Kenneth Frampton — Modern Mimarlık (2026)

Kenneth Frampton’ın bu eseri, modern mimarlığın yalnızca biçimsel bir stil değişimi değil, sanayileşme, teknoloji, siyaset ve kültürel dönüşümlerle iç içe geçmiş tarihsel bir süreç olduğunu savunuyor. Frampton, 18. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl sonuna uzanan geniş bir zaman diliminde modern mimarlığın doğuşunu, krizlerini ve farklı coğrafyalardaki varyasyonlarını ele alıyor.

‘Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih’ (‘Modern Architecture: A Critical History’), modern mimarlığın köklerini Aydınlanma düşüncesi, mühendislik teknikleri ve endüstri devrimi bağlamında inceliyor. Demir ve cam gibi yeni malzemelerin ortaya çıkışı, mimarlığın estetik ve yapısal sınırlarını dönüştürüyor. 20. yüzyılın başında ise avangard hareketler, Bauhaus, Le Corbusier ve Mies van der Rohe gibi figürlerle birlikte “uluslararası üslup” belirginleşiyor. Frampton, bu dönemi hem ilerici hem de evrensellik iddiası nedeniyle yerel bağlamları silikleştiren bir moment olarak değerlendiriyor.

Eserin merkez kavramlarından biri “eleştirel bölgeselcilik”. Frampton, modernizmin tek tip ve evrenselci diline karşı, yerel iklim, malzeme ve kültürel bağlamla ilişki kuran bir mimarlık anlayışını savunuyor. Ona göre modern mimarlık, küresel teknik olanaklarla yerel deneyimi bir araya getirebildiği ölçüde anlam kazanıyor. Bu yaklaşım, modernliğin tümüyle reddi değil; onun eleştirel bir yeniden yorumu olarak sunuluyor.

Frampton, mimarlık tarihini yalnızca estetik akımlar üzerinden değil, ekonomik koşullar, savaşlar, ideolojiler ve kentleşme süreçleri üzerinden okuyor. Böylece modern mimarlığın yükselişini ve dönüşümünü, kapitalist üretim biçimi ve toplumsal yapıdaki değişimlerle bağlantılı biçimde açıklıyor.

Kitap, modern mimarlığın kanonik anlatısını sorgulayan, onu tarihsel ve politik bağlamına yerleştiren kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor. Frampton, modernliği hem savunuyor hem de eleştiriyor; mimarlığın geleceği için eleştirel ve bağlamsal bir duyarlılık öneriyor.

Kenneth Frampton — Modern Mimarlık: Eleştirel Bir Tarih
Çeviren: Haluk Uluşan • Arketon Yayıncılık
Mimari • 740 sayfa • 2026

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi (2026)

Ross King’in bu çalışması, Floransa Katedrali’nin kubbesinin nasıl olup da 15. yüzyılın teknik sınırlarını aşarak inşa edildiğini anlatıyor. Kitap, Filippo Brunelleschi’nin yalnızca yetenekli bir mimar değil, aynı zamanda sabırsız, inatçı ve çağının bilgi rejimine meydan okuyan bir figür olduğunu gösteriyor. Gotik geleneğin devasa açıklıkları kapatmakta yetersiz kaldığı bir dönemde, Brunelleschi alışılmış ustalık bilgisini reddediyor ve antik Roma’yı yeniden düşünerek bambaşka bir çözüm arıyor.

‘Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü’ (‘Brunelleschi’s Dome: How a Renaissance Genius Reinvented Architecture’), kubbenin yalnızca estetik bir başarı olmadığını, aynı zamanda siyasal, dinsel ve ekonomik bir meseleye dönüştüğünü vurguluyor. Floransa Cumhuriyeti, gücünü ve özgüvenini bu yapıyla görünür kılmak istiyor; loncalar, maliyetler ve prestij arasında sıkışıyor. Brunelleschi ise çizimlerini paylaşmadan, sırlarını saklayarak ve rakiplerini sürekli dışarıda bırakarak ilerliyor. Çift kabuklu kubbe sistemi, balıksırtı tuğla örgüsü ve benzersiz iskele çözümleri, teorik bilgiden çok deneysel zekânın ürünü olarak şekilleniyor.

