Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet (2025)

Doğukan Bingöl’ün ‘Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar’ adlı kitabı, modern hukuk düşüncesinin merkezinde yer alan bir soruya odaklanıyor: Hukuk, şiddeti ortadan kaldırmak için mi vardır, yoksa onun rafine biçimi midir? Yirmi birinci yüzyılın otoriterleşme eğilimleri, sistematik insan hakları ihlalleri, iklim krizi ve savaşlar karşısında hukukun giderek güçsüzleşmesi, bu sorunun güncelliğini artırıyor.

Bingöl, hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını; iktidarın şiddet tekeliyle iç içe geçmiş, onun biçim değiştirmiş hali olduğunu savunuyor. Walter Benjamin ve Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareketle, hukukun doğasını sorgularken, iktidar ile meşruiyet arasındaki bağı çözümlemeye girişiyor.

Eser, hukuku düzenin aracı olarak değil, şiddetin sürekliliğini meşrulaştıran bir sistem olarak ele alıyor. Bingöl, hukukun sınırlarını çizen şiddetin yalnızca istisnai anlarda değil, her yasada, her yaptırımda yeniden üretildiğini gösteriyor. Hukukun krizi, yasaya uymama haliyle değil, yasayı kuran şiddetin sorgulanmamasıyla derinleşiyor. Bu nedenle kitap, hukukun etik temellerine dönerek, adalet fikrini yeniden düşünme çağrısı yapıyor.

‘Hukuk ve Şiddet’, hem bir eleştiri hem de mevcut düzenin ötesine geçebilecek bir hukuk tahayyülünün imkanlarını araştıran felsefi bir girişim niteliğinde.

Bingöl’ün sözleri kitabın özünü açıklar nitelikte:

“Devlet ve siyasi iktidarın hukuk kurallarına uymadığı, bunun kronik bir hal aldığı ve krizlere dönüştüğü durumlar aslında rastlantı değil, şiddeti bir yöntem olarak benimsemenin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Eğer hukuk, yapısı gereği iktidarın şiddet tekeli ile uygulanıyorsa şiddet tekelini elinde bulunduran iktidar ona uymak istemediğinde hukukun hükümsüz kalması da doğal, hatta kaçınılmazdır.”

  • Künye: Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar, Dost Kitabevi, hukuk, 216 sayfa, 2025

Ferda Yıldırım – Hukuk Felsefesi (2025)

Ferda Yıldırım bu kitabında, hukuk felsefesini yalnızca bir kavramlar dizgesi olarak değil, çağdaş düşüncenin merkezindeki bir sorgulama alanı olarak ele alıyor. Yazar, “hukuk felsefesi bugün hâlâ neden önemlidir?” sorusunu temel eksen olarak belirliyor ve bu soruya birbirine bağlı üç düzlemde yanıt arıyor. İlk bölümde hukuk felsefesinin temel kavramları ve sorunları tanıtılırken, ikinci bölüm hukukun tarihsel, toplumsal, ahlaki ve politik bağlamlardaki konumunu açığa çıkarıyor. Son aşamada ise, çağdaş tartışmaların yoğunlaştığı alanlarda hukuk, ahlak ve toplumsal düzen arasındaki gerilimler eleştirel bir bakışla inceleniyor.

Kitap, hukuk felsefesine yalnızca bir “giriş” sunmuyor; aksine, onun felsefi zeminini sorgulayan, bilgi ve değer alanlarını kesiştiren bir düşünme biçimi öneriyor. Hukuku yalnızca normlar sistemi olarak değil, anlamı, meşruiyeti ve insani boyutlarıyla kavranması gereken dinamik bir yapı olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, felsefeyi hukukun dışsal bir yorumu olmaktan çıkarıp, onun içsel gerilimlerini açığa çıkaran bir düşünsel araç haline getiriyor.

