Sungur Savran – Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi (2025)

Sungur Savran’ın ‘Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi’ adlı eseri, yalnızca akademik bir doktora tezi değil; Marksist iktisadın temel kavramlarını, klasik ekonomi politikle olan hesaplaşmasını ve 20. yüzyılda yaşanan büyük teorik tartışmaları bütünlüklü bir şekilde sunan kapsamlı bir inceleme. Kitap, üç temel eksen etrafında yapılandırılmıştır ve her bir eksen, farklı okuma yolları öneriyor.

İlk olarak, kitap Marx’ın Kapital’ine derinlemesine bir giriş niteliğinde. Marx’ın kapitalist üretim tarzını analiz etme yöntemine dair kavramsal açıklık ve teorik tutarlılık, eserin temel direklerinden biri. Savran, Marx’ın emek-değer teorisinden artı-değer analizine kadar pek çok başlığı detaylı biçimde işliyor. Bu yönüyle eser, hem öğrenciler hem de Marksist iktisada ilgi duyanlar için bir referans kaynağı.

İkinci olarak, klasik ekonomi politiğin iki kurucu ismi olan Adam Smith ve David Ricardo ile Marx’ın ayrıştığı noktalar dikkatle ele alınıyor. Marx’ın, Smith ve Ricardo’dan devraldığı kuramsal temelleri nasıl radikal biçimde dönüştürdüğü ve onları kapitalizmin eleştirisine yönlendirdiği gösteriliyor. Bu çerçevede kitap, Marksist yöntemin tarihsel gelişimini anlamak isteyenler için güçlü bir karşılaştırmalı analiz sunuyor.

Üçüncü eksen, 20. yüzyılda Sraffacı yaklaşımın Marksist değere dayalı kurama yönelttiği eleştiriler çerçevesinde gelişen tartışmalara odaklanıyor. Piero Sraffa’nın ‘Malların Mallarla Üretimi’ adlı eseriyle başlayan bu teorik kırılma, değer teorisinin geçerliliği, emek kavramının önemi ve iktisadın yapısal çerçevesi üzerine yoğunlaşan bir polemik yaratmıştı. Savran, bu çetin teorik mücadeleyi yalnızca aktarmakla kalmıyor; eleştirel bir tutumla değerlendiyor ve tartışmanın merkezine Marksist ekonomi politiğin sürekliliğini yerleştiriyor.

‘Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi’, sadece bir tarihsel arka plan sunmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucuyu bugünün dünyasında kapitalist sistemin çözümlemelerine dair yeni sorular sormaya teşvik ediyor.

  • Künye: Sungur Savran – Ekonomi Politik ve Marksist Eleştirisi: Smith, Ricardo, Marx, Sraffa, Yordam Kitap, inceleme, 384 sayfa, 2025

Antonio Gramsci – Gramsci Kitabı (2025)

Yirminci yüzyılın en etkili Marksist kuramcılarından olan Antonio Gramsci’nin buradaki seçme yazıları, Gramsci’nin siyasi mücadeleyle geçen yaşamı boyunca kaleme aldığı yazıların özlü bir derlemesi. Bu seçki, onun gençlik döneminde sosyalist basındaki makalelerinden, İtalya Komünist Partisi liderliğine uzanan sürecine ve nihayet Mussolini rejimi tarafından hapsedildiği yıllarda yazdığı ‘Hapishane Defterleri’nden bölümlere kadar geniş bir aralığı kapsıyor. David Forgacs’ın titizlikle hazırladığı kitap, Gramsci’nin düşünsel evrimini, teorik derinliğini ve politik tutkusunu bir araya getirerek okura sunuyor.

Gramsci, bu yazılarında özellikle “hegemonya” ve “sivil toplum” kavramlarını geliştirerek Marksist teoriye önemli katkılarda bulunuyor. Ona göre egemenlik yalnızca ekonomik ya da zor kullanımıyla değil, aynı zamanda kültürel rıza aracılığıyla sürdürülür. Bu nedenle, iktidar mücadelesi yalnızca fabrikalarda değil, okullarda, gazetelerde ve gündelik yaşamda da verilir. Gramsci, buradan hareketle, kültürel alanı politik mücadelenin merkezine yerleştirir.

