Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu (2025)

Stefanie Stahl’ın bu kitabı, ilişkilerde yaşanan kararsızlık, kaçınma ve bağlanma sorunlarını psikolojik bir zeminde analiz ediyor. “Jein” – yani “hem evet hem hayır” – kelimesiyle tanımlanan bu durum, bireylerin sevgi ve yakınlık arzusuyla, özgürlük ve kontrol kaybı korkusu arasında sıkışıp kalmalarını ifade eder. Stahl, bu çelişkili duyguların ardında yatan bağlanma türlerini ortaya koyuyor ve okuyucuya bu döngüleri kırmak için pratik çözümler sunuyor.

‘Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi’ (‘Jein!: Bindungsängste erkennen und bewältigen. Hilfe für Betroffene und deren Partner’), erken çocukluk deneyimlerinin bireyin bağlanma biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlatırken, özellikle güvenli, kaçıngan ve kaygılı bağlanma tarzlarının ilişkilerdeki yansımalarını örneklerle açıklar. Bağlanma korkusuna sahip bireylerin sıklıkla yakınlıktan kaçınmak, mesafe koymak ya da partnerine karşı aşırı eleştirel olmak gibi davranışlar sergilediğini belirtiyor. Ancak bu davranışlar altında yatan temel motivasyonun, reddedilme ve kendini kaybetme korkusu olduğunu vurguluyor.

Stahl, yalnızca bu sorunu yaşayan bireylere değil, onların partnerlerine de rehberlik ediyor. Empati geliştirmeyi, kişisel sınırları tanımayı ve sağlıklı iletişim yollarını öğretmeyi amaçlıyor. Terapötik egzersizler ve öz-farkındalık çalışmalarıyla okuyucunun kendi duygusal kalıplarını tanımasına ve değiştirmesine yardımcı oluyor. Kitap boyunca “içsel çocuk” kavramı öne çıkıyor; bireyin geçmişten taşıdığı duygusal yaraların bugünkü ilişkilerini nasıl etkilediği gösteriliyor.

Kitap, yalnızca ilişkilerde yaşanan zorluklara çözüm sunmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi hedefler. Bağlanma korkusunu aşmak isteyen herkes için güçlü, anlaşılır ve umut verici bir yol haritasıdır.

  • Künye: Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi, çeviren: Ceyda Aydın, İletişim Yayınları, psikoloji, 248 sayfa, 2025

James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi (2025)

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, can sıkıntısını basit bir boş zaman duygusu olarak değil, insan zihninin işleyişine dair derin bir ipucu olarak ele alıyor. James Danckert ve John D. Eastwood, sıkılmanın aslında zihinsel bir alarm sistemi gibi çalıştığını savunurlar. Sıkıldığımızda beynimiz, içinde bulunduğumuz durumun anlamlı olmadığını ve dikkatimizin başka bir yöne yönelmesi gerektiğini bildirir. Bu bağlamda sıkıntı, pasif bir durgunluk değil, değişim arzusunun belirtisidir.

Yazarlar, can sıkıntısının yalnızca ruh haline dair bir mesele olmadığını, aynı zamanda dikkat, öz düzenleme, motivasyon ve hedef belirleme gibi temel zihinsel becerilerle yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Kimi insanlar bu durumu daha yoğun yaşarken kimileri sıkıntıyı üretkenliğe dönüştürmeyi başarır. Bu fark, bireylerin dikkat odaklarını ne kadar etkin yönettikleriyle doğrudan bağlantılıdır.

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?’ (‘Out of My Skull: The Psychology of Boredom’), can sıkıntısının olumsuzlukları kadar potansiyel faydalarına da dikkat çeker. Sıkılmak, bazen yaratıcılığın ve içsel keşfin kapılarını aralayabilir. Ancak sıkıntı kronikleştiğinde, depresyon, kaygı ve riskli davranışlarla ilişki kurmaya başlar. Özellikle dijital çağda, dikkat dağınıklığı ve sürekli uyarılma hâli, sıkıntıya tahammül sınırlarımızı düşürmüş; anlam arayışımızı sığlaştırmıştır.

Danckert ve Eastwood, sıkıntıya karşı savaşmak yerine onu anlamaya çalışmamız gerektiğini söylüyorlar. Zihnimiz bir yere ait olmadığını hissettiğinde, bu boşluğu dinlemek, bizi daha derin hedeflere yönlendirebilir. ‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, sıkıntının ne olduğunu, neden ortaya çıktığını ve onunla sağlıklı yollarla nasıl baş edilebileceğimizi anlamak isteyen herkes için bilimsel ve düşündürücü bir rehber.