Yazarın kuşatıcı yöntemi, analitik titizliği normatif sorgulamayla ve eleştirel duyarlılıkla birleştiriyor. Hukukun mantıksal, epistemolojik ve etik temellerine yönelen bu inceleme, felsefi düşünmenin hukuk alanında neden vazgeçilmez olduğunu yeniden gösteriyor. ‘Hukuk Felsefesi’, modern toplumun adalet, özgürlük ve sorumluluk kavrayışlarını sorgulayan bir zemin kurarak, hukuk ile felsefe arasındaki diyalogu güncel bir bağlamda yeniden inşa ediyor.

  • Künye: Ferda Yıldırım – Hukuk Felsefesi: Çağdaş Bir Tartışma, Say Yayınları, hukuk, 200 sayfa, 2025

Jean-Louis Halpérin – Avrupa Hukuk Tarihi (2025)

Jean-Louis Halpérin’in bu çalışması, modern Avrupa’nın hukuk ve hak kavrayışının son iki buçuk yüzyılda geçirdiği dönüşümü izliyor. Halpérin, “hak” kavramının yalnızca yasal belgelerde değil, siyasi, toplumsal ve felsefi tartışmalarda da nasıl biçimlendiğini gösteriyor. 18. yüzyılın sonundaki Aydınlanma düşüncesiyle birlikte başlayan bu süreçte, bireysel hakların doğuşu, devletin meşruiyetini belirleyen en temel ölçüt haline geliyor.

‘Avrupa Hukuk Tarihi: 1750’den Günümüze’ (‘Histoire des droits en Europe: de 1750 à nos jours’), 1750’lerden itibaren insan haklarının düşünsel kökenlerini, Fransız Devrimi’nin hukuk düzeni üzerindeki etkilerini ve 19. yüzyılda sanayi toplumunun ortaya çıkardığı yeni hak mücadelelerini ele alıyor. Halpérin, “doğal hak” fikrinin zamanla “sosyal haklar”a evrildiğini, böylece özgürlük ve eşitlik ideallerinin toplumsal adalet talepleriyle birleştiğini açıklıyor. Bu dönüşüm, hem liberal hem de sosyalist hukuk anlayışlarının çatıştığı zeminleri de belirginleştiriyor.

Halpérin 20. yüzyıla gelindiğinde, iki dünya savaşının ve totaliter rejimlerin, hak kavramını nasıl yeniden tanımladığını inceliyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle birlikte, hakların ulusal hukuk sınırlarını aşarak uluslararası bir norm sistemine dönüştüğünü vurguluyor. Yazar, Avrupa Birliği’nin yükselişiyle birlikte hakların yalnızca yurttaşlıkla değil, insanlık fikriyle ilişkilendirilmeye başladığını belirtiyor.

‘Avrupa Hukuk Tarihi’, hukuku yalnızca bir kurum değil, bir medeniyet projesi olarak okuyor. Halpérin’in çalışması, hakların soyut ilkelerden toplumsal yaşama nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor; Avrupa tarihini, adalet arayışının sürekli değişen biçimleri üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Jean-Louis Halpérin – Avrupa Hukuk Tarihi: 1750’den Günümüze, çeviren: Hakan Meral, Doğu Batı Yayınları, hukuk, 540 sayfa, 2025

Frédéric Bastiat – Hukuk (2025)

Frédéric Bastiat’nın 1850’de yayımlanan ‘Hukuk’ (‘La Loi’) adlı kitabı, klasik liberal düşüncenin temel metinlerinden biri. Bastiat, bu kısa ama yoğun eserinde devletin ve hukukun ne olması gerektiği sorusuna odaklanıyor.

Ona göre hukuk, bireylerin doğuştan sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkını korumak için vardır. Fakat hukuk, bu asli işlevinden saptığında, yani adalet yerine yağmayı ve belli çıkar gruplarını korumayı meşrulaştırmaya başladığında yozlaşıyor. Bastiat bu noktada “yasal yağma” (spoliation légale) kavramını öne çıkarıyor: Devlet, vergi, sübvansiyon, gümrük duvarı ya da ayrıcalıklı imtiyazlarla bazılarını kayırırken diğerlerini mağdur ediyor.

