Jonathan Carroll – Âşık Hayalet (2010)

Jonathan Carroll ‘Âşık Hayalet’te, ölmesi beklenen bir adamın bir türlü “ölemeyişini” ve “sorunu” gidermeye çalışan bir hayaletin yaşadıklarını, bu garipliğin orta yerinde yeşeren bir aşk ekseninde hikâye ediyor.

Romanın merkezdeki karakterlerinden bir adam, karda yere düşerek başını kaldırıma çarpar ve ölür. Fakat onun ruhunu almaya gelen hayalet, adamın aslında ölmediğini fark eder.

Karışıklığı çözebilmeleri için üstleriyle iletişime geçen hayalet bu esnada, adamın kız arkadaşına âşık olur.

Bu arada ölmediğini fark eden adam da, kendi kaderinin efendisi olabilmek için büyük bir fırsat yakaladığını düşünerek, tanrılarla hesaplaşmaya koyulur.

  • Künye: Jonathan Carroll – Âşık Hayalet, çeviren: Nazan Arıbaş Erbil, İthaki Yayınları, roman, 328 sayfa

Martin Amis – Görüş Evi (2010)

Martin Amis’in, görmüş geçirmiş bir Rus erkeğin, torununa hayatını anlatması şeklinde tasarladığı ‘Görüş Evi’, İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayıp günümüzün terör olaylarına uzanıyor.

Stalin döneminin Sovyetler Birliği’nde, devlet kamplarında yaşamış eski bir mahkûm, başından geçenleri, ABD’de yaşayan torunu Venüs’e bir mektupla anlatır.

Yaşlı adamın mektubu, kamplarda yaşadıkları, ağabeyi Lev’le ilişkisi ve Zoya’ya duyduğu aşk ekseninde, Rusya’nın karanlık bir dönemini tasvir eder.

Sovyet çalışma kamplarını başarılı bir üslupla kaleme getiren roman bunun yanı sıra, günümüzün 11 Eylül saldırılarına uzanarak Batılılaşma ve İslamlaşma konularını da tartışıyor.

  • Künye: Martin Amis – Görüş Evi, çeviren: Dilek Şendil, Yapı Kredi Yayınları, roman, 200 sayfa

Halide Edip Adıvar – Âkile Hanım Sokağı (2010)

Halide Edip Adıvar ‘Âkile Hanım Sokağı’nda, İstanbul’un bir sokağındaki hayatlar üzerinden, Türkiye’nin geleneksel ve çağdaş kesimleri arasındaki ilişkileri, canlı ve zengin bir üslupla tasvir ediyor.

Roman, evli olan Tarık ile Nermin’in, Ankara’daki sıradan hayatlarıyla başlar.

Tarık, bir yurt dışı görevi için Roma’ya gitmek zorunda kalınca, Nermin de onu, İstanbul’da bulunan eniştesinin konağında beklemeyi uygun bulur.

Nermin burada kısa bir süre sonra, Ankara’daki hayatından daha farklı dünyaların bulunduğunu fark edecektir.

Zira Âkile Hanım’ın konağıyla komşu olan bu evde kadın, tanık olduğu birbirinden farklı hikâyeler aracılığıyla, Türkiye’nin değişen yüzünü görecektir.

  • Künye: Halide Edip Adıvar – Âkile Hanım Sokağı, Can Yayınları, roman, 245 sayfa

Jess Walter – Körler Ülkesi (2010)

Amerikalı edebiyatçı Jesse Walter, kendi hayatını yaşamayı kabullenemeyen bir adamın öyküsünü anlattığı ‘Sıfır’ adlı romanıyla hatırlanacaktır.

Walter, özgün romanı ‘Körler Ülkesi’nde ise, bilinenin dışında bir suç hikâyesiyle okurun karşısına çıkıyor.

Romanın başkahramanı, otuzlu yaşlarının ortalarında, kendine ve hayata karşı inancını yitirmiş dedektif Caroline Mabry’dir.

Günün birinde Mabry, kendisine itirafta bulunmak isteyen bir adamla karşı karşıya gelir.

“Suç”unu itiraf etmeye koyulan ve “Bizi yetişkin yapan şey kendimizi kandırma yeteneğimizdir.” diyen bu adam, dedektif Mabry ile birlikte, kendi hayatları, zaafları ve hayalleri üzerine düşünmeye koyulacaklardır.

Hikâye buradan yola çıkarak okurunu, bir gözü eksik bir adam, cesedin bulunmadığı bir cinayet, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir itiraf ve iç içe geçen hayatlara davet ediyor.

  • Künye: Jess Walter – Körler Ülkesi, çeviren: Seçil Kıvrak, Siren Yayınları, roman, 366 sayfa

Neel Mukherjee – Özgür Topraklar (2019)

Neel Mukherjee’nin ‘Özgür Toprakları’ hem Hindistan toplumu ve kültürünün çok iyi bir fotoğrafını çekmesi hem de edebiyata armağan ettiği özgün karakterleriyle muhakkak okunması gereken bir yapıt.