  • Künye: James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?, çeviren: Cansen Mavituna, Metropolis Kitap, psikoloji, 248 sayfa, 2025

Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi (2025)

Cemal Dindar’ın bu eseri, Urfa’da psikiyatrist olarak görev yaptığı dönemdeki deneyimlerinden ve yerel fotoğrafçı Mahmut Okkaş’ın objektifinden yansıyan öykülerden ilham alarak, bölgede “deli” olarak damgalanmış bireylerin yaşamlarına odaklanıyor. Kitap, bu insanları salt birer vaka olarak değil, derin insani yönleriyle ele alarak, toplumsal önyargıları sorgulamaya ve deliliği bireysel bir trajediden ziyade toplumsal bir olgu olarak görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, okuyucuyu akıl sağlığına dair yaygın kabulleri yeniden düşünmeye sevk ederken, bireyin yalnızlığı ve toplumsal dışlanmışlık gibi evrensel temaları da işliyor.

Eser, delilik kavramının sadece psikolojik bir durum olmadığını, aynı zamanda güçlü bir sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamı olduğunu ortaya koyuyor. Cemal Dindar, yerel tarih ve kültürle kurduğu güçlü bağ sayesinde, Urfa’nın toplumsal dokusu içinde “deliliğin” nasıl anlamlandırıldığını, bu bireylerin toplumla etkileşimlerini ve maruz kaldıkları ötekileştirmeyi detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu sayede, okuyucu, belirli bir coğrafyanın kültürel kodları üzerinden, insan ruhunun kırılganlığına ve toplumsal algının delilik üzerindeki etkisine dair derinlemesine bir anlayış geliştiriyor.

‘Yuvasız Kuşlar Gibi’, toplumsal belleğin inşası ve ötekileştirmenin sonuçları üzerine düşündüren, resimli bir “sivil tarih” sunuyor. Kitap, hem akademik hem de genel okuyucular için, insan ruhunun karmaşıklığına, toplumsal normların birey üzerindeki etkisine ve tarihin unuttuğu seslere dair zengin bir yolculuk vaat ediyor. Cemal Dindar’ın bu eseri, deliliğin yalnızca bir teşhis olmadığını, aynı zamanda insan deneyiminin bir parçası olarak, toplumsal vicdanı harekete geçirmesi gereken bir mesele olduğunu ifade ediyor.

  • Künye: Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi: “Deliliğin Resimli Sivil Tarihi”, Alfa Yayınları, psikoloji, 216 sayfa, 2025

Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi (2025)

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun ‘Irk Psikolojisi’ adlı kitabı, sosyal psikolojinin henüz yeni geliştiği 1940’lı yılların Türkiye’sinde ırk, kimlik ve grup aidiyeti gibi kavramlara bilimsel bir perspektiften yaklaşan öncü bir çalışmadır. Kitap, ırkın biyolojik bir kategori olmaktan ziyade, sosyal ve psikolojik süreçlerle inşa edilmiş bir kavram olduğunu savunuyor. Şerif, bireylerin kendi ırksal veya etnik gruplarına karşı geliştirdiği tutumları, önyargıları ve diğer gruplara yönelik ayrımcı davranışları sosyal öğrenme teorisi ve grup normları üzerinden açıklamaya çalışır. Dönemin ideolojik tartışmalarına rağmen, bilimsel metodolojiye vurgu yaparak objektif bir analiz sunmayı hedefler.

Kitap, ırkın kalıtsal özelliklerle açıklanamayacağını, aksine sosyal çevrenin ve kültürel etkileşimlerin bireylerin ve grupların ırk algılarını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Şerif, ırkçılığın temellerinde psikolojik mekanizmaların yattığını, örneğin dış grup düşmanlığının ve iç grup dayanışmasının, bireylerin kendi gruplarına duydukları bağlılık ve diğer gruplara karşı önyargıları nasıl beslediğini inceler. Bu bağlamda, stereotiplerin oluşumu, grup içi ve gruplar arası çatışmaların dinamikleri ve bu çatışmaların psikolojik sonuçları üzerinde durulur.