King, bu süreci bir mühendislik masalı gibi değil, çatışmalarla dolu bir insan hikâyesi olarak kuruyor. Brunelleschi’nin otoriteyle, meslektaşlarıyla ve hatta kendi bedeniyle verdiği mücadele, Rönesans’ın “deha” fikrini somutlaştırıyor. Kitap, modern mimarlığın doğuşunu tek bir yapının içine yerleştirerek, yaratıcılığın cesaret, risk ve takıntıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Ross King — Brunelleschi’nin Kubbesi: Görkemli Bir Uygarlık Abidesinin Siyasal, Sosyal, Mimari Öyküsü

Çeviren: Belkıs Dişbudak Çorakçı • E Yayınları

Mimari • 184 sayfa • 2026

 

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi (2025)

Zainab Bahrani’nin bu çalışması, Mezopotamya sanatını ve mimarisini estetik nesneler toplamı olarak değil, toplumsal, siyasal ve düşünsel dünyayla iç içe geçmiş bir kültürel pratik olarak ele alıyor. Bahrani, Sümerlerden Asur ve Babil uygarlıklarına uzanan geniş bir zaman aralığında üretilen görsel formların, iktidar ilişkilerini, dinsel inançları ve toplumsal hiyerarşileri nasıl kurduğunu ve görünür kıldığını inceliyor.

‘Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi’ (‘Mesopotamia: Ancient Art & Architecture’), heykeller, rölyefler, silindir mühürler, saraylar, tapınaklar ve kent planları üzerinden Mezopotamya görsel kültürünün temel ilkelerini çözümlüyor. Bahrani, bu eserlerin “temsili” gerçekliği yansıtmaktan çok, onu üreten ve düzenleyen bir işlev gördüğünü vurguluyor. Görüntü, mimari ve yazı arasındaki ilişkiyi birlikte düşünerek, sanatın ritüel, siyaset ve gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bahrani, Batı sanat tarihinin kullandığı estetik ölçütlerin Mezopotamya sanatını anlamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Perspektif, natüralizm ya da bireysel sanatçı fikri yerine, tekrar, hiyerarşik ölçek, sembolik düzen ve kolektif üretim gibi kavramları merkeze alıyor. Böylece Mezopotamya sanatının kendine özgü görme ve anlam üretme biçimlerini açığa çıkarıyor.

Kitap, antik Yakın Doğu sanatını modern kategorilerle sınırlamadan okumayı öneren eleştirel bir çerçeve sunuyor. Kitap, sanat tarihi, arkeoloji ve kültürel çalışmalarla ilgilenen okurlar için, Mezopotamya’nın görsel dünyasını tarihsel bağlamı içinde derinlikli ve bütüncül biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi
Çeviren: Aymesey Albay • Yapı Kredi Yayınları
Sanat • 320 sayfa • 2025

Turan Farajova – İstanbul Apartmanları: Beyoğlu (2025)

Turan Farajova’nın ‘İstanbul Apartmanları: Beyoğlu’ adlı kitabı, Beyoğlu’nu yalnızca mimari bir alan olarak değil, çok katmanlı bir yaşam sahnesi olarak ele alan kapsamlı bir anlatı sunuyor. İstanbul’un ilk apartmanlarının yükseldiği, modern belediyeciliğin temellerinin atıldığı bu semt, kitapta sokak sokak, bina bina izlenerek tarihsel bir hafıza mekânına dönüştürülüyor.

Farajova, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Beyoğlu’nda yaşayan ailelerin gündelik hayatlarını, apartmanların duvarları arasına sinmiş anılar üzerinden görünür kılıyor. Kitap, yalnızca yapıları tanıtmakla yetinmiyor; bu yapılarda yaşayan insanların sevinçlerini, kayıplarını ve dönüşen hayatlarını da anlatının merkezine alıyor. Böylece apartmanlar, taş ve tuğladan ibaret yapılar olmaktan çıkıp yaşayan tanıklara dönüşüyor.

Eserde Büyük Beyoğlu Yangını, İstanbul’un işgal yıllarında semtte yaşananlar ve Levanten toplulukların kente kattıkları kültürel miras önemli bir yer tutuyor. Aynı zamanda İstanbul siluetine damga vurmuş mimarların hayat hikâyeleri ve apartmanlaşmanın ortaya çıkışı, Beyoğlu’nun modernleşme süreciyle birlikte ele alınıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihini toplumsal ve kültürel tarihle iç içe okuyan bir perspektif sunuyor.