Roman, Hindistan orta-üst sınıfından bir ailenin ve onlara hizmet eden aşçı Renu ile temizlikçi Milly’nin gündelik hayatıyla açılıyor.

Ailenin Londra’da yaşayan ve yılın bir ayını ülkesinde geçirmeye gelen oğlu ise, ülkesinin adeta kılcal damarlarına sinmiş kast sistemine karşı tepkilidir.

Zira kast sisteminin beraberinde getirdiği eşitsizlikler, en çok da evdeki hizmetliler ile anne-babası arasındaki gerilimli ilişkide kendini göstermektedir.

Bu oğulun hayali, ülkesinin bütün yemek kültürlerini barındıran bir yemek kitabı hazırlamaktır, dolayısıyla özellikle de evlerinde aşçılık yapan Renu’dan bu amaçla yararlanmayı istemektedir.

Fakat kahramanımız için keyif veren, Hindistan kültürünün en zengin damarlarından biri olan yemek, aslında toplumdaki kast sisteminin de en iyi okunabildiği olgulardan biridir.

‘Özgür Topraklar’, söz konusu aileden sonra, yoksulluğun ve çaresizliğin diz boyu olduğu Hindistan’ın alt sınıflarının dünyasına inmeye başlar.

Burada, daha önce karşımıza çıkan ve pek göz önünde bulunmayan Milly, güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkmaya başlar.

Okuma hayalleri olan, kitapları tutkuyla seven Milly, henüz küçük bir kız çocuğuyken ailesi tarafından zengin ailelere hizmet etmesi için kiralanır.

Gelecek hayalleri öldürülen, artık tek görevi ailesini geçindirmek olan bu kız çocuğu, daha sonra evlenip iki çocuk sahibi olana kadar da bu işleri yapar.

Yoksulluk ve istemediği bir hayatı yaşamak zorunda olmak, onun kaderi gibidir.

Öte yandan Milly’nin çocukluk arkadaşı Soni de, ülkesindeki adaletsizliklerle mücadele etmek için Milly’ninkine taban tabana zıt başka bir yol tercih eder.

Roman böylece, yoksul doğup bu yoksulluğa mahkûm olan insanların daha iyi bir gelecek kurmak için çıktıkları, trajik bir biçimde hepsi de aynı kapıya çıkan dokunaklı yolculuklarını anlatır.

‘Özgür Topraklar’, ismiyle müsemma olmayan bir roman.

Karamsar bir hikâye anlatmakla birlikte, insan olmaya dair evrensel temaları çok iyi işlemesiyle özgünlüğünü ortaya koyuyor.

İrem Uzunhasanoğlu’nun özenli çevirisiyle daha bir güzelleşen roman, Hindistan’ın ne denli muazzam bir kültürel zenginliğe sahip olduğunu göstermesiyle dikkat çekiyor ve bunun yanı sıra Hint mutfağı konusunda ilginç bilgiler da önemli.

  • Künye: Neel Mukherjee – Özgür Topraklar, çeviren: İrem Uzunhasanoğlu, Timaş Yayınları, roman, 334 sayfa, 2019

Enver Aysever – Bir An Bin Parça (2010)

Enver Aysever, ilk baskısı 2006 yılında yapılan ‘Bir An Bin Parça’da, farklı karakterlerinin dünyasından 6-7 Eylül olaylarını anlatıyor.

Bu korkunç süreci insani boyutlarıyla anlatan yazar, sadece azınlıkları değil, azınlıklarla yakın ilişkiler kurmuş Türklerin bu olaylardan nasıl etkilendiğinin izini sürüyor.

6-7 Eylül’de yaşananlardan bir şekilde etkilenmiş farklı karakterlerin düşünceleri ve hisleri, adından da anlaşılacağı üzere, romanın omurgasını oluşturuyor.

Kurgu ana hikâyeye paralel olarak, iş hayatında ayakta durmaya çalışan kadınlar, akıl yitimi, acılarını dile dökemeyip suskunluğu tercih edenler ve insanların mekânla kurduğu ilişkiler gibi temalara da uzanıyor.

Romanın, 2007 Yunus Nadi Ödülü kazandığını da ayrıca belirtelim.

  • Künye: Enver Aysever – Bir An Bin Parça, Remzi Kitabevi, roman, 248 sayfa

Dirk Wittenborn – Vahşi İnsanlar (2010)

Dirk Wittenborn elimizdeki romanı ‘Vahşi İnsanlar’da, başkahramanı Finn Earl üzerinden, çağdaş, “medeniyetin” göbeğinde bir vahşi dünyayı resmediyor.

Uyuşturucu müptelası annesiyle birlikte yaşayan Earl’ün en büyük hayali, amazon ormanlarının vahşi insanlarından Yanomami kabilesiyle yaşayan antropolog babasının yanına gitmektir.

