György Dragoman – Beyaz Şah (2010)

György Dragoman ‘Beyaz Şah’ta, 1980’lerin Romanyası’nda geçen trajik bir çocukluğun hikâyesini anlatıyor.

Romanın başkahramanı on bir yaşındaki Cata’nın hayatının en zor yılı, babasının Tuna Kanalı’na çalışma kampına götürüldüğü gün ile onu tekrar görebildiği güne kadarki zaman aralığını kapsıyor.

Yazar, 80’li yıllarda Transilvanya ve Romanya’da yaşananlara, Cata’nın gözünden yansıyan kimi eğlenceli kimi hüzünlü hikâyeler aracılığıyla bakıyor.

Bu durum, kurgunun absürd, aynı zamanda akıcı olmasını sağlayan başlıca hususlardan.

Babası kendisinden alınan Cata, aile üyelerinin babanın eksikliği konusunda söylediği yalanları da birer birer ortaya çıkaracaktır.

Bu olaydan sonra birdenbire yetişkin olmaya başladığını fark eden ama inatla yetişkin dünyasının umutsuzluğuna kapılmayan Cata, her şeye rağmen, çocukluğun saf iyimserliğini de korumaya çalışacaktır.

  • Künye: György Dragoman – Beyaz Şah, çeviren: Gün Benderli, Yapı Kredi Yayınları, roman, 198 sayfa

Johannes Mario Simmel – Yaşamak Ne Güzel (2010)

Casusluk romanlarının ünlü kalemi J. Mario Simmel ‘Yaşamak Ne Güzel’de, 2. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış, açlık ve işsizliğin boğazına oturduğu Almanya’da, bu durumu fırsat bilerek zengin olan Jakob Formann’ın hikâyesini anlatıyor.

Kendisi de bu dönemleri yaşayan birisi olarak Simmel, savaştan yenik çıkmış bir ülkenin içinde bulunduğu bunalımı, insanların çaresizce hayatta kalma çabalarını ustaca tasvir ediyor.

Burada karşımıza çıkan Formann karakteri ise, açlık ve yoksullukla beslenen bir kan emicidir.

Almanya, Soğuk Savaş döneminin iktidar kavgalarıyla sarsılırken Formann, kısa bir süre içinde, ustaca yöntemleriyle bu kavgayı kendi lehine çevirecektir.

  • Künye: Johannes Mario Simmel – Yaşamak Ne Güzel, çeviren: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, roman, 660 sayfa

Irvine Welsh – Trainspotting (2010)

Danny Boyle tarafından sinemaya da uyarlanan, Irvine Welsh’in ‘Trainspotting’i, yeraltı edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Roman, vaat edilenlerin hiçbir zaman yerine getirilmediği bir dünyada, hayatlarını dayanılabilir kılmaya çalışan gençlerin öyküsünü anlatıyor.

İskoçya’nın gettolarında işsizlik ve yoksulluğun pençesinde kıvranan gençler, Leith Merkez İstasyonu’na giren trenlerin numaraları üzerine, birasına bahse girerler.

İlk etapta masum görünen bu oyun, gerçekte onları mahvedecek büyük bir kumardır.

Dibe vurmuş, her daim kafası güzel gençler, ancak arabalarıyla son sürat hiçliğe giderken yaşadıklarını hissedebilmektedir.

  • Künye: Irvine Welsh – Trainspotting, çeviren: Avi Pardo, Siren Yayınları, roman, 349 sayfa

Gürbüz Azak – Tatar (2010)

Bilindiği gibi Gürbüz Azak, çizgiroman karakterlerinden ‘Deli Balta’nın yazarı ve çizeri.

Azak elimizdeki eseri ‘Tatar’da ise, saray postacısı ve ulak olarak önemli görevler üstlenmiş Tatarların hayatını roman aracılığıyla hikâye ediyor.