Kitapta yer alan “organik aydın” kavramı da Gramsci’nin özgün fikirlerinden biri. Toplumun alt sınıflarından çıkacak ve onların bilincini yükseltecek entelektüellere duyulan ihtiyacı vurgular. Bu bağlamda eğitim, dil ve edebiyat da onun teorisinin vazgeçilmez parçalarıdır. Gramsci’ye göre toplumsal dönüşüm, yalnızca ekonomik yapının değil, kültürel yapının da dönüşümünü gerektirir.

Forgacs’ın seçkisi, Gramsci’nin fikir dünyasını yalın ama derinlikli biçimde ortaya koyar. ‘Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, 1916-1935’ (‘The Antonio Gramsci Reader: Selected Writings 1916-1935’), yalnızca siyasal düşünceye değil, edebiyata, eğitime ve kültürel üretime dair eleştirel bir bakış geliştirmek isteyen herkes için güçlü bir kaynak. Gramsci’nin muazzam devrimci sezgisi, hâlâ günümüzün mücadelelerine ışık tutuyor.

  • Künye: Antonio Gramsci – Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, 1916-1935, hazırlayan: David Forgacs, çeviren: İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, siyaset, 520 sayfa, 2025

Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet (2025)

Militarizm yalnızca askerî kurumlar ve ideolojilerle sınırlı kalmayan, toplumsal yapının her katmanına sirayet eden bir tahakküm biçimidir. Adem Yavuz Elveren’in çalışması, militarizmi ataerkil düzenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alarak, iktidar ilişkilerinin cinsiyetçi boyutunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda, militarist ideolojilerle beslenen erkeklik kurgusunun yalnızca orduya itaat eden değil, aynı zamanda tahakküm kuran bir “erkek” figürü yarattığı vurgulanıyor. Askerliğin bireyi “oğlan”lıktan “erkekliğe” geçirdiği yönündeki toplumsal kabuller, bu yeni erkeklik halinin içinde iktidara sadakati ve şiddeti meşru gören bir zihniyet dünyasını barındırıyor.

Kitap, militarizmin erkekliği nasıl kahramanlık, dayanıklılık ve şiddet kapasitesi üzerinden tanımladığını irdeleyerek, bu yapının kadınları nasıl sistematik biçimde ötekileştirdiğini gösteriyor. Kadınlar ve kadınsı kodlarla ilişkilendirilen tüm unsurlar, militarist kültürde aşağılanmaya ve bastırılmaya mahkûm edilmiştir. Bu nedenle, militarizmin etkilerini anlamak için yalnızca politik ya da ideolojik çözümlemeler değil, toplumsal cinsiyet perspektifi de şarttır. Aksi halde, militarizmin meşruiyetini sağlayan ataerkil tahakküm biçimleri eksik anlaşılır.

Elveren’in çalışması, bu karmaşık yapıları çözümleyerek feminist ve barış odaklı düşünsel mücadeleye değerli bir katkı sunuyor. Yazarın kendi deneyimlerini analiz sürecine dâhil etmesi ise, metni sadece akademik değil, aynı zamanda içten ve sahici kılıyor. Bu yönüyle eser, şiddetsiz ve eşitlikçi bir dünya inşa etmeye çalışan tüm toplumsal hareketler için güçlü bir yol haritası niteliği taşıyor.

Künye: Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet: İktisadi Bir İnceleme, İmge Kitabevi, inceleme, 239 sayfa, 2025

Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (2025)

Robert Olson’un bu çalışması, Kürt ulusal bilincinin Osmanlı’nın son döneminden erken Cumhuriyet yıllarına uzanan süreçte nasıl şekillendiğini ve 1925 Şeyh Said İsyanı ile nasıl görünür hâle geldiğini ele alıyor. ‘Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925)’ (‘The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925’), bu dönemi yalnızca bir ayaklanmanın tarihi olarak değil, aynı zamanda Kürt milliyetçiliğinin oluşum süreci ve modern devletle olan çelişkileri bağlamında inceliyor. Kitap, etnik kimliğin siyasallaşmasını anlamak için dönemin yerel ve uluslararası dinamiklerini birlikte değerlendiriyor.