Annesiyle, sevgi ve nefret arasında dönüp dolaşan bir ilişkisi olan Earl, büyükbabasını kandırarak Yanomileri görmesini sağlayacak bir yolculuğa çıkmayı planlar.

Fakat beklenmedik bir anda, Earl’ün annesi uyuşturucu krizine girer ve genç adam annesi için uyuşturucu temin etmeye çalışırken polisler tarafından enselenir.

Yolculuk planları suya düşen Earl, New Jersey’de, annesinin zengin bir eski müşterisine ait malikânede yaşamaya başlayacaktır.

Fakat genç adam burada kısa bir süre sonra, Amerikan hayatının tam göbeğinde yaşayan, kuşkusuz vahşi Yanomamilerden de vahşi insanları keşfedecektir.

Sinemaya da uyarlanmış ve büyük beğeni kazanmış ‘Vahşi İnsanlar’, sivri diliyle de, Amerikan rüyasına yönelttiği sert eleştirilerle de enfes bir roman.

  • Künye: Dirk Wittenborn – Vahşi İnsanlar, çeviren: Mesut Kondu, Ayrıntı Yayınları, roman, 407 sayfa

Juan José Millás – Dünya ve Ben (2010)

İspanyol yazar Juan José Millás, ‘Dünya ve Ben’ başlıklı ilgi çeken romanında, yazmanın doğasını, sınırlarını ve imkânlarını irdeliyor.

Romanın başkahramanı Juanjo, kendi kendisiyle röportaj yapmakla görevlendirilir.

Genç adam, bu röportajı ortaya koyabilmek için farklı bir yöntem deneyerek, iç dünyasına, geçmişine ve babasıyla kurmuş olduğu ilişkiye döner.

Fakat zaman ilerler ve Juanjo kendi dünyası üzerine düşünürken, beklenmedik bir anda varoluş hissiyle ve hemen onun ardından bastıran muazzam bir krizle yüz yüze gelecektir.

Juanjo artık, insanın doğası, yazma ediminin ne anlama geldiği ve insanın varoluşunun sapabileceği tehlikeli eşiklerden başka bir şey düşünemez hale gelmiştir.

Fakat yazının acı veren yönleri kadar, sağaltıcı yönleri de bulunmaktadır.

Zira genç adam, içinde açılan yaraları, yine yazmanın yardımıyla tedavi etmeyi keşfedecek ve gerçekte neden yazar olduğunun bilincine varacaktır.

Şu ana kadar pek çok dile çevrilen ‘Dünya ve Ben’in, 2007’de Planeta Ödülü’nü ve 2008’de de Ulusal Öykü Ödülü’nü kazandığını da ayrıca belirtelim.

  • Künye: Juan José Millás – Dünya ve Ben, çeviren: Saliha Nilüfer, Hayy Kitap, roman, 216 sayfa

Jack London – Martin Eden (2010)

Jack London, önemli eserlerinden ‘Martin Eden’da, yazar olabilmek için insanüstü bir çaba harcayan bir gencin hikâyesini anlatıyor.

Yarı-otobiyografik olarak değerlendirilen roman, yazar olma hayalinin ardından giden Martin Eden’ın etrafında dönüyor.

Roman, Eden’ın bu yoldaki başarılarını ve hayal kırıklıklarını hikâye ederken, aynı zamanda, acımasız bir rekabetin hüküm sürdüğü dönemin Amerikan toplumunun da bir panoramasını çiziyor.

İlk etapta öyküler kaleme alan Eden, bunları gönderdiği dergilerden birer birer ret cevabı alır.

Fakat günün birinde bir öyküsü, edebiyat dergilerinden birinde yayımlanacak; böylece Eden’ın hayatı bambaşka bir rotaya girecektir.

  • Künye: Jack London – Martın Eden, çeviren: Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları, roman, 438 sayfa

David Gilmour – Film Kulübü (2010)

David Gilmour ‘Film Kulübü’nde, lisede sorunlu bir dönem geçiren, geleceği belirsiz bir oğul ile onun yaşadığı sıkıntıyı filmler aracılığıyla gidermeye çalışan babasının hikâyesini anlatıyor.

Jesse, dikkat çekecek derecede sorunlu bir kişilik sergilemektedir.

Bu sıkıntılar öyle bir hale gelmiştir ki, çocuğun liseden ayrılması an meselesidir.

Durumu fark eden baba, oğlunun yaşadıklarına çözüm olmak için filmlere başvurur.

Her hafta baba tarafından seçilen üç film izlemek, buradaki tek kuraldır.

Baba ile oğul, seçilen filmleri izleyecek, bu filmlerden yola çıkarak hayata dair uzun soluklu sohbetlere girişecek; bu arada ilişkileri üzerine düşünmeye de fırsat bulacaklardır.

  • Künye: David Gilmour – Film Kulübü, çeviren: Dost Körpe, Domingo Kitap, roman, 223 sayfa