Saraydan gerekli bölgelere ferman götüren Tatarların, bu görevlerini yerine getirirken yaşadıkları maceralar ve ayrıca işlerini yapma şekilleri, romanın omurgasını oluşturuyor.

Tarihte bir yolculuğa çıkan Gürbüz, acımasız sürüşleriyle bindikleri atları çatlatan, hayvanlarını değiştirmeleri için belirli mesafelerde kurulan menzilhânelere sahip, başkalarının giyinmesinin yasak olduğu özel kıyafetlere sahip Tatarların hayatını anlatıyor.

  • Künye: Gürbüz Azak – Tatar, Babıali Kültür Yayınları, roman, 95 sayfa

Yavuz Ekinci – Tene Yazılan Ayetler (2010)

‘Sırtımdaki Ölüler’, ‘Bana İsmail Deyin’ ve ‘Meyaser’in Uçuşu’, Yavuz Ekinci’nin daha önce yayımlanmış öykü kitapları.

‘Tene Yazılan Ayetler’ adlı elimizdeki kitap ise, yazarın roman türünde kaleme aldığı ilk eser.

Ekinci burada, Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan acımasız bir savaşın ortasında hayatını anlamlandırmaya çalışan bir yazar ile bin yıllar boyunca sevdiği kadın olan Lili’nin izini süren Utanapişti’nin kesişen, birbirinin içine geçen yaşamlarını anlatıyor.

Ekinci, yıllara, çağlara uzanan geniş bir zaman aralığında, iki karakterinin hayat, aşk ve ölümün izini sürüşünü, dünya edebiyatından, mitolojiden ve kutsal metinlerden alıntılarla da zenginleştiriyor.

  • Künye: Yavuz Ekinci – Tene Yazılan Ayetler, Doğan Kitap, roman, 264 sayfa

Malcolm Lowry – Yanardığın Altında (2010)

Malcolm Lowry’nin hayatından izler taşıdığı için yarı otobiyografik bir roman olarak tanımlanan ‘Yanardığın Altında’, Meksika’nın bir şehri olan Cuernavaca’da görevli, gözden düşmüş alkolik İngiliz konsolosun bir gün içinde yaşadıklarını hikâye ediyor.

On iki bölümden oluşan roman, konsolosun şehirde düzenlenen Ölüler Günü Festivali sırasında yaşadıklarına dayanıyor.

Olay örgüsünün yanı sıra, yazarın damıtılmış anlatım biçimi, Lowry’nin 1936-1944 yılları arasında yazdığı romanı özgün kılan başlıca hususlardandır diyebiliriz.

Skolastik dönemin ilmi simya yapıtlarından Melville’e, Kabala’dan Goethe’ye alıntı ve göndermelerle dolu roman, zevkli bir okuma vaat ediyor.

  • Künye: Malcolm Lowry – Yanardığın Altında, çeviren: Sinan Fişek, Can Yayınları, roman, 461 sayfa

Lee Siegel – Ölü Bir Dilde Aşk (2010)

Lee Siegel ‘Ölü Bir Dilde Aşk’ta, tanınmış bir profesörün, ölü bir dil olan Sanskritçe’den çevirdiği ‘Kamasutra’nın öğretilerini izleyerek Hindistan’ın gizemli coğrafyasında yol alışını hikâye ediyor.

Evli olan Profesör Roth, Tac Mahal’de genç bir Hindistanlı kadına tutulur.

Bu aşkın peşine düşmeye karar veren Roth, hissettiği duyguları hem Hindistan’ın atmosferi hem yüzyıllar öncesinden gelen, ölü bir dille yazılan ‘Kamasutra’ üzerinden anlamaya çalışacaktır.

Bu esnada Roth, hiç düşünemeyeceği sürprizlerle karşılaşacaktır.

‘Kamasutra’ hakkında bir kitap olarak da düşünülebilecek romanda ten, beden, arzu, seks ve erotizm, ağırlıklı konuları oluşturuyor.