Olson’a göre Kürt milliyetçiliği, 1880’lerden itibaren Osmanlı merkeziyetçiliğine karşı gelişen tepkilerle filizlenmeye başladı. İmparatorluğun çöküş süreciyle birlikte Kürt aşiretleri, dini liderlik yapıları ve yerel otoriteler, yeni kimlik arayışları içine girdi. Özellikle Hamidiye Alayları, Kürt kimliğini silikleştirmek yerine yerel gücü merkezileştiren ancak Kürtler arasında farklı aidiyetlerin fark edilmesine neden olan yapılar oldu. Bu yapı, daha sonra Kürt ulusal hareketine zemin hazırladı.

Kitapta, 1925 Şeyh Said İsyanı, sadece bir dinî başkaldırı olarak değil, aynı zamanda modernleşme süreciyle gelen sekülerleşmeye, merkezi otoriteye ve Kürt kimliğinin bastırılmasına karşı birleşen çok katmanlı bir tepki olarak analiz ediliyor. Olson, bu isyanı sadece Türkiye içindeki bir gelişme olarak değil, aynı zamanda İngiltere başta olmak üzere dış güçlerin bölgedeki çıkarlarıyla bağlantılı olarak da değerlendiriyor. Bu çerçevede Şeyh Said İsyanı, Kürt milliyetçiliğinin ilk kitlesel tezahürü olmasının yanı sıra, modern Türkiye’nin ulus inşa sürecine karşı gelişen en ciddi kırılmalardan biridir.

Kitap, sadece Kürt tarihiyle değil, aynı zamanda Türkiye’nin devletleşme, merkezileşme ve azınlık politikalarıyla ilgilenen herkes için temel kaynak niteliğinde bir çalışma.

  • Künye: Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925), çeviren: İbrahim Bingöl, Avesta Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika (2025)

1975–1980 yılları arasında Türkiye’de askeri işyerlerinde örgütlenen Aster‑İş Sendikası (Askeri Tersane ve Askeri İşyerleri İşçileri Sendikası), genellikle en zor kabul edilen çevrelerde bile işçilerin hak talep etme potansiyelini gözler önüne seriyor. Merkeziyetçi ve otoriter işleyişin hâkim olduğu Milli Savunma işkolunda, Aster‑İş pek çok ilki gerçekleştirmiştir. Bu dönemde ordunun tam merkezinde, Ankara’da yürütülen örgütlenme, Türkiye işçi sınıfı tarihinde bir sınıf sezgisi yükselmesi olarak kabul edilir.

Aster‑İş’in simgesi “Asker değil işçiyiz” sloganıdır. Bu slogan, a) işçileri asker sayarak Askeri Ceza Kanunu’yla disipline etmeye dayanan uygulamalara b) ‘güdümlü’ sendikacılık anlayışına ve c) statükodan nemalanan ana akım sendikalara karşı üçlü bir direniş bayrağı olmuştur.

İşçiler, hem askerden bağımsız bir hukuk zemini talep etmiş hem de militarize edilmiş üretim ortamında laik, demokratik bir toplumsal ilişkilenme kurma iddiasında bulunmuşlardır.

Aster‑İş’in kısa ömürlülüğü dikkat çekicidir: 12 Eylül 1980 Darbesi’nin hemen öncesinde kurulan bu sendika, darbe kararlarıyla birlikte kapatılmıştır.

Hüseyin Tevetoğlu, doğrudan bu örgütlenme pratiğinin ön saflarında yer almış. Bu sayede, konuyla ilgili diğer çalışmalarda eksik kalan yönler de gün yüzüne çıkarılıyor: askeri yapının içeriden bozulan işleyiş kurgusu, devletin ceza mekanizmalarına yönelik müdahaleleri ve işçilerin sahada verdikleri bizzat mücadele öyküleri detaylı biçimde aktarılıyor.