Eserde, sosyalist projelerden merkantilist ekonomiye kadar pek çok düzenleme, bireysel özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriliyor. Bastiat, devletin ekonomiye müdahalesinin üretkenliği azaltacağını ve toplumsal eşitsizlikleri artıracağını savunuyor. Ona göre yasa, bir grubun çıkarını diğerinin zararına dayatmaya kalktığında, toplumun temeli zayıflıyor.

‘Hukuk’, özgürlüğün ancak devletin sınırlandırılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bastiat’nın yaklaşımı, sonraki liberal ve libertaryen düşünce için önemli bir referans noktası oldu. Kitap, 19. yüzyıldan bugüne devlet, hukuk ve ekonomi tartışmalarında sık sık atıf yapılan bir eser olarak önemini koruyor.

  • Künye: Frédéric Bastiat – Hukuk, çeviren: Tülin Ural, Can Yayınları, hukuk, 72 sayfa, 2025

Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı? (2025)

Version 1.0.0

Boaventura de Sousa Santos’un bu eseri, insan haklarını Batı merkezli bir yapıdan çıkararak çoğulcu, kültürel ve epistemolojik olarak daha kapsayıcı bir zemine oturtmayı hedefliyor. ‘Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?’ (‘If God Were a Human Rights Activist’), insan haklarının yalnızca birey merkezli değil, toplulukların onuru, kolektif hafıza ve adalet arayışıyla da ilgili olduğunu savunuyor. Kitap, bu hakların küresel eşitsizlikler karşısında nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğini ele alıyor.

Santos’a göre günümüz insan hakları söylemi, sömürgecilik sonrası ilişkiler ve neoliberal ekonomi ile şekillenmiştir. Bu yüzden hak mücadelesi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda bilgi üretimi ve kültürel tanınma düzeyinde verilmelidir. “Epistemolojik çoğulculuk” kavramını öne çıkararak yalnızca Batılı değil, yerli, feminist ve marjinal bilgi biçimlerinin de meşrulaştırılması gerektiğini savunuyor.

Kitapta yerli halklardan sosyal hareketlere kadar birçok direniş pratiği, insan haklarına dair yeni imkânlar sunar. Santos, Tanrı bir insan hakları savunucusu olsaydı, yalnızca güçlülerin değil, dışlanmışların da haklarını savunacak bir etik sistem yaratacağını söyler. Bu yönüyle eser, insan haklarını sadece normatif değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir mücadele alanı olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?, çeviren: Yusuf Enes Karataş, Islık Yayınları, siyaset, 160 sayfa, 2025

Kolektif – Kömür Karası (2025)

“Bu 301 kişi neden öldü? Burası çok iyi bir işletme, çok kurumsal bir işletme; size çok güzel para veriyor, çok iyi davranıyor; bütün görevlerinizi yapıyorsunuz, sensörleriniz çok iyi çalışıyor, her şey çok yolunda ve hâlâ o işletmede çalışıyorsunuz, anladım. Patron, tutukluların bile maaşını yatırıyor, sigortasını ödüyor; böyle işletmede çalışılmaz mı, anladım. Her şey çok iyiydi, herkes madende gezdi; sıcak yok, nem yok, koku yok, monoksit yok; patlamalarda işçiler dışarı çıkartılıyor, kimse kimseye sesini yükseltmiyor… Bu 301 kişi niye öldü, sorusunun cevabı yok. Benim anladığım kadarıyla bu saatten sonra bu soruya cevap vermek isteyen yok. Kalkıp sırayla diyeceksiniz ki ‘benim işim değil, benim yetkim değil; ben bilmiyorum, amirim bilir, müdürüm bilir; ben işimi yaptım’. Bunları deyip oturacaksınız ve bunun sizi cezadan kurtaracağını düşüneceksiniz. Eğer gerçekten yeni bir şey söylemek isteyen olursa biz buradayız, ben buradayım.”