Yüzü aşkın bina ve Beyoğlu’nun öne çıkan bölgeleri üzerinden ilerleyen ‘İstanbul Apartmanları: Beyoğlu’, okuru bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman nostaljik bu hikâyeler, Beyoğlu’na bakışı derinleştiriyor; semti yalnızca bir eğlence ve geçiş alanı değil, zengin bir hafıza ve yaşam coğrafyası olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Turan Farajova – İstanbul Apartmanları: Beyoğlu, Epona Yayınları, mimari, 288 sayfa, 2025

Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar (2025)

Kent, yalnızca binaların yan yana dizildiği bir fiziksel alan değil; anlamlar, ilişkiler ve iktidar biçimleriyle örülmüş yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Bu organizmanın temel dokusunu oluşturan konut, içinde barındırdığı mimari hücre tipolojileri aracılığıyla kentin gramerini, ritmini ve toplumsal dilini belirliyor. Hücreler tek tipleştiğinde, yalnızca mekân fakirleşmiyor; kentsel yaşam da giderek yabancılaştırıcı, dışlayıcı ve kontrol edici bir forma bürünüyor.

Murat Çetin bu kitabında, özellikle 2000 sonrası Türkiye’de konut üretiminin nasıl sistematik bir tektipleştirme sürecine sokulduğunu inceliyor. Konutun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp metalaştırıldığı, finansal ve siyasal mekanizmalarla araçsallaştırıldığı bu dönemde, mimarlığın nasıl merkeziyetçi, tekilleştirilmiş bir üretim aygıtına eklemlendiği ortaya konuluyor. Toplu konutun, eşitlik ve kolektiflik iddiasından uzaklaşıp prestij, rekabet ve spekülasyon ekseninde yeniden kurgulanması, kent dokularında derin kırılmalar yaratıyor.

Kitap, tektipleşmeyi yalnızca biçimsel bir mimari sorun olarak değil; toplumsal çözünme, yabancılaşma, pasifleştirme ve mülksüzleştirme süreçleriyle iç içe geçen politik bir strateji olarak ele alıyor. Konut tipolojileri üzerinden işleyen bu stratejilerin, kamusallığın aşınması, mekânsal adaletin bozulması ve kentli öznenin etkisizleştirilmesiyle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Böylece konut, ideolojik bir aygıt ve toplumsal mühendisliğin en güçlü araçlarından biri olarak okunuyor.

Tarihsel bir perspektifle, Türkiye’de toplu konutun geçirdiği dönüşümleri, kritik kırılma anlarını ve farklı tektipleşme biçimlerini karşılaştıran çalışma; eşitlik söylemiyle meşrulaştırılan standartlaştırmanın hangi noktalarda tahakküme dönüştüğünü tartışıyor. Son aşamada ise mevcut konut düzeninin yarattığı sorunlardan hareketle, kamusal hak, mekânsal adalet ve etik ilkeler temelinde alternatif konut üretim, finansman ve planlama modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Bu yönüyle kitap, konut meselesini estetik bir tartışmanın ötesine taşıyarak, çağdaş kentlerin sosyo-politik kaderini belirleyen merkezi bir sorun alanı olarak yeniden düşünmeye çağıran eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar: 2000 Sonrası Konut Mimarlığında ‘Tektipleşme’ Süreçleri, Nika Yayınevi, mimari, 200 sayfa, 2025

Kazimir Maleviç – Süprematizm (2025)

Kazimir Maleviç’in bu çalışması, sanatçının süprematist düşüncesini yalnızca resim alanında değil, mekân, mimarlık ve kozmik bir estetik tasavvur içinde temellendirdiğini gösteren kurucu bir metin olarak öne çıkıyor. Özel tasarımıyla dikkat çeken kitap, Maleviç’in süprematizmi evrensel bir biçim dili haline getirme çabasını hem kuramsal hem de görsel düzlemde görünür kılıyor. Çalışma, kısa ama yoğun bir giriş metninin ardından yer alan otuz dört çizimle, sanatçının soyut form anlayışının mekânsal bir dünya kurma idealine yöneldiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Maleviç, süprematizmi siyah, renkli ve beyaz olarak üç gelişim evresi içinde ele alıyor ve bu evrelerin düzlem üzerinde gerçekleşen inşa sürecinden doğduğunu vurguluyor. Siyah Kare sonrasında biçim, nesneyi temsil eden bir araç olmaktan çıkıyor ve saf hareketin, enerjinin ve dinamizmin göstergesine dönüşüyor. Kare, daire, haç ve çizgi gibi temel biçimler, kompozisyon içinde yalnızca görsel öğe değil, yeni bir mekân deneyiminin yapı taşları olarak karşımıza çıkıyor.