Bu anlatı yalnızca bir sendikanın değil; Türkiye 1970’lerinin sınıf mücadelesinin, sol-siyaset-sendika ilişkilerinin ve anti-otoriter pratiklerin bir mikro tarihi olarak okunabilir. O dönemin ordunun göbeğinde yükselen bir emek direnişinin hikâyesi, bugün hâlâ sendikal mücadeleyi düşünen herkes için hâlâ güncelliğini koruyor.

  • Künye: Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika: Aster-İş, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye Laikliğine Bakışlar (2025)

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, Türkiye’de laikliğin ne anlama geldiği sorusu yeniden gündemde. Laiklik ilkesi yok olmanın eşiğinde mi, yoksa Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla laik olamadı mı? Demokrasiyle laiklik arasında yaşanan gerilim, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümün yansıması. Bu tartışma, laikliğin sadece bir hukuk normu değil, aynı zamanda eşit yurttaşlık fikrinin temeli olduğu gerçeğini de hatırlatıyor.

Türkiye’de laiklik, tarihsel ve sosyolojik koşullar nedeniyle evrensel ilkelerden saparak yerelleşmiş ve zamanla çeşitli biçimlere bürünmüştür. Dinî yapılar ile devlet arasındaki güç ilişkileri, laikliğin yorumlanma biçimlerini belirlemiş; uygulama çoğu zaman denetimci, hatta baskıcı bir çizgide ilerlemiştir. Bu durum, laikliğin özgürlükçü ve kapsayıcı bir zemin olmaktan uzaklaşmasına yol açmıştır.

Bu kitap, Türkiye’de laikliğin nasıl inşa edildiğini, nasıl dönüştüğünü ve ne ölçüde işlevsizleştiğini farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla sorguluyor. Tarihçilerden hukukçulara, siyaset bilimcilerden sosyologlara uzanan yazarlar, din-devlet ilişkilerinin çok katmanlı doğasını açığa çıkarıyor. Laikliğin etkileri yalnızca anayasa ve hukuk sistemiyle sınırlı değil; eğitimden toplumsal cinsiyet ilişkilerine, azınlıklardan Alevilere, İslamcı hareketlerden sosyalist geleneklere kadar uzanan geniş bir çerçevede değerlendiriliyor.

Derleme, yalnızca Türkiye içi deneyimi değil, aynı zamanda uluslararası laiklik modelleriyle karşılaştırmalar yaparak, Türkiye’de laikliğin özgünlüklerini ve sınırlılıklarını daha net bir şekilde görmeyi mümkün kılıyor.

  • Künye: Kolektif – Türkiye Laikliğine Bakışlar, derleyen: Umut Azak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, siyaset, 387 sayfa, 2025

Vaclav Smil – Büyüme (2025)

Vaclav Smil bu kitabında “büyüme” kavramını yalnızca ekonomik değil, biyolojik, teknolojik ve toplumsal bağlamlarda ele alıyor. Mikroorganizmalardan ormanlara, çocuklardan şirketlere, şehirlerden medeniyetlere kadar her şeyin bir büyüme eğrisi vardır. ‘Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere’ (‘Growth: From Microorganisms to Megacities’), bu ortak kalıpları disiplinler arası bir bakış açısıyla incelerken, büyümenin hem doğasında var olan hem de sınırlarına dayanan bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap, ilk olarak biyolojik sistemlerin büyümesini inceliyor: Hücre bölünmesi, bitki gelişimi, hayvanların büyüme eğrileri… Ardından insan yapımı sistemlere geçiyor: Enerji altyapıları, tarım sistemleri, teknolojik gelişmeler ve şehirleşme. Smil, bu sistemlerin her birinde görülen S-şeklindeki büyüme eğrisinin, önce hızla yükselip ardından durağanlaştığını belirtiyor. Yani sınırsız büyüme ne doğada ne de toplumda mümkündür.

