Samuel Farber – Stalinizmden Önce (2025)

Samuel Farber bu çalışmasında, Stalin öncesi Sovyet deneyimini merkezine alarak devrimin ilk yıllarında ortaya çıkan Sovyet demokrasisini inceliyor. ‘Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü’ (‘Before Stalinism: The Rise and Fall of Soviet Democracy’), devrim sonrasında işçi konseyleri üzerinden şekillenen katılımcı yapının, karar alma süreçlerinde gerçek bir çoğulluk yarattığını ve farklı siyasal eğilimlerin tartışmasına alan açtığını gösteriyor.

Farber, bu dönemde Bolşevik Parti içinde yürütülen yoğun tartışmaların ve taban örgütlenmelerinin varlığını vurguluyor. Ancak iç savaş, ekonomik yıkım ve dış müdahaleler, giderek merkeziyetçi bir yönetim biçimini güçlendiriyor ve bürokratikleşme eğilimi derinleşiyor.

Sovyet demokrasisinin bu erken evresi, Farber’e göre kaçınılmaz bir diktatörlüğün habercisi değil, bastırılan bir potansiyelin göstergesi oluyor. İşçi sınıfının öz yönetim kapasitesi zayıfladıkça parti-devlet yapısı toplumsal tabandan kopuyor ve devrimin ruhu daralıyor.

Yazar, bu süreci romantize etmiyor ve tarihsel koşulların yarattığı zorunlulukları eleştirel bir dikkatle yorumluyor. Sovyet deneyimi üzerinden, sosyalist demokrasinin farklı bir yönelimle gelişebileceğini gösteriyor ve günümüz politik mücadelelerine eleştirel bir perspektif sunuyor.

Farber’in yaklaşımı, Sovyet tarihine tek hatlı bir çöküş anlatısı yerine, açılmamış olanaklar üzerinden bakıyor. Bu bakış, işçi demokrasisi deneyiminin tarihsel önemini görünür kılıyor ve devrimci pratik ile demokratik katılım arasındaki kopuşun nedenlerini daha berrak biçimde çözümlemeye olanak tanıyor.

Bu çözümleme, Sovyetler Birliği’nin erken dönemine dair yerleşik kabulleri sarsıyor. Okur, kaybedilen siyasal ihtimallerin izini sürerken sosyalizmin demokratik bir tahayyülle yeniden düşünülmesi gerektiğini seziyor.

Metin, tarihsel deneyimi dogmatik yargılardan arındırıyor ve özgürleşme olasılığını canlı tutuyor. Böylece sosyalist düşüncenin geleceğine dair eleştirel bir kapı aralıyor ve umut yaratıyor.

  • Künye: Samuel Farber – Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Edebi Şeyler Yayınları, siyaset, 376 sayfa, 2025

Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (2025)

‘Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776–1876)’, Ender Kuntsal’ın iki devlet arasındaki ilişkilerin denizcilik ekseninde nasıl şekillendiğini ele aldığı kapsamlı bir çalışma sunuyor. ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Akdeniz’de güvenli ticaret yapma arayışının Garp Ocaklarıyla yapılan antlaşmalar üzerinden Osmanlı coğrafyasına uzanmasına neden oluyor. Bu ilk temaslar, Amerikan denizciliğinin Osmanlı limanlarıyla kurduğu pratik ilişkilerin temelini oluşturuyor.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması, iki devlet arasında yeni bir diplomatik ve askeri iş birliği ihtiyacını doğuruyor. Hüsrev Paşa ile Komodor John Rodgers arasında yürütülen görüşmeler, 1831 Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’yla sonuçlanarak hem ABD’nin Akdeniz ve Karadeniz’deki ticari etkinliğini artırıyor hem de Osmanlı’nın donanmasını modernleştirme arzusunu besliyor. Bu dönemde Amerikan maslahatgüzarı olarak İstanbul’a gönderilen David Porter ile gemi inşa mühendisi Henry Eckford’un faaliyetleri, Osmanlı bahriyesinin teknik dönüşümünde belirgin izler bırakıyor.