“Ben buradayım” diyen Avukat Selçuk Kozağaçlı ve yine “orada” olan Avukat Can Atalay, halen Silivri Cezaevi’nde. Katliam sanıklarından ise cezaevinde olan tek bir kimse yok. Elinizdeki kitap, Soma yargılamasının ve kimlerin nerede durduğunun unutulmaması için bir özet bırakma çabası.

  • Künye: Kolektif – Kömür Karası: Soma Katliamı Yargılaması, hazırlayan: Göksun Gökçe Göndermez, Zoe Kitap, hukuk, 464 sayfa, 2025

Thomas Hobbes – Hukukun Unsurları (2025)

Thomas Hobbes’un bu kitabı, Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturan ve daha sonraki başyapıtı Leviathan’ın öncüsü niteliğinde olan bir çalışmadır. ‘Hukukun Unsurları’ (‘The Elements of Law – Natural and Politic’), insan doğasını ve toplumsal düzenin nasıl ortaya çıktığını mekanikçi ve materyalist bir bakış açısıyla ele alır. Ona göre, insan doğası temelde bencildir ve her birey kendi varlığını sürdürme ve arzusunu tatmin etme eğilimindedir. Bu doğal durumda, herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir kaos ortamı hüküm sürer ve güvenlik, düzen veya istikrar söz konusu değildir.

Hobbes, bu doğal durumdan çıkış yolunun, bireylerin doğal haklarının bir kısmını, ortak bir gücü temsil eden egemen bir otoriteye devretmeleriyle mümkün olacağını savunur. Bu egemen güç, yasaları koyma ve uygulama yetkisine sahip olmalı, böylece toplumsal düzeni sağlayabilir ve bireylerin güvenliğini temin edebilir. Hobbes, en etkili egemenlik biçiminin monarşi olduğunu düşünse de, önemli olanın egemenin gücünün mutlak ve bölünmez olmasıdır. Egemenin temel görevi, barışı ve güvenliği sürdürmektir ve bireylerin bu amaçla egemenin otoritesine itaat etmeleri zorunludur. Hobbes, adaletin ve hukukun ancak egemenin iradesiyle tanımlanabileceğini, doğal bir adalet anlayışının olmadığını ileri sürer. ‘Hukukun Unsurları’, Hobbes’un doğa durumu, doğal haklar, toplumsal sözleşme ve egemenlik gibi temel kavramlarını ilk kez detaylı bir şekilde ele aldığı önemli bir eserdir ve siyaset felsefesi tarihindeki etkili düşünürlerden birinin fikirlerinin gelişimini anlamak için kritik bir kaynaktır.

  • Künye: Thomas Hobbes – Hukukun Unsurları, çeviren: Ayşe Çevik, Fol Kitap, hukuk, 256 sayfa, 2025

Şeyma Sağdıç Güven – Osmanlı’dan Türkiye’ye Kapitalist Hukuksal Kuruluş (2024)

Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyılı aşkın süren toplumsal dönüşümüyle iç içe geçmiş olan mülkiyet kurumunun evrimi, bu kitapta derinlemesine inceleniyor.

Modern hukuk sisteminin kurulmasıyla başlayan bir süreç olarak değil, çok daha uzun ve karmaşık bir tarihsel süreç olarak ele alınan mülkiyet, kapitalizmin etkisiyle nasıl dönüştüğünü ve toplumsal yapıda nasıl izler bıraktığını gözler önüne seriyor.

Şeyma Sağdıç Güven, bu dönüşümün Cumhuriyet dönemi hukuk resepsiyonlarıyla gerçekleştirilen modern hukuk kurumunun inşasından başlatılamayacağını söylüyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüz yıla uzanan toplumsal değişim süreciyle eş zamanlı ve onunla etkileşim halinde değiştiğini ortaya koyuyor. Bu uzun erimli değişim süreci boyunca kapitalistleşmenin özel mülkiyete neler yaptığını görünür kılarak mülkiyet kurumunda ve toplumsal yapıda değişimin eş zamanlı izinin sürülebilmesini gösteriyor.