Büyüme, her zaman ilerleme anlamına gelmez. Özellikle ekonomik büyüme, çevresel sürdürülebilirlikten sosyal eşitsizliğe kadar birçok sorunla birlikte geliyor. Smil, modern dünyanın büyümeyi kutsallaştırmasının, doğal sınırların ve kaynakların göz ardı edilmesine neden olduğunu ortaya koyuyor. Megakentlerin yükselişi, sanayi devrimiyle artan üretim ve enerji tüketimi bu eğilimin çarpıcı örnekleridir.

Kitabın sonunda Smil, büyümenin kaçınılmaz sonu olan “doyum” noktasına dikkat çekiyor. Sonsuz büyüme yerine, dengeli ve sürdürülebilir sistemler kurmanın gerekliliğini ortaya koyar. Büyümeyi anlamak, yalnızca geçmişi değil, geleceği de doğru yorumlayabilmek için kritik önemdedir. Bu kitap, hem bilimsel hem felsefi düzeyde düşündüren bir büyüme anatomisi sunar.

  • Künye: Vaclav Smil – Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere, çeviren: Cahit Kaya, Pegasus Yayınları, inceleme, 768 sayfa, 2025

Shūsui Kōtoku – Emperyalizm (2025)

Japon anarşist ve sosyalist hareketlerinin öncülerinden Shūsui Kōtoku, 1901 yılında yayımlanan bu eserinde emperyalizmi 20. yüzyılın hem en belirgin hem de en tehlikeli olgusu olarak tanımlıyor. Ona göre emperyalizm yalnızca askerî yayılma ya da ekonomik sömürü değildir; aynı zamanda halkların zihinsel, kültürel ve siyasal köleleştirilmesidir. Emperyalizmin yükselişi, sadece sömürgeciliği değil, aynı zamanda otoriter yönetimleri ve savaş ideolojilerini de teşvik eder.

‘Emperyalizm: Yirminci Yüzyılın Canavarı (1901)’ (‘L’impérialisme, le spectre du vingtième siècle’), Japonya’nın Batı’yı taklit ederek emperyalist bir rota izlemesini sert biçimde eleştirir. Ona göre bu yol, halkın özgürlüğünü yok eden, eşitsizliği artıran ve savaşları meşrulaştıran bir süreçtir. Emperyalizm, sadece yabancı toprakların işgaliyle değil, içerde de emekçilerin haklarının gasp edilmesiyle kendini gösterir. Dolayısıyla, bu mücadele yalnızca dışarıya karşı değil, içerideki baskı mekanizmalarına karşı da verilmelidir.

Kitap boyunca Kōtoku, pasifizm ve özgürlükçü sosyalizm arasında bir bağ kurar. Ona göre gerçek barış, sadece silahların susması değil, halkların eşit ve adil bir düzen içinde yaşamasıdır. Emperyalizmin karşısına konulacak en güçlü alternatif, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını savunan, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum tahayyülüdür.

Kōtoku’nun bu çalışması, hem Japonya’nın erken dönem emperyalist politikalarını sorgulayan nadir seslerden biridir, hem de evrensel bir anti-emperyalist düşünce manifestosu niteliğindedir. Bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bu fikirler, gücün değil adaletin yolunu arayanlar için güçlü bir referans sunar.

  • Künye: Shūsui Kōtoku – Emperyalizm: Yirminci Yüzyılın Canavarı (1901), çeviren: Güney Çeğin, A. Halim Karaosmanoğlu, Nika Yayınevi, siyaset, 151 sayfa, 2025

Kolektif – Direnişin Formu ve Kendisi Olarak Sanat (2025)

Direniş, ilk anlamıyla bir şeyin değişime karşı gösterdiği tepkisizlik gibi görünür; sabit kalma arzusudur. Ancak toplumsal ve siyasal bağlamda direniş, çok daha dinamik ve dönüştürücü bir güçtür. Artık bir tepkisizlik değil, bir duruş, bir varlık ilanıdır. Baskıya, kontrol mekanizmalarına ve tek tipleştirici politikalara karşı, kişinin kendisi olarak kalma ısrarıdır. Bu nedenle günümüzde, otoritenin hâkim olduğu pek çok coğrafyada “ben buyum” diyebilmek bile başlı başına politik bir eyleme dönüşmüştür.