1850’lerde Emin Bey ve ileride Kaptan-ı Derya olacak Mehmet Salih Paşa’nın ABD’ye yaptığı ziyaretler, özellikle modern harp gemisi temini konusundaki temasların derinleşmesini sağlıyor. Aynı yıllarda Amerikan savaş gemilerinin bilimsel araştırmadan diplomatik desteğe kadar çeşitli amaçlarla Osmanlı limanlarına yaptığı seyahatler, ilişkilerin çok katmanlı bir karakter kazanmasına katkı veriyor.

Kuntsal bu kitapta, 1776–1876 arasında iki ülke arasındaki temasları şekillendiren gemileri, deniz subaylarını ve denizcilik kökenli devlet görevlilerini merkeze alarak Türk-Amerikan ilişkilerinin denizlerde başlayan hikâyesini ayrıntılı ama derli toplu bir çerçevede anlatıyor. Eser, hem diplomatik tarihle hem de denizcilik mirasıyla ilgilenen okuyucular için benzersiz bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776-1876), İş Kültür Yayınları, tarih, 528 sayfa, 2025

Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı (2025)

Yevgeni Aleksandroviç Adamov 1924 tarihli bu eserinde, bu eserde İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki gizli diplomatik ilişkileri, Asya Türkiye’sinin paylaşımı üzerinden ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Asya Türkiye’sinin Paylaşımı’, Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi sonrası açığa çıkarılan gizli arşivlerine dayanıyor ve emperyalist güçlerin savaş sürecinde yürüttüğü çıkar hesaplarını bütün açıklığıyla görünür kılıyor. Belgeler, ittifakların ardındaki çelişkileri, karşılıklı aldatmaları ve bölüşüm planlarının nasıl şekillendiğini somut bir zemin içinde ortaya koyuyor.

Adamov, yalnızca Osmanlı topraklarının paylaşımını değil, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki diplomatik mutabakatları da kapsamına alarak dönemin jeopolitik hesaplarını daha geniş bir bağlamda ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından savaşın ilk yıllarında hazırlanan dosyalar üzerinden ilerleyen çalışma, imparatorlukların çözülme sürecini ve modern dünya düzeninin oluşumunu belirleyen politik kırılmaları derinlemesine analiz ediyor. Böylece eser, Birinci Dünya Savaşı’nın görünmeyen yüzünü belge temelli bir perspektifle aydınlatıyor.

Kitap, tarihsel olayları yalnızca kronolojik bir anlatı olarak sunmakla yetinmiyor, aynı zamanda diplomatik belgeler aracılığıyla güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve sömürgeci projelerin nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Adamov’un titiz yaklaşımı, Osmanlı’nın savaş içindeki konumunu ve büyük devletlerin stratejik hesaplarını daha net okumayı sağlıyor. Bu yönüyle çalışma, imparatorluk sonrası dünyayı anlamak isteyenler için temel bir referans niteliği taşıyor ve tarihsel bilinçle eleştirel kavrayışı birlikte geliştiriyor. Bu bütüncül bakış, belgelerin sadece geçmişi değil, güncel küresel ilişkileri de anlamaya yardımcı olan eleştirel bir zemin sunduğunu açık biçimde hissettiriyor ve ufuk açıyor.

  • Künye: Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı: Eski Dışişleri Bakanlığı’nın Gizli Belgelerinde, çeviren: Fırat Sözeri, Kabalcı Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para (2025)

Oğuz Tekin’in ‘Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak’ adlı çalışması, sikkeleri yalnızca birer ekonomik nesne olarak değil, Roma ve Bizans dünyasının siyasetini, kültürünü, inançlarını ve toplumsal yapısını anlamamıza yardımcı olan birer tarihsel belge olarak ele alıyor. Yazar, MÖ 4. yüzyıl sonlarında Roma’da sikke basımının başlamasından, XI. Konstantinos döneminin son Bizans sikkelerine kadar uzanan yaklaşık 1800 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan bir panorama sunuyor.

Kitap, Roma devletine ait sikkelerden Roma kolonilerinin bastığı örneklere, imparatorluk egemenliği altındaki kentlerin yerel sikkelerinden Bizans döneminin karakteristik tiplerine uzanan dört ana başlık etrafında şekilleniyor. Bu çeşitlilik, Akdeniz dünyasını yönlendiren devletlerin ekonomik tercihlerinden dinsel sembollerine, mitolojik anlatılarından siyasi propaganda yöntemlerine kadar birçok dinamiği gözler önüne seriyor. Zengin görsel malzeme eşliğinde sunulan bu içerik, hem meraklı okuyuculara hem de konuya akademik ilgi duyanlara dönemin atmosferini canlı biçimde hissettiriyor.