  • Künye: Şeyma Sağdıç Güven – Osmanlı’dan Türkiye’ye Kapitalist Hukuksal Kuruluş, İmge Kitabevi, hukuk, 437 sayfa, 2024

Robert Alexy – Hukuk Kavramı ve Hukukun Geçerliliği (2024)

Robert Alexy çağdaş hukuk kuramının ve hukuk felsefesinin yaşayan en önemli isimlerinden biridir.

Bu kitap 13 dile çevrilmiş, bu alanların artık klasikleşmiş eserleri arasında yer almaktadır.

Bu kitabın merkezinde hukuk ve ahlak arasındaki ilişki bulunmaktadır.

Hukuki pozitivizm bu ikisinin ayrılması gerektiğini iddia eder.

Hukuki pozitivizme göre hem hukuk kavramı ve hem de hukukun geçerliliği ahlak dışında tanımlanmalıdır.

Robert Alexy bu tezin yanlış olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

İlk olarak hukuk ve ahlak arasında zorunlu kavramsal bir bağ bulunmaktadır, ikinci olarak, hukuk kavramını ve hukukun geçerliliği kavramını, ahlaki unsurları içerecek şekilde tanımlamanın lehinde normatif nedenler vardır.

Bu nedenlerle hukuki pozitivizm hukukun kapsayıcı bir tezi olarak başarısızlığa uğramaktadır.

Bu tezler kitaba eklenen “Hukukun İkili Doğası” makalesiyle pratik aklın kurumsallaştırılmasının bir sistemi olarak geliştirilmiştir.

Bu sistem demokratik anayasa devletinin temel unsurlarını içermektedir.

  • Künye: Robert Alexy – Hukuk Kavramı ve Hukukun Geçerliliği, çeviren: Altan Heper, Fol Kitap, hukuk, 184 sayfa, 2024

Kolektif – Kavramlar Tarihi: Adalet (2024)

‘Özgürlük’ kitabıyla başlayan Kavramlar Tarihi, serinin ikinci kitabı olan “Adalet” konusuna odaklanıyor.

Adalet insanoğlunun en büyük buluşlarından biridir.

Yeryüzünde kendine has bir adalet sistemi geliştirmemiş veya bu konuda ilke ve yasalar belirlememiş hiçbir toplum yoktur.

Ciddi, teknik ve akademik metinlerden, gündelik yaşama kadar, neredeyse her gün kendisiyle karşılaştığımız bu sihirli sözcük, tanımı gereği, hem “hak ve hukuka uyma, herkesin hakkını gözetme, doğruluktan ayrılmama, hakkaniyet”, hem de bir toplumda “kanun ve nizam yoluyla hakların karşılıklı olarak korunması ve dengeli tutulması” anlamındadır.

Bunların yanısıra “bir devlette hak ve hukuku uygulayan teşkilat” da adalet adını alır.

Dolayısıyla adalet bireye ilişkin olduğu kadar toplum ve devletle de ilgilidir, insanın diğer insanlarla ve devletle olan tüm ilişkilerini düzenlerken, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin de belirleyici unsurlarından biridir.

Armağan Öztürk ve C. Cengiz Çevik tarafından derlenen bu çalışma adalet kavramının düşünce tarihindeki serüvenini bir dizi makale aracılığıyla soruşturuyor.

Felsefe, siyaset bilimi, hukuk ve tarih alanlarına ait birikimleri metinleştiren çalışmaların ortak noktası ise ele alınan düşünür ve düşünce akımlarını, adaletin içeriğini sınırlayan kavramlarla birlikte ayrıntılı bir şekilde ortaya koyması.

  • Künye: Kolektif – Kavramlar Tarihi: Adalet, editör: Armağan Öztürk, C. Cengiz Çevik, Doğu Batı Yayınları, inceleme, 447 sayfa, 2024