Jean-Michel Quinodoz – Evcilleştirilmiş Yalnızlık (2024)

Jean-Michel Quinodoz, İsviçre Psikanaliz Derneği’nde eğitim analisti ve İngiliz Psikanaliz Derneği onur üyesi olarak psikanaliz alanında önemli bir figür.

‘Evcilleştirilmiş Yalnızlık: Psikanalizde Ayrılık Kaygısık’ adlı eseriyle, psikanalizin temel konularından biri olan ayrılık kaygısı üzerine derinlemesine bir inceleme sunuyor.

Quinodoz, ayrılık kaygısının insanın temel bir deneyimi olduğunu vurguluyor.

Bebeklik döneminden itibaren başlayan bu kaygı, yaşamın farklı evrelerinde farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor.

Yazar, psikanalitik süreçte hastanın yaşadığı ayrılık kaygılarının nasıl analiz edildiğini ve bu kaygıların üstesinden gelinmesinin önemini detaylı bir şekilde açıklıyor.

Quinodoz, yalnızlığın sadece negatif bir deneyim olmadığını, doğru bir şekilde yönetildiğinde yaratıcılığa ve kişisel büyümeye zemin hazırladığını savunuyor.

Kitapta, Freud, Klein, Winnicott, Anna Freud gibi önemli psikanalistlerin ayrılık kaygısı üzerine görüşlerine yer veriliyor.

Kitap, dört bölümden oluşuyor ve her bölümde ayrılık kaygısının farklı yönleri ele alınıyor:

Ayrılık Kaygısının Çeşitliliği: Bu bölümde ayrılık kaygısının farklı tezahür biçimleri ve hastanın bu kaygıyı derinlemesine çalışarak dönüştürebilmesi için seansta yapılması gereken incelikli çalışma inceleniyor.

Ayrılık Kaygısına Kuramsal Yaklaşımlar: Quinodoz, farklı psikanalistlerin ayrılık kaygısı üzerine geliştirdiği kuramları bir araya getirerek evrensel bir anlayış sunuyor.

Seans İçinde Ayrılık Kaygısı: Bu bölümde, ayrılık kaygısının seans içinde yorumlanmasından kaynaklanan sorunların çeşitli teknik ve klinik yönleri inceleniyor.

Psikanalizin Sonlandırılması: Quinodoz, psikanalizin sonlandırılması meselesini ele alırken, ayrılık kaygısının bu süreçteki önemini vurguluyor.

‘Evcilleştirilmiş Yalnızlık’, hem psikanaliz alanında çalışan profesyoneller hem de kendi iç dünyalarını daha iyi anlamak isteyen herkes için değerli bir kaynak.

Kitap, yalnızlık ve ayrılık kaygısı konularına yeni bir bakış açısı sunarak, bu evrensel deneyimleri daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

  • Künye: Jean-Michel Quinodoz – Evcilleştirilmiş Yalnızlık: Psikanalizde Ayrılık Kaygısı, çeviren: Cemre Yaşöz, Sfenks Kitap, psikanaliz, 232 sayfa, 2024

 

Alenka Zupančič – Biliyorum, ama yine de… (2024)

Lacan’cı psikanaliz alanında önemli isimlerinden olan Alenka Zupančič’in bu kitabı, psikanalizin temel kavramlarından biri olan inkâr üzerine derinlemesine bir inceleme sunar.

Zupančič, kitabında inkârı sadece bir psikolojik savunma mekanizması olarak değil, aynı zamanda felsefe, siyaset ve kültür gibi alanlarda da belirleyici bir rol oynayan bir kavram olarak ele alıyor.

Zupančič, inkârın sadece bir şeyi bilerek bilmemek değil, aynı zamanda bir şeyi hem kabul edip hem de reddetmek olduğunu vurgular.

Bu durum, birçok paradoksu ve çelişkiyi beraberinde getirir.

İnkârın, güç ilişkilerinde önemli bir rol oynadığını ve baskı altındaki grupların kendi durumlarını inkâr etme eğiliminde olduğunu gösterir.

Zupančič, ideolojilerin inkâr üzerine kurulduğunu ve insanların gerçekliği ideolojik inançlarına uygun şekilde yeniden şekillendirdiğini savunur.

İnkârın, bireylerin keyif ilkesine uygun olarak hareket etmelerine ve acı verici gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmalarına yardımcı olduğunu belirtir.

Zupančič, psikanalizi felsefeyle birleştiren önemli bir çalışmaya imza atar.