  • Künye: Lee Siegel – Ölü Bir Dilde Aşk, çeviren: Esra Arışan, Ayrıntı Yayınları, roman, 480 sayfa

Özlem Kumrular – Sultan’ın Mutfağı (2010)

On altıncı yüzyıl Avrupa-Osmanlı ve Akdeniz tarihi, Özlem Kumrular’ın çalışma alanlarından.

Yazar, tarihi roman tarzındaki eseri ‘Sultan’ın Mutfağı’nı da, bu alandaki deneyimlerinden hareketle kaleme almış.

Sarayda Sultan’ı doyurmakla görevli dört başaşçı etrafında dönen kurgu, aşçıların rutin hayatının esrarengiz bir olay neticesinde alt üst oluşunu hikâye ediyor.

Dört aşçının her biri farklı dinlere, farklı tanrılara inanır.

Günün birinde Sultan, kendisine en leziz yemeği yapan aşçıya iki bin altın vereceğini ilan eder.

Bu durum, en lezzetli yemeği yapmaya koyulan aşçılar arasında örtük ama büyük bir rekabetin yaşanmasına neden olur.

Fakat bu esnada, nedeni anlaşılamayan bir ölüm ve mutfağı yok eden korkunç bir yangın, sarayın tüm düzenini alt üst edecektir.

  • Künye: Özlem Kumrular – Sultan’ın Mutfağı, Doğan Kitap, roman, 482 sayfa

Simon Beckett – Ölümün Kimyası (2010)

2006’da yayınlanan ‘Ölümün Kimyası’, Simon Beckett’in David Hunter serisinin ilk romanı. Roman, adli tıp uzmanı Hunter’ın, üst üste işlenen kadın cinayetlerinin izini sürüşünü hikâye ediyor.

Yaşadığı üzüntü verici bir olaydan sonra eski hayatını arkasında bırakmaya karar veren Hunter, Norfolk’un ücra bir köyünde doktor olarak çalışmaya başlar.

Burada, vahşice bir cinayete kurban giden Sally Palmer’ın cesedi bulunur.

Hunter, köşesine çekildiğinden, bu olayın izini sürmeye pek hevesli değildir.

Fakat kısa bir süre sonra işlenen başka cinayetler, insanlarda büyük bir panik yaratacak ve Hunter da ister istemez, kendini olayların içinde bulacaktır.

  • Künye: Simon Beckett – Ölümün Kimyası, çeviren: Nur Küçük, İthaki Yayınları, roman, 392 sayfa

Erdoğan Alkan – Yunus’tan Luther’e Çağrı (2010)

Erdoğan Alkan ‘Yunus’tan Luther’e Çağrı’ isimli elimizdeki romanında, Avrupa’da Reform ve Hümanizma gibi düşünce akımlarının doğuşunda Yunus Emre’nin rolünü irdeliyor.

Alkan romanını, Fransız araştırmacı Pierre Saghers’in, Yunus Emre üzerine yayımladığı kitabında ortaya attığı bir sorudan yola çıkarak yazmış.

Osmanlı zindanında yatan bir İtalyan tacirin Yunus Emre’nin şiirlerini çevirdiğini ve Martin Luther, Erasmus ve Sebastian Franck’ın da bunları kendi dillerine çevirdiklerini söyleyen Seghers, böylelikle Rönesans ve Hümanizma hareketinin bu üç önemli isminin, özgürlükçü düşüncelerin ilk tohumlarını, kendilerinden yüz yıl önce yaşayan Yunus Emre’den aldıklarını savunuyordu.

Alkan da, söz konusu iddiadan hareketle bu romanında, 16. yüzyıl Avrupa’sı ile 13. ve 14. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanan siyasal erk ve din savaşları arasındaki benzerliklerin izini sürüyor.

  • Künye: Erdoğan Alkan – Yunus’tan Luther’e Çağrı, Arkadaş Yayınevi, roman, 158 sayfa