‘Direnişin Formu ve Kendisi Olarak Sanat’ ifadesi bu anlayışı estetik bir düzleme taşıyor. Direnişi yalnızca içeriğiyle değil, biçimiyle de tanımlayan bu yaklaşımda, sanat bir mesajdan çok daha fazlasıdır. Biçim, sanatçının kimliğini, sınırlarını ve yönünü belirleyen temel unsurdur. Sanatla konuşmayı seçen kişi, aynı zamanda sistemin diliyle konuşmamayı da seçmiş olur. Bu seçim, estetikten ziyade etik bir karardır.

Sanat, düzenle uyum içinde olmaktan çok, onunla çatışan bir hattın izini sürer. Tıpkı sokaklardaki protestolar gibi, sanat da baskının yoğunlaştığı yerde çatlağı büyütür. Yerleşik olanı sarsar, alternatif olanı görünür kılar. Akışı bozan, kısa devre yaratan bir enerji gibidir. Bu yüzden sokakla sanat arasında doğal bir bağ kurulur; ikisi de aynı kaynaktan beslenir: direnme isteğinden.

Sanat, yalnızca bir anlatım biçimi değil; bir tavır, bir varoluş biçimidir. Direniş, bazen bir sözde değil, bir çizgide, bir tonda, bir duruşta gizlidir. Ve bu gizli ses, en çok sanatın içinden yankılanır. Sanat, direnişin ta kendisidir.

Bu kitaba katkıda bulunan isimler şöyle: Barış Acar, Fırat Arapoğlu, Rafet Arslan, Ezgi Bakçay, Güler Bek, Burak Delier, Memed Erdener, Alev Özkazanç, Nermin Saybaşılı.

  • Künye: Kolektif – Direnişin Formu ve Kendisi Olarak Sanat, derleyen: Barış Acar, Livera Yayınevi, sanat, 144 sayfa, 2025

Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı? (2025)

Version 1.0.0

Boaventura de Sousa Santos’un bu eseri, insan haklarını Batı merkezli bir yapıdan çıkararak çoğulcu, kültürel ve epistemolojik olarak daha kapsayıcı bir zemine oturtmayı hedefliyor. ‘Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?’ (‘If God Were a Human Rights Activist’), insan haklarının yalnızca birey merkezli değil, toplulukların onuru, kolektif hafıza ve adalet arayışıyla da ilgili olduğunu savunuyor. Kitap, bu hakların küresel eşitsizlikler karşısında nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğini ele alıyor.

Santos’a göre günümüz insan hakları söylemi, sömürgecilik sonrası ilişkiler ve neoliberal ekonomi ile şekillenmiştir. Bu yüzden hak mücadelesi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda bilgi üretimi ve kültürel tanınma düzeyinde verilmelidir. “Epistemolojik çoğulculuk” kavramını öne çıkararak yalnızca Batılı değil, yerli, feminist ve marjinal bilgi biçimlerinin de meşrulaştırılması gerektiğini savunuyor.

Kitapta yerli halklardan sosyal hareketlere kadar birçok direniş pratiği, insan haklarına dair yeni imkânlar sunar. Santos, Tanrı bir insan hakları savunucusu olsaydı, yalnızca güçlülerin değil, dışlanmışların da haklarını savunacak bir etik sistem yaratacağını söyler. Bu yönüyle eser, insan haklarını sadece normatif değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir mücadele alanı olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Boaventura de Sousa Santos – Ya Tanrı İnsan Hakları Aktivisti Olsaydı?, çeviren: Yusuf Enes Karataş, Islık Yayınları, siyaset, 160 sayfa, 2025