Kitap, güncel siyasi ve sosyal sorunları psikanalitik bir lensle analiz ederek yeni bir perspektif sunar.

Zupančič, okuyucuyu kendi inançlarını ve davranışlarını sorgulamaya teşvik eder.

Zupančič, kitabında Lacan’ın psikanaliz teorisine sıkça atıfta bulunur.

Özellikle, Lacan’ın nesne a, sembol ve gerçek gibi kavramları, inkârın anlaşılmasında önemli bir rol oynar.

Kitabın adı olan, ‘Biliyorum ama yine de…’ şu anlama geliyor: Zupančič, bu ifadeyi inkârın en çarpıcı örneklerinden biri olarak görür. Bireyin bir şeyi bilmesine rağmen, bu bilgiye rağmen farklı davranışlar sergilemesi durumunu ifade eder.

Alenka Zupančič’in ‘İnkâr’ kitabı, inkârın psikolojik, felsefi ve toplumsal boyutlarını kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Kitap, hem psikanaliz hem de felsefe alanında çalışanlar için olduğu kadar, güncel dünyayı daha iyi anlamak isteyen herkes için de değerli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Alenka Zupančič – Biliyorum, ama yine de…, çeviren: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2024

 

Kolektif – Lacan Depresyon ve Melankoli Hakkında Ne Dedi? (2024)

Elinizdeki bu kitap çağımızda git gide bir salgına dönüştüğü iddia edilen “depresyon” üzerine Lacancı bakışı hakkıyla ortaya koyan yenilikçi ve çığır açıcı bir kitap.

Lacancı psikanalizin “depresyon” konusunda ne söyleyebileceği hepimizin kulak kabartması gereken bir konu.

Çünkü “depresyon” terimi heterojen bir alanı indirgeyerek, dışsal belirtilerden kurulu bir dizi semptomu birleştirmektedir.

Ki bu da sonuçta depresif olan her bir kişide farklı anlamlara gelebilecek olan belirtileri, üzerine konuşmadan kabul etmeye bizi zorlamaktadır.

Klinisyenler için –özellikle de psikiyatristler için– bu alanın heterojen bir dizi şeyin üst üste binmesinden oluştuğunu görmek çok önemlidir.

Bu da bize her bir öznenin tek tek dinlenmesi gerektiğini salık verir.

İlaçlar öznelerin özneliğini siler ve herkesi aynılaştırır, oysa Lacancı psikanaliz her birimizin tekilliğine vurgu yaparak bizi konuşma göreviyle yüz yüze bırakır.

Kitaptaki klinik örnekler her bir bireyde depresif durumların ortaya çıkışının farklı nedenlerle olduğunu gözler önüne seriyor; ki bu noktanın –Lacancı olmayanların– kendi klinik anlayışlarını sorgulamaları için bir nebze de olsa katkıda bulunabileceğini düşünüyorum.

Depresyonun görülme sıklığının artması depresyonun konuşma ile ele alınabilecek bir şey olmadığı fikrindeki artışla el ele gidiyor.

Kimyasal çözümler ya da adına terapi denen standart uygulamalar ile depresyonun ortadan kaldırılabileceği iddia edilegelindi.

Oysa araştırmalar bunun tersini söylüyor; öznenin ve konuşmanın üzerinin çizilmesi, adına depresyon denilen durumların aynı dönemde daha da arttığını kanıtlıyor.

Bu kitabın, Freud’un Yas ve Melankoli metninde ortaya attığı fikirlere çok önemli açılımlar getirdiğini, bunun Lacancı a nesnesi bağlamında olduğunu belirtmeden geçmek olmaz.

Kitapta melankoliye odaklanan pek çok yazı, yas ve melankolinin karmaşık ilişkisine odaklandığı kadar, melankolinin kendine özgü yanlarını nasıl formüle edebileceğimize de dikkatimizi çekiyor.

Melankolide nesnenin aşırı, boğucu yakınlığı ve bu nesneden aralanmanın neredeyse imkânsız olması yaratıcılık sorusuyla birlikte ele alınıyor kitapta.

İnsani acının pusulasını bulduğunu iddia etmiyor bu kitap ama bir taraftan da öyle teorik ve klinik noktalara dikkatimizi çekiyor ki yıllar boyu tekrar tekrar okunacak temel bir eser olduğunu söylememek haksızlık olur.