Bu anlayışta süprematik form, faydacı yetkinliğin değil, eylemin ayrışan gücünün ifadesi haline geliyor. Biçim, bir organizma olmaktan ziyade hareketin izini süren bir yön gösterici gibi işliyor ve mekân içinde bir uçağın izlemesi gereken rota metaforuyla düşünülüyor. Böylece perspektif geleneğinin sona erdiği bir eşikte, algının ve mekânın köklü bir dönüşüm geçirdiği sezdiriliyor.

Kitap, Maleviç’in süprematizmi yalnızca bir sanat akımı değil, yeni bir dünya kurma girişimi olarak konumlandırdığını açıkça kanıtlıyor. Kuram ile biçim arasındaki kopmaz bağ burada somutlaşıyor ve modern sanatın nesne temsiline değil, saf duyumsama ve düşünceye dayanan yeni bir estetik düzlemde inşa edildiği güçlü biçimde ortaya çıkıyor.

  • Künye: Kazimir Maleviç – Süprematizm: Otuz Dört Çizim, çeviren: Aykut Köksal, Arketon Yayıncılık, mimari, 80 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Tenin Gözleri (2025)

‘Tenin Gözleri’ (‘The Eyes of the Skin’), mimarlığın uzun zamandır görsel algıya aşırı bağımlı hale geldiğini savunarak başlıyor. Juhani Pallasmaa, modern mimari tasarımın gözü merkeze koyduğunu, diğer duyuların ise geri planda bırakıldığını söylüyor. Bu durumun mekân deneyimini yüzeyselleştirdiğini ve insan ile çevresi arasındaki duygusal bağı zayıflattığını vurguluyor.

Kitap, tüm duyuların mimarlık deneyiminde eşit derecede önemli olduğunu ileri sürüyor. Dokunma, işitme, koku ve hatta bedenin mekâna yerleşmesini sağlayan kinestetik duyumlar; yapının hafızayla, zamanla ve insan bedeniyle kurduğu ilişkiyi belirliyor. Pallasmaa’ya göre iyi mimarlık, mekânın sadece nasıl göründüğünü değil, insanın içinde nasıl hissettiğini de düşünerek tasarlanıyor.

Eserde bedenin mimarlığın merkezine yerleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. İnsan, mekânı yalnızca uzaktan seyretmiyor; içinde yürüyerek, duvarlara dokunarak, yankıları duyarak yaşıyor. Bu nedenle mimarlık, duyuların bütünlüğünü gözeten bir “yaşantı sanatına” dönüşüyor. Hafıza, duygu ve hayal gücü, mimari algının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor.

Son olarak Pallasmaa, mimarın görevinin yalnızca yapı inşa etmek değil, insanın dünyadaki varoluşunu zenginleştiren duyusal ortamlar yaratmak olduğunu belirtiyor. Mimarlığın amacı, insan bedenine ve ruhuna dokunan bütüncül bir mekânsal deneyim üretmek olarak tanımlanıyor.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Tenin Gözleri: Mimarlık ve Duyular, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç, İnka Kitap, mimarlık, 136 sayfa, 2025

Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim (2025)

Uğur Tanyeli’nin ‘Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar’ adlı kitabı, Türkiye’de modernleşmenin mimarlık üzerinden nasıl okunabileceğini sorgulayan eleştirel bir düşünce denemesi. Tanyeli, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin her zaman bir gerilim alanı yarattığını, bu gerilimin de özellikle mimarlıkta görünür hale geldiğini öne sürüyor. Mimarlık, yalnızca yapılar üretmez; aynı zamanda değişimle baş etmenin, yeniyi olağanlaştırmanın, toplumsal kaygıyı yatıştırmanın bir aracıdır. Ancak Türkiye’de bu aracın sorumluluğu neredeyse bütünüyle devlete yüklenmiştir.