Şerif, ırkçılığın ve önyargıların azaltılması için eğitim ve toplumsal farkındalığın önemini vurgular. Bireylerin farklı ırksal veya etnik gruplardan insanlarla doğrudan ve eşit koşullarda etkileşim kurmasının, önyargıları kırabileceğini ve hoşgörüyü artırabileceğini öne sürer. Kitap, sosyal psikolojinin temel ilkelerini kullanarak, ırk sorununa bilimsel bir çözüm bulma arayışındadır ve bu alandaki ilk kapsamlı Türkçe eserlerden biri olmasıyla dikkat çeker.

Eser, özellikle II. Dünya Savaşı döneminde dünya genelinde yükselen ırkçı ideolojilere karşı bilimsel bir duruş sergiler. Muzaffer Şerif, ırkın insan davranışlarını belirleyen doğuştan gelen bir faktör olmadığını, bunun yerine sosyal ve kültürel faktörlerin etkili olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu, o dönem için oldukça cesur ve ilerici bir bakış açısıdır.

‘Irk Psikolojisi’, sadece Türkiye’deki sosyal psikoloji literatürüne değil, aynı zamanda toplumsal tartışmalara da önemli bir katkı sunmuştur. Muzaffer Şerif’in bu erken dönem çalışması, onun ileride uluslararası alanda sosyal psikolojinin kurucu figürlerinden biri olacağının da bir göstergesidir. Kitap, ırk ve etnisite üzerine güncel tartışmalar için hala değerli bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi, Telemak Kitap, psikoloji, 236 sayfa, 2025

Jean-Charles Bouchoux – Narsist Sapkınlar (2025)

Jean-Charles Bouchoux’nun ‘Narsist Sapkınlar’ (‘Les pervers narcissiques’) adlı kitabı, narsisistik kişilik bozukluğunun özel bir türü olan “maddesel narsisizm” kavramını derinlemesine inceliyor. Bouchoux, bu tür narsisist bireylerin temel özelliklerini, davranış biçimlerini, ilişkilerindeki dinamikleri ve mağdurları üzerindeki psikolojik etkilerini detaylı bir şekilde ele alıyor. Kitap, maddesel narsisistlerin başkalarını manipüle etmek, kontrol etmek ve kendi çıkarlarını ön planda tutmak için kullandıkları çeşitli taktikleri örneklerle açıklıyor. Bu taktikler arasında yalan söyleme, suçlama, küçümseme, duygusal şantaj, değersizleştirme ve başkalarının zayıf noktalarını acımasızca kullanma gibi davranışlar yer alıyor. Bouchoux, bu bireylerin genellikle dışarıya karşı çekici, karizmatik ve başarılı bir imaj çizdiklerini ancak özel ilişkilerinde son derece yıkıcı ve istismarcı olabildiklerini vurguluyor.

Kitap, narsisistlerin iç dünyalarını anlamaya çalışıyor. Bouchoux, bu bireylerin derinlerde büyük bir özgüven eksikliği, değersizlik hissi ve yoğun bir kıskançlık duygusu barındırdıklarını öne sürüyor. Başkalarını sömürme ve kontrol etme ihtiyaçlarının, bu derin psikolojik yaraları örtbas etme ve kendilerini güçlü hissetme çabasından kaynaklandığını belirtiyor. Yazar, maddesel narsisistlerin empati yeteneklerinin çok sınırlı olduğunu ve başkalarının duygularını anlamakta veya bunlara değer vermekte zorlandıklarını ifade ediyor. İlişkilerinde sürekli bir güç mücadelesi içinde olduklarını ve partnerlerini kendi egolarını tatmin etmek için bir araç olarak gördüklerini anlatıyor.

Çalışma, bu tür istismarcı ilişkilerin mağdurları için önemli bir rehber niteliği taşıyor. Bouchoux, mağdurların yaşadığı kafa karışıklığını, suçluluk duygusunu, özgüven kaybını ve psikolojik travmayı anlamalarına yardımcı oluyor. Kitap, bu tür toksik ilişkileri tanıma, sınır koyma ve kendilerini koruma stratejileri hakkında pratik bilgiler sunuyor. Ayrıca, mağdurların iyileşme süreçlerinde başvurabilecekleri terapi yöntemleri ve destek sistemleri hakkında da yol gösteriyor. Bouchoux, narsisizmle başa çıkmanın zorlu bir süreç olduğunu ancak mağdurların kendi sağlıklarını ve mutluluklarını önceliğe alarak bu döngüden çıkabileceklerini umut verici bir şekilde ifade ediyor. Kitap, bu konudaki farkındalığı artırmayı ve hem mağdurlara hem de profesyonellere değerli bir bakış açısı sunmayı amaçlıyor.