Depresyon, yas, melankoli, a nesnesi, klinik çalışma, yaratıcılık, edebiyat, moda, psikiyatrik ilaçlar ve daha pek çok şey üzerine düşünmek isteyenler için mutlaka okunması gereken bir kitap.

    • Künye: Kolektif – Lacan Depresyon ve Melankoli Hakkında Ne Dedi?, editör: Stijn Vanheule, Derek Hook, çeviren: Pınar Garan, Axis Yayınları, psikanaliz, 349 sayfa, 2024

Adam Phillips – Vazgeçmek Üzerine (2024)

Hüsranımız arzumuzun anahtarıdır; bir şeyi ya da birini istemek onun yokluğunu hissetmektir; dolayısıyla bir eksiği fark ve kabul etmek her türlü hazzın ve tatminin önkoşulu gibi görünür.

  • Vazgeçmek ya da vazgeçmemek?

Kaçınılmaz gibi görünen bu sorunun yanıtı hiçbir zaman basit olmamıştır.

Alışkanlıklarımızdan vazgeçmek bir şeydir fakat toptan hayatın kendisinden vazgeçmek bambaşka.

Fedakârlığın bir biçimi, hayran olunacak ve ilham alınacak olumlu hisler uyandırırken, diğeri derinden rahatsız eder, ya da etkin olarak arzulanan bir şey değildir.

Belli ki iyi ve kötü fedakârlık her zaman vardır fakat ilk elden hangisinin hangisi olduğunu bilemeyiz.

Bir şeyden vazgeçeriz çünkü mevcut koşullarla devam edemeyeceğimizi biliriz.

Bu anlamda vazgeçmek kritik bir seçimdir, farklı bir geleceğe atılmış bir adım denemesidir.

Adam Phillips ‘Vazgeçmek Üzerine’de vazgeçmenin birçok çeşidi arasındaki boşlukları ve bağlantıları aydınlatarak elzem bir soruya işaret etmemizi sağlıyor: Daha yaşam dolu hissetmek için neden vazgeçmeliyiz?

  • Künye: Adam Phillips – Vazgeçmek Üzerine, çeviren: Elif Ersavcı, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 144 sayfa, 2024

Karen Horney – Çağımızın Nevrotik Kişiliği (2024)

Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden olan Karen Horney kuram içinde kalarak yaptığı eleştirilerle psikanalize özgün katkılarda bulunmuştur.

Freud’un biyolojik, içgüdü temelli yaklaşımına karşın hem kendi klinik tecrübeleri hem de sosyal bilimlerdeki gelişmelerden yararlanarak farklı bir bakış açısı ortaya koymuş, insan gelişiminde kültür ve çevrenin etkin rolünü vurgulamıştır.

‘Çağımızın Nevrotik Kişiliği’, Horney’in nevrozların temel yapısını ve nevrotik kişiliği geleneksel psikanaliz yaklaşımlarının ötesine geçerek, kültür ve çevre bağlamında derinlemesine incelediği, psikanalitik terapinin sınırlarını genişleten bir başyapıttır.

Bu eserde, nevrotik kişiliğin temellerini geniş bir pencereden bakarak ele alır; şefkat ve onaylanma ihtiyacı, duygusal yakınlık arayışı, çelişkili ruhsal yapı, güç ve prestij arzusu, bitmeyen kaygılar, rekabet gibi konuları irdeler.

İnsanların içsel çatışmalarını anlamalarına ve bu çatışmalarla başa çıkmalarına yönelik derinlemesine analizleri, okuyucuya hem entelektüel hem de pratik bir perspektif sunar.

Psikoloji meraklılarından, akademisyenlere kadar geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden bu eser, nevrotik kişilikleri daha iyi anlamanızı sağlayacak ve insanın içsel dinamiklerini kavramanızda size yol gösterecektir.

  • Künye: Karen Horney – Çağımızın Nevrotik Kişiliği, çeviren: Funda Sezer, Say Yayınları, psikanaliz, 232 sayfa, 2024

Nancy J. Chodorow – Kadınlıklar, Erkeklikler, Cinsellikler (2024)

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un insan ruhunun derinliklerine indiği çalışmaları ve ulaştığı sonuçlar, bir yüzyıl sonra bile düşünürleri büyülemeye, tahrik etmeye ve harekete geçirmeye devam ediyor.

Kimileri onu bilinçdışının gizli dinamiklerini gün ışığına çıkardığı için övüp yaptığı keşiflerin, çağdaşlarının fizik alanında geliştirdiği atom kuramı veya görelilik kuramı kadar önemli olduğunu düşünüyor.

