurguluyor.

Kitap, insan ile hayvan arasındaki tarihsel ayrımı eleştirerek başlıyor. Lenoir, Descartes’tan beri süregelen hayvanları “duygusuz makineler” olarak gören anlayışın hem bilimsel hem de etik açıdan çöktüğünü savunuyor. Modern bilimsel bulguların hayvanların bilinç, acı, sevgi ve empati gibi duygulara sahip olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Yazar, hayvanlara yönelik şiddetin, endüstriyel tarımda maruz kaldıkları eziyetin ve doğadaki yaşam alanlarının yok edilmesinin ardında yatan ideolojik körlüğe dikkat çekiyor. Bu durumun sadece hayvanlara değil, insanlığın ruhuna da zarar verdiğini ileri sürüyor.

Lenoir, hayvanlarla daha adil ve saygılı bir ilişki kurmanın yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda içsel bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Onlara duyulan sevginin insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşamasının anahtarlarından biri olduğunu vurguluyor.

‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’, insan merkezli düşünceyi aşarak türler arası empatiyi merkeze alan, duyarlı ve dönüştürücü bir metin olarak öne çıkıyor.

Künye: Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 144 sayfa, 2025

Edward O. Wilson – Karıncaların Dünyası (2025)

Edward O. Wilson’ın kaleme aldığı ‘Karıncaların Dünyası’ (‘The Ants’), karıncaların dünyasına dair kapsamlı ve detaylı bir rehber niteliğinde. Kitap, bu küçük ama son derece karmaşık sosyal böceklerin biyolojisi, ekolojisi ve evrimine dair bugüne kadar edinilmiş tüm bilimsel bilgiyi bir araya getiriyor.

Yazar, karınca türlerinin şaşırtıcı çeşitliliğini, yaşam döngülerini, üreme stratejilerini ve dünya üzerindeki yayılımlarını bilimsel bir titizlikle ele alırken, aynı zamanda okuyucuya anlaşılır ve sürükleyici bir anlatım sunuyor.

Kitap, karınca kolonilerinin inanılmaz organizasyon yapısına, iş bölümüne ve karmaşık iletişim sistemlerine odaklanıyor; feromonlar aracılığıyla nasıl haberleştiklerini, yiyecek kaynaklarını nasıl bulduklarını ve düşmanlara karşı nasıl organize olduklarını ayrıntılarıyla açıklıyor.

‘Karıncaların Dünyası’, karıncaların ekosistemdeki kritik rolünü de vurguluyor; toprağın havalandırılmasından tohumların dağıtımına, zararlı böceklerin kontrolünden diğer canlılarla olan simbiyotik ilişkilerine kadar birçok alanda ekolojik dengeye olan katkılarını gözler önüne seriyor.

Yazar, karıncaların toplumsal yapılarının, kraliçe, işçi ve erkek karıncalar arasındaki hiyerarşinin, yuva yapımındaki mühendislik becerilerinin ve beslenme alışkanlıklarının detaylı bir resmini çiziyor. Kitap, karıncaların evrimsel geçmişini de inceleyerek, milyonlarca yıldır nasıl hayatta kaldıklarını ve farklı ortamlara nasıl adapte olduklarını anlatıyor.

Wilson, karıncaların davranışlarını, genetik yapılarını ve çevresel etkileşimlerini bilimsel araştırmalar ve gözlemlerle destekleyerek, okuyucuya bu minik canlıların dünyasına derinlemesine bir bakış açısı sunuyor.

Eser, sadece entomoloji (böcek bilimi) alanında çalışanlar için değil, aynı zamanda doğa bilimlerine ve ekosistemlerin karmaşıklığına ilgi duyan herkes için temel bir kaynak niteliğinde.

Karıncaların, insan toplumlarına benzer ancak çok daha eski ve kendine özgü sosyal yapılarıyla, doğanın en başarılı organizmalarından biri olduğunu gösteren ‘Karıncaların Dünyası’, biyolojik çeşitliliğin ve evrimin büyüleyici bir örneğini sunar.

  • Künye: Edward O. Wilson – Karıncaların Dünyası, çeviren: Alp Akoğlu, Koç Üniversitesi Yayınları, bilim, 184 sayfa, 2025

Priscilla Mary Işın, Merete Çakmak – Anadolu Kuş Adları Sözlüğü (2024)

Kara başlı iskete, keten kuşu, lapon çintesi, çiğdeci, orman serçesi, mavi baştankara…

Türkiye’nin iklim, coğrafya ve kıtalararası konumundan dolayı yerli, göçmen ve ziyaretçi kuş türlerinin toplam sayısı çok fazladır, son kayıtlara göre 500’e yaklaşmıştır.

‘Anadolu Kuş Adları Sözlüğü’ bu kuşların yerel düzeyde bile olsa Türkçe karşılıklarını vermek amacıyla hazırlanmış.

Türkçe adları olmayan ya da sadece cins düzeyinde bulunup farklı türler için ayrı adları bulunmayan bazı kuş adlarının İngilizceden, Latinceden çevrilmesi kaçınılmaz bir durumdur.

Ender olarak görülen veya yeni tespit edilen bazı kuşların hepsinin yerel adlara sahip olmaları beklenemez.

Her dilde olduğu gibi, Türkçe kuş adları, insanların tarih boyunca doğal çevrelerindeki canlılara duydukları ilgiyi, onlarla ilgili bilgilerini yansıtır; onların renkleri, sesleri, hareketleri, yaşadıkları ortam gibi özelliklerini ifade eder.

Bu nedenle kuş adları Türkçenin bir zenginliğidir.

Bu sözlüğü kullananlar, “deniz kırlangıçları”nın hangi aileye ait olduğu gibi bilgilere gerek olmadan bütün kırlangıçları “kırlangıç” maddesi altında bulabilir.

‘Anadolu Kuş Adları Sözlüğü’nün kuş konulu kitaplardan diğer bir önemli farkı, bir kuş türü için rastlanan farklı adların hepsinin verilmesidir.

Aynı adın birden fazla kuş türü için kullanıldığı durumlarda yine hepsi belirtilmiştir.

Sözlük Türkçe, İngilizce ve Latince olmak üzere üç bölümden oluşuyor.

  • Künye: Priscilla Mary Işın, Merete Çakmak – Anadolu Kuş Adları Sözlüğü, Alfa Yayınları, inceleme, 184 sayfa, 2024

Nihat Baş – Türlerin Hukuku (2024)

Bu çalışma, insana bahşedilen o ayrıcalıklı ahlâkî üstünlüğün temelsiz, metafizik bir önerme olduğunu akademik bir titizlikle tartışıyor.

İnsanı hayvandan ayıran zihnî sınırı yıkmıyor, aksine bu sınırın zaten hiç var olmadığını gösteriyor.

Bunun için kutsal kitapları yeniden ve çok daha eleştirel bir gözle okuyor.

Düşünce tarihi içinde çok geniş çaplı bir yolculuk rotası çizen Nihat Baş’ın argümanları karşısında hâlâ dededen kalma ezberlerle ayakta durabilmek çok kolay değil.

Neticede insanların ihlâl edilemez haklara sahip olduğu fikrini, hayvanların da benzer hakları olduğu fikrine doğru teşmil ediyor.

İşte meselenin bam teli de burası zaten.

  • Künye: Nihat Baş – Türlerin Hukuku, Yeni İnsan Yayınevi, ekoloji, 331 sayfa, 2024