  • Künye: Jean-Charles Bouchoux – Narsist Sapkınlar: Kimdirler?, Neler Yaparlar?, Onlardan Nasıl Kaçılır?, çeviren: Ceylan Özçapkın, Say Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Otto Rank – Psikoloji ve Ruh (2025)

Otto Rank’ın bu çalışması, ruh ile psikoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen temel bir çalışmadır. ‘Psikoloji ve Ruh’ (‘Seelenglaube und Psychologie. Eine prinzipielle Untersuchung über Ursprung, Entwicklung und Wesen des Seelischen’), ruhsal olanın kökenlerini, gelişimini ve özünü anlamaya yönelik prensipli bir soruşturma yürütür. Psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte ruh kavramının geçirdiği dönüşümleri ve bu iki alan arasındaki potansiyel çatışma noktalarını ele alır. Rank’a göre, ilkel insanın ruh inançları, ölüm korkusu ve yaşamı anlamlandırma çabasıyla yakından ilişkilidir. Bu inançlar, ritüeller, mitler ve dinsel pratikler aracılığıyla toplumsal olarak paylaşılır ve bireyin psikolojik yapısını şekillendirir.

Kitapta, psikolojinin bilimselleşme süreciyle birlikte ruh kavramının nasıl nesneleştirildiği ve incelenmeye çalışıldığı tartışılır. Rank, geleneksel ruh anlayışının psikolojik teorilerdeki yerini sorgular ve ruhsal olanın sadece soyut bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, motivasyonlarını ve davranışlarını derinden etkileyen psikolojik bir gerçeklik olduğunu savunur. Ruh ve beden arasındaki dualizm eleştirilirken, psikolojik süreçlerin ruhsal deneyimlerle nasıl iç içe geçtiği vurgulanır. Rank, bireysel psikolojinin gelişiminde ruh inançlarının oynadığı rolü, özellikle çocukluk dönemi deneyimleri ve kültürel etkileşimler bağlamında analiz eder. Ruhsal kavramların, bireyin kimlik oluşumu, değer yargıları ve anlam arayışı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenir.

Rank, psikolojinin ruh inancından tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini, zira insan deneyiminin temelinde ruhsal bir boyutun var olduğunu ileri sürer. Ancak, bu ruhsal boyutun dinsel dogmalarla sınırlı olmadığını, bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunur. Kitap, ruh inancı ve psikoloji arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya yönelik kavramsal bir çerçeve sunar. Rank, her iki alanın da insan doğasını ve deneyimini anlamak için farklı perspektifler sunduğunu ve bu perspektiflerin birbirini tamamlayabileceğini öne sürer. Sonuç olarak, eser, ruhsal olanın psikolojik anlamını ve psikolojinin ruh inancıyla olan kaçınılmaz bağını derinlemesine keşfeden önemli bir çalışmadır.

  • Künye: Otto Rank – Psikoloji ve Ruh, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Maureen Murdock – Mit Yaratımı (2025)

Maureen Murdock’ın bu çalışması, anı yazımını sadece geçmiş olayların kronolojik bir kaydı olarak değil, aynı zamanda kişisel mitolojimizi inşa etme ve benliğimizi derinlemesine keşfetme aracı olarak ele alıyor. ‘Mit Yaratımı: Hayatını Anlamlandırmak, Mitini Keşfetmekle Başlar’ (‘Mythmaking: Self-Discovery and the Timeless Art of Memoir’), anılarımızı yazarken kullandığımız anlatı yapılarını, arketipsel temaları ve sembolleri inceleyerek, bu sürecin bireysel psikolojik yolculuğumuzla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Kitap, anı yazarlarını kendi hayat hikayelerinin kahramanları olarak görmeye ve deneyimlerini evrensel mitolojik motiflerle ilişkilendirmeye teşvik ediyor.

Murdock, Carl Jung’un arketip kavramlarından ve Joseph Campbell’ın kahramanın yolculuğu modelinden ilham alarak, anı yazım sürecinde ortaya çıkan farklı arketipsel figürleri ve temaları analiz ediyor. Gölge benlik, bilge yaşlı, anima/animus gibi arketiplerin kişisel hikayelerimizde nasıl tezahür ettiğini ve bu arketipsel dinamikleri anlamanın kendi benliğimizi daha derinlemesine kavramamıza nasıl yardımcı olabileceğini sunuyor.