Kimileriyse onu bir fırsatçı olarak görüp kuramlarını muğlak, klinik tekniklerini ise zararlı olmakla itham ediyor.

Özellikle de çalışmalarının toplumsal cinsiyet hakkındaki önyargılarla malul olduğundan yakınılıyor.

O hâlde Freud’un fikirleri ve psikanaliz neden tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya direnip hâlâ bu denli ilgi çekmeye devam ediyor?

Psikanalitik feminizmin en etkili isimlerinden biri olan Nancy J. Chodorow, ‘Kadınlıklar, Erkeklikler, Cinsellikler’de işte bu soruya bir yanıt arıyor.

Toplumsal cinsiyet, cinsellik ve psikanalizin iç içe geçtiği noktalarda psikanalitik teorinin cinsellik ve bireysel farklılıkları nasıl ele aldığını sorgularken, heteroseksüelliğin, kadınlığın ve erkekliğin normatif statüsüne dair cesur ve kışkırtıcı sorular soruyor.

  • Künye: Nancy J. Chodorow – Kadınlıklar, Erkeklikler, Cinsellikler: Freud ve Ötesi, çeviren: Asena Pala, Fol Kitap, psikoloji, 144 sayfa, 2024

David Pavón Cuéllar, Ian Parker – Psikanaliz ve Devrim (2024)

Freud, psikoloji dünyasıyla eleştirel ve şüpheci bir ilişki içindeydi.

O, psikolojiyi, nesnel bir biçimde bilinebilecek; belirli, gerçek, tamamen açık ve her insanda her zaman aynı olabilecek bir olgu olarak görmedi.

Bütün bunlar, Freud’un insan acısının doğasının tarihsel bağlamına ve acının diyalektik bir sürecin içinde kendini semptomlarda gösterdiğine dair değerli çıkarımlar yapmasını sağlamıştır.

Bu çıkarımlar aynı zamanda kavrayış ve özgürleşme arasındaki ilişkiye de ışık tutmaktadır.

Tarihi ve psikanalizi sevsek de sevmesek de tarihin kendisi mevcut düzeni alaşağı etme girişimlerinin ve bunların yenilgilerinin tekrar ettiği bir süreçtir.

Bir kalemde yinelemeyi bırakıp başarılı olamayız; çünkü tarihi kendi seçtiğimiz koşullarda yazamayız.

Verili koşullar içerisinde ve sömürücü yabancılaştırıcı üretim ve tüketim koşullarını oldukları yerde tutan farklı baskı örüntülerine göre hareket ederiz.

Bu örüntülerin çok önemli bir işlevi vardır ki o da hayati gereksinimler olan kolektif öz-örgütlenmelerin inşasına engel olmaktır.

Bu manifesto özgürlük hareketleri için, daha iyi bir dünya için hazırlandı.

Günümüzün baskıcı, sömürücü, yabancılaştırıcı gerçekliğiyle mücadele eden birey ve gruplara hitaben ve onlar için yazıldı.

Bu manifesto bugünkü yaşamın sefil dış gerçekliği ve adına “psikoloji”miz denebilecek, derinlerde “içimizde” olduğunu hissettiğimiz, sıklıkla gerçekliğe teslim olan ya da umuyoruz ki ona isyan eden “içsel” yaşamlarımızın karşılıklı ilişkisi üzerinedir.

Manifesto, psikanalizin toplumsal hareketler için ne denli güçlü bir müttefik olduğunu anlatıyor.

Yazarlar psikanalizin dört temel kavramının -bilinçdışı, yineleme, dürtü, aktarım- dünyayı değiştirmeye çalışan toplumsal hareketlere de rehberlik edecek potansiyeli olduğunu ve bu amaçla bu kavramları yeniden yapılandırdıklarını ifade ediyor.

  • Künye: David Pavón Cuéllar, Ian Parker – Psikanaliz ve Devrim: Özgürleşme Hareketleri İçin Eleştirel Psikoloji, çeviren: Ayçe Feride Yılmaz, Baran Şengül, Eda Kaya, Müyesser İrem Temel, Pelşin Ülgen Kurtul, Y. Can Derdiyok, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 160 sayfa, 2024

Hakan Kızıltan – Türkiye Psikanaliz Tarihi (2024)

Psikanaliz yüz yılı aşkın tarihi boyunca, insan ruhsallığına dair evrensel bir kuram ve tedavi yöntemi olma iddiasına koşut biçimde dünyanın hemen her coğrafyasına yayılıp kurumsallaştı.