Tekin’in çalışması yalnızca sikkeleri tanıtmakla kalmıyor; üzerlerindeki tasvirlerin, lejantların, sembollerin ve mitolojik göndermelerin nasıl okunabileceğini de adım adım açıklıyor. Böylece numismatik alanında temel metodolojiye ihtiyaç duyan tarih ve arkeoloji öğrencilerine pratik bir rehber sunuyor. Tasvir tiplerini yorumlama, sembolleri teşhis etme ve kronolojik bağlam kurma gibi araştırmacılar için kritik beceriler, kitabın önemli katkılarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, Roma ve Bizans dünyasını paranın dili üzerinden anlamaya davet eden; siyaset, ekonomi, kültür ve dinin kesiştiği noktaları somut buluntularla aydınlatan kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

  • Künye: Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak, Koç Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 724 sayfa, 2025

Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü (2025)

Alper Öztaş’ın ‘SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı’ adlı çalışması, üretim biçimlerinin tarihsel dönüşümünü ve bu dönüşümlerin ortaya çıkardığı kavramsal dünyayı merkeze alıyor. Feodal düzenin çözülüşü nasıl kapitalizmin kendine özgü ekonomik kategorilerini yarattıysa, kapitalizmin yerleşmesi de bugünün doğal kabul edilen piyasa, meta, değer ve para gibi kavramlarını görünür kılmıştı. Kapitalist üretim tarzı tarih sahnesine çıktığında, önceki dönemin düşünce ufkunda imkânsız görünen olguları somut gerçeklikler haline getirmişti.

Öztaş, 1917 Ekim Devrimi’ni de benzer bir tarihsel kırılma olarak ele alıyor: kapitalizmin çürüyen yapısını aşma iddiasıyla sosyalist üretim ilişkilerinin kurulması. Ancak sosyalist inşa süreci, bu yeni üretim tarzının kendi kavram ve kategorilerini yaratması gerektiği gerçeğini göz ardı etti. Kapitalizmin ekonomik yasalarını daha adil, daha eşitlikçi bir biçime dönüştürerek sosyalizmin hizmetine sokma düşüncesi, devrimci kopuşun özünü zayıflattı. Oysa her yeni üretim biçimi yalnızca eski kavramları dönüştürmez; kendi özgün düşünsel çerçevesini de yaratır ve bu çerçeve üretimin örgütlenişini yeniden biçimlendirir.

Yaklaşık yetmiş yıl süren Sovyet sosyalist deneyiminin çözülüşü, Öztaş’a göre tam da bu teorik ve pratik çelişkiden doğdu. Kitap, SSCB’deki sosyalizmin yükseliş ve dağılma sürecini Marksist yöntemle inceleyerek, işçi sınıfının yeniden ayağa kalkması için bilimsel bir tartışma alanı açmayı amaçlıyor. Devrimin neden tökezlediğini anlamak ve aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak için, üretim tarzlarının tarihsel mantığını ve sosyalist inşanın özgün gerekliliklerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı, Doruk Yayınları, siyaset, 347 sayfa, 2025

Jörg Rüpke – Pantheon (2025)

Jörg Rüpke’nin bu eseri, antik dinlerin tek bir çizgide ilerleyen sabit sistemler olmadığını gösteriyor ve farklı kültürlerin ritüeller, tanrılar ve kutsallık anlayışları üzerinden birbirini etkileyerek geliştiğini anlatıyor. Rüpke, Mezopotamya’dan Mısır’a, Yunan’dan Roma’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinin hem toplumsal düzeni kuran hem de bireysel deneyimi şekillendiren bir güç olduğunu vurguluyor. Metin, tanrıların yalnızca mitolojik figürler değil aynı zamanda politik araçlar olarak nasıl kullanıldığını gösteriyor.