Kitap, anı yazarlarını sadece olayları hatırlamaya değil, aynı zamanda bu olayların duygusal ve psikolojik anlamlarını keşfetmeye, travmaları ve zorlukları kişisel büyüme ve dönüşüm fırsatlarına çevirmeye yönlendiriyor.

Murdock, anı yazımının iyileştirici gücünü vurgulayarak, kendi mitolojimizi yaratma sürecinin bizi daha otantik ve bütünleşmiş bir benliğe taşıyabileceğini savunuyor. Kitap, hem anı yazmaya yeni başlayanlar hem de deneyimli yazarlar için ilham verici ve yol gösterici bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Maureen Murdock – Mit Yaratımı: Hayatını Anlamlandırmak, Mitini Keşfetmekle Başlar, çeviren: Selnur Güneş, Beyaz Baykuş Yayınları, mitoloji, 208 sayfa, 2025

Alfred Adler – Cinsiyetler Arasında İş Birliği (2025)

Alfred Adler’in ‘Cinsiyetler Arasında İş Birliği’ (‘Cooperation Between the Sexes: Writings on Women and Men, Love and Marriage and Sexuality’) adlı eseri, Adler’in bireysel psikoloji kuramı çerçevesinde cinsiyet rolleri, aşk, evlilik ve cinsellik konularına dair görüşlerini içeren bir derleme. Adler, bu konularda biyolojik determinizmden ziyade sosyal ve kültürel faktörlerin belirleyici olduğunu vurguluyor. Ona göre, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik ve çatışmalar, toplumsal yapılar ve yetiştirilme tarzlarından kaynaklanır. Sağlıklı bir toplum ve bireysel gelişim için cinsiyetler arasında iş birliği ve eşitlik esastır. Adler, geleneksel cinsiyet rollerinin bireylerin potansiyellerini kısıtladığını ve nevrotik davranışlara yol açabileceğini savunur.

Adler, aşk ve evlilik ilişkilerini de bireysel psikoloji prensipleri doğrultusunda ele alır. Sağlıklı bir aşk ilişkisinin temelinde karşılıklı saygı, eşitlik ve ortak amaçlar yer almalıdır. Evlilik, bireylerin toplumsal hayata uyum sağlamaları ve ortak sorumluluklar üstlenmeleri için önemli bir alandır. Adler, cinselliği ise bireyin sosyal bağ kurma ve kendini ifade etme biçimlerinden biri olarak görür. Ona göre, cinsellikle ilgili sorunlar genellikle bireyin aşağılık duygusu ve toplumsal uyum sorunlarıyla ilişkilidir. Adler, cinselliğin sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi için bireyin kendine güven duyması ve sosyal ilişkilerinde başarılı olması gerektiğini belirtir.

‘Cinsiyetler Arasında İş Birliği’, Adler’in bu konulardaki düşüncelerini çeşitli makale ve konferanslarından derleyerek bir araya getirir. Kitap, Adler’in cinsiyet eşitliği, sağlıklı ilişkiler ve bireysel gelişim konularındaki modern ve ilerici görüşlerini ortaya koyar. Adler’in bu yazıları, günümüzdeki cinsiyet rolleri, ilişkiler ve cinsellik tartışmalarına da ışık tutacak niteliktedir. Kitap, psikoloji, sosyoloji ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alanlarına ilgi duyan herkes için değerli bir kaynak sunar.

  • Künye: Alfred Adler – Cinsiyetler Arasında İş Birliği, çeviren: Seçkin Selvi, Say Yayınları, psikoloji, 176 sayfa, 2025

Şafak Nakajima – Ölümün İzinde (2025)

Ölüm, insanlık tarihi boyunca hem merak hem de korku uyandıran bir olgu olmuştur. Doğum gibi hayatın doğal bir parçası olan ölüm, bilinmezliğiyle insanı tedirgin eder. Ancak, doğumun kabullenildiği gibi ölümün de aynı doğallıkla karşılanabileceği bir anlayış geliştirilebilir.

Bir biyopsikososyal tıp doktoru ve yas danışmanı olan Şafak Nakajina ‘Ölümün İzinde’ adlı bu kitabı, bilgi ve deneyimlerini okuyucularla paylaşmak amacıyla kaleme almış. Mesleği gereği, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiye defalarca tanıklık etmiş. O çizgiyi aşıp geri dönenlerle de geri dönme şansı olmayanlarla da yan yana olmuş.