Nitekim Türkiye’de psikanalizin oldukça uzun sayılabilecek bir geçmişi vardır.

Osmanlı’nın geç döneminde, yirminci yüzyılın başlarında ilk kez Türkiye coğrafyasına giren psikanalizin gelişimi erken Cumhuriyet döneminde devam etti, Cumhuriyet tarihi boyunca giderek artan bir ivmeyle nihayet geçtiğimiz on yıllarda uluslararası geçerliliği tescil edilmiş bir kurumsallığa ulaştı.

Divan analizinden dinamik psikoterapilere uzanan çeşitliliğiyle yaygın bir klinik ve terapötik uygulama alanına, canlı ve zengin bir kurumsallığa sahip olmanın yanı sıra psikanaliz günümüzde, ülkenin kültürel ve entelektüel hayatının saygın bir parçası olarak da dikkat çekiyor.

Türkiye’de psikanalizin hatırı sayılır bir geçmişi olmasına rağmen bu geçmişi anlatan tarih çalışmaları Türkçe literatürde yok denecek kadar az; olanlar da derli toplu ve kapsamlı bir tarih anlatısı sunmazlar.

Geç Osmanlı’dan günümüze, Türkiye psikanaliz tarihini kişi, kurum, belirleyici olay ve ayırt edici dönemleriyle beraber bütünlük içinde ele alan bu kitap, konuyla ilgili Türkçe literatürde yayımlanmış ilk çalışma özelliği taşıyor.

  • Künye: Hakan Kızıltan – Türkiye Psikanaliz Tarihi, Minotor Kitap, psikanaliz, 112 sayfa, 2024

Kolektif – Oyun ve Oyuncak (2024)

Kuşkusuz hiçbir kültür ve toplum oyunsuz ve oyuncaksız düşünülemez.

İnsana yakın türlerin yavruları da oynayarak hayata hazırlanırlar.

İnsan içinse hayata hazırlanmak dışında birçok başka işlevi ve yeri de vardır oyunun.

Çocuk psikanalizi de bunlardan biridir.

‘Psikanaliz Defterleri’nin bu 12. sayısında oyun kavramına sosyokültürel, gelişimsel ve terapötik açıdan yaklaşan yazıların yanı sıra oyunun ve oyuncağın sanattaki yansımalarına yer veren yazılar da yer alıyor.

Oyunun, oyuncağın ruhsallığımızın şekillenmesindeki yerine dair bilgilenmek isteyenler bu derlemeyi kaçırmasın.

  • Künye: Kolektif – Oyun ve Oyuncak, hazırlayan: M. Işıl Ertüzün, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 152 sayfa, 2024

Howard L. Kaye – Toplumsal ve Kültürel Kuramcı Olarak Freud (2024)

Bu kitap Freud’u bir tıp insanı olarak değil, her zaman olmayı arzuladığı bir toplumsal kuramcı ve filozof olarak ele alıyor ve onun çalışmalarını bu gözle okumaya dayanan yeni bir bakış açısı öneriyor.

Howard L. Kaye Freud’un nevrozlar üzerine yazdığı ilk denemelerden başlayıp rüyalar ve cinsellik üzerine yazılarından geçerek sanat, din ve kültürün dinamikleri hakkındaki geniş kapsamlı düşüncelerine varan çalışmalarını birbirine bağlayan ortak noktaları ortaya koyuyor.

Freud’un çalışmalarını harekete geçiren en temel konulara (kötülüğün doğası; dinin, ahlakın ve geleneğin kökenleri ve tetikte bekleyen barbarlığın yeniden dirilmesi tehdidi) geri dönen bu kitap, Freud’un toplumsal ve kültürel düşüncelerinin sistematik bir yeniden incelemesini sunuyor.

Bu niteliğiyle de toplumsal ve kültürel kuramcıların, felsefecilerin, entelektüel ve kültürel tarihçilerin, ayrıca psikanalizle ve kökenleriyle ilgilenen herkesin ilgisini çekecek bir çalışma.

Kitap, Freud’u bir toplumsal kuramcı olarak ayrıntılı ve bilimsel bir şekilde anlatıyor.

  • Künye: Howard L. Kaye – Toplumsal ve Kültürel Kuramcı Olarak Freud: İnsan Doğası ve Uygarlaşma Süreci Üzerine, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, psikanaliz, 448 sayfa, 2024