Tanyeli, mimarlığın modernleşme sürecindeki rolünü devlet merkezli düşünme alışkanlığına indirgemeyi “naif bir ideolojik saplantı” olarak tanımlar. Ona göre, toplumsal değişimi yönlendiren tek fail siyasal iktidar değildir; mimarlar, kullanıcılar, kentliler ve kültürel aktörler de bu sürecin etkin öznesidir. Türkiye’deki mimarlık tarihinin, devletin “ufuk açıcı” gücüyle açıklanması, toplumun dinamik çeşitliliğini perdeleyen bir yanılsamadır. Kitap, bu yanılsamayı kırmak için mimarlığı devletin değil, toplumun ürettiği bir anlamlar alanı olarak yeniden konumlandırır.

Tanyeli, modernliğin Türkiye’deki seyrini “gerilimli değişim” kavramıyla açıklar: değişim kaçınılmazdır ama hiçbir zaman pürüzsüz değildir. Her yenilik, yerleşik olanla çatışır; her dönüşüm, eskiyle yeni arasında bir çekişme yaratır. Bu çatışma, mimarlıkta yalnız biçimlerde değil, düşünme biçimlerinde ve mesleki kimliklerde de kendini gösterir.

‘Gerilimli Değişim’, mimarlığı yalnızca teknik bir üretim değil, toplumsal bir düşünme pratiği olarak yeniden tanımlıyor. Devletin gölgesinden çıkarak, Türkiye’nin modernleşme hikâyesini farklı aktörlerin elinde şekillenen bir ortak tarih olarak okumaya davet ediyor.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar, Metis Yayınları, mimari, 360 sayfa, 2025

Ebenezer Howard – Yarının Bahçe Kentleri (2025)

Ebenezer Howard’ın Garden bu ufuk açıcı eseri, modern şehircilik düşüncesinin en önemli dönüm noktalarından biri kabul ediliyor. Howard, 19. yüzyılın sonlarında hızla büyüyen sanayi şehirlerinin yarattığı sorunlara karşı yeni bir toplumsal ve mekânsal düzen öneriyor. Kentlerin kalabalık, kirli ve sağlıksız yapısına karşı, kırın doğallığını ve ferahlığını şehirlere taşıma fikrini ortaya atıyor. Bu yaklaşım, “bahçe-şehir” modelinin temelini oluşturuyor.

Howard’ın önerisi, nüfusun yoğunlaştığı metropollere alternatif olarak çevresi tarım arazileriyle çevrili, belirli bir nüfus sınırına sahip planlı şehirler yaratmak üzerine kurulu. Bu şehirler hem modern kentlerin ekonomik ve kültürel olanaklarını sunuyor hem de doğayla bütünleşmiş yaşam alanları sağlıyor. Bahçe-şehirlerde yeşil alanlar, sosyal kurumlar, toplu taşımaya dayalı ulaşım sistemleri ve işlevsel planlama öne çıkıyor. Böylece şehirler yalnızca barınma alanı değil, aynı zamanda toplumun ortak refahını destekleyen mekânlar haline geliyor.

Howard’ın vizyonu sadece mimari ya da şehircilik alanıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda sosyal reform niteliği taşıyor. Ona göre bu şehirler, bireylerin sağlıklı ve dengeli yaşam sürmesine, sınıfsal ayrımların azalmasına ve ekonomik fırsatların daha adil paylaşılmasına katkı sağlıyor. Bu bakış açısı, sosyal ütopya ile pratik planlamanın kesişiminde yeni bir kent modeli öneriyor.

‘Yarının Bahçe Kentleri’nde (‘Garden Cities of To-morrow’) geliştirilen fikirler, 20. yüzyıl boyunca şehircilik politikalarını derinden etkiliyor. İngiltere’de Letchworth ve Welwyn gibi bahçe-şehirler bu modelle kuruluyor ve tüm dünyada modern planlı şehirlerin esin kaynağı oluyor. Howard’ın düşüncesi, günümüzde sürdürülebilirlik, ekolojik denge ve toplumsal uyum tartışmalarında hâlâ geçerliliğini koruyor.

  • Künye: Ebenezer Howard – Yarının Bahçe Kentleri, çeviren: Selin Tosun, Arketon Yayıncılık, mimari, 156 sayfa, 2025