Bu süreçte, bir doktorun görevinin sadece fiziksel acıyı dindirmek veya hayat kurtarmak olmadığını, aynı zamanda ölümle yüzleşenlere ve yas sürecindeki insanlara duygusal destek sağlamak olduğunu fark etmiş.

Kitap, ölümün biyolojik, psikolojik ve felsefi boyutlarına odaklanarak, ölüm üzerine düşünmeyi daha erişilebilir kılan bir yolculuğa eşlik ediyor.

Hayat, kayıplarla dolu bir yolculuk olsa da her acı, insanı bir adım daha olgunlaştırır ve güçlendirir. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez; bu zorlu süreç de zamanla hafifleyecek ve yerini huzura bırakacaktır. Ölümle yüzleşmek, yaşamı daha iyi anlamak için bir fırsat olabilir. Bu yolculukta kendine karşı sabırlı olmak, yaşanılan ve paylaşılan her anın kıymetini bilmek önemlidir.

  • Künye: Şafak Nakajima – Ölümün İzinde: Sonlu Bir Hayatta Sonsuz Sorgular, Doğan Kitap, psikoloji, 248 sayfa, 2025

Robert Jervis – Devlet Adamları Nasıl Düşünür? (2025)

Robert Jervis’in bu kitabı, uluslararası politikada devlet adamlarının karar alma süreçlerini psikolojik bir bakış açısıyla inceler. ‘Devlet Adamları Nasıl Düşünür?: Uluslararası Politikanın Psikolojisi Uluslararası Politikanın Psikolojisi’ (‘How Statesmen Think: The Psychology of International Politics’), devlet adamlarının kararlarını sadece rasyonel hesaplamalarla değil, aynı zamanda bilişsel önyargılar, duygusal faktörler ve algısal sınırlamalar gibi psikolojik etkenlerle de şekillendirdiğini savunur. Kitap, uluslararası ilişkiler teorilerini psikolojiyle birleştirerek, devlet adamlarının kararlarını daha iyi anlamamızı sağlar.

Jervis, devlet adamlarının karar alırken sıklıkla bilişsel önyargılara ve algısal hatalara düştüklerini gösterir. Özellikle, basitleştirme, önyargılı bilgi işleme ve yanlış çıkarım yapma gibi eğilimlerin, devlet adamlarının kararlarını nasıl etkilediğini inceler. Ayrıca, duygusal faktörlerin, özellikle korku ve umudun, devlet adamlarının kararlarını nasıl şekillendirdiğini ele alır. Jervis, bu psikolojik etkenlerin, devlet adamlarının kararlarını bazen rasyonel olmayan veya beklenmedik sonuçlara yol açabilecek şekilde etkileyebileceğini vurgular.

Kitapta, devlet adamlarının karar alırken kullandıkları zihinsel modeller ve çerçeveler de incelenir. Jervis, devlet adamlarının, dünyayı anlamlandırmak ve karar almak için zihinsel modeller kullandıklarını ve bu modellerin, onların algılarını ve kararlarını şekillendirdiğini savunur. Ayrıca, devlet adamlarının, olayları belirli çerçeveler içinde algıladıklarını ve bu çerçevelerin, onların kararlarını nasıl etkilediğini ele alır. Jervis, bu zihinsel modellerin ve çerçevelerin, devlet adamlarının kararlarını bazen sınırlayabileceğini veya yanlış yönlendirebileceğini vurgular.

Jervis, uluslararası politikada devlet adamlarının karar alma süreçlerini anlamanın, uluslararası ilişkileri daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını savunur. Kitap, devlet adamlarının kararlarını sadece rasyonel hesaplamalarla değil, aynı zamanda psikolojik etkenlerle de şekillendirdiğini göstererek, uluslararası ilişkiler teorilerine yeni bir bakış açısı sunar. Jervis, devlet adamlarının psikolojisini anlamanın, uluslararası politikada daha iyi kararlar alınmasına ve çatışmaların önlenmesine yardımcı olabileceğini vurgular.

  • Künye: Robert Jervis – Devlet Adamları Nasıl Düşünür?: Uluslararası Politikanın Psikolojisi Uluslararası Politikanın Psikolojisi, çeviren: Melih Pekdemir, Fol Kitap, siyaset, 432 sayfa, 2025