‘Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi’ (‘Pantheon: Geschichte der antiken Religionen’), ritüellerin gündelik yaşamla ilişkisini öne çıkarıyor. Tapınak pratikleri, kehanet gelenekleri, kurban ve festival kültürü gibi uygulamaların insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini nasıl belirlediğini açıklıyor. Rüpke, antik insanın kutsalı deneyimleme biçimini yalnızca dini otoriteler üzerinden değil, sıradan bireylerin gündelik tercihleri üzerinden de okumayı öneriyor.

Eserin bir diğer önemli yönü, farklı dinlerin birbirleriyle temasının yarattığı dönüşümü işlemeye dayanıyor. Kültürel alışveriş, fetihler, ticaret yolları ve göçler sayesinde tanrıların kimliklerinin nasıl değiştiğini, bazı inançların nasıl kaybolup bazılarının güçlendiğini gösteriyor. Rüpke, antik dinlerin durağan değil sürekli yeniden şekillenen yapılar olduğunu belirtiyor.

Son bölümde Roma İmparatorluğu’nun dini çeşitliliği ele alınıyor. Çoktanrılı yapı ile yeni yükselen kültlerin rekabeti, imparator kültünün siyasi birleştiriciliği ve bireysel dindarlık biçimlerinin artışı inceleniyor. Rüpke, antik dünyanın dinini büyük anlatılar yerine dinamik ilişkiler ağı olarak sunuyor ve okuyucuya dinin tarih boyunca nasıl değişen bir pratik olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Jörg Rüpke – Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi, çeviren: Atilla Dirim, Ekin Öyken, Vakıfbank Kültür Yayınları, din, 488 sayfa, 2025

Trevor Bryce – Hattuşili (2025)

Hattusili’nin yaşamı, Hitit İmparatorluğu’nun hem kırılganlığını hem de yeniden doğuş gücünü gösteriyor. Trevor Bryce, prens olarak başladığı yolculuğun onu nasıl imparatorluğun kaderini belirleyen bir figüre dönüştürdüğünü anlatıyor. Hattusili, genç yaşından itibaren siyasetin sert dengeleriyle yüzleşiyor ve ailesi içindeki rekabet onu güç arayışına doğru itiyor. Bu dönemde sergilediği kararlılık, ileride kuracağı düzenin ilk işaretlerini veriyor.

‘Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi’ (‘Hattusili, the Hittite Prince Who Stole an Empire: Partner and Rival of Ramesses the Great’), Hattuşili’nin askeri dehasını öne çıkarıyor. Kuzeydeki kabilelerle yürüttüğü mücadeleler, Suriye’deki hakimiyet yarışı ve özellikle Kadeş çevresindeki güç oyunları onun nasıl stratejik bir lider olduğunu gösteriyor. Bryce, bu mücadeleleri aktarırken Hattuşili’nin düşmanlarını yenmekten çok onları kontrol etmeye odaklandığını belirtiyor. Bu yaklaşım, onun imparatorluğu genişletirken aynı zamanda içerideki istikrarı da sağlamasını mümkün kılıyor.

Eserde en çarpıcı bölümlerden biri, Hattuşili ile II. Ramses arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alıyor. İki hükümdar rakip olarak sahneye çıkıyor ancak zamanla diplomatik bir denge kuruyor. Kadeş Savaşı sonrası imzalanan antlaşma, dönemin uluslararası ilişkileri açısından büyük önem taşıyor ve Bryce bunu iki karakterin kişisel hırsları üzerinden yorumluyor.

Son bölümde Hattuşili’nin kendi ailesi içinde yaşadığı iktidar mücadelesi ve yeğeniyle olan çekişmesi anlatılıyor. Bu çatışma, onun hem gücünün hem de kırılganlığının bir yansıması olarak öne çıkıyor. Bryce, Hattuşili’nin siyasi zekasının yanında insani yanını da ortaya koyuyor ve onun tarihte bıraktığı izleri derinlikli bir biçimde aktarıyor. Ayrıca kitap, dönemin kültürel atmosferini ve saraydaki güç dengelerini açıkça aktarıyor. Hattuşili’nin kararlarının yalnızca askeri değil toplumsal sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor.

  • Künye: Trevor Bryce – Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi, çeviren: Gökhan Aydın, Kabalcı Yayınları, tarih, 357 sayfa, 2025

Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar (2025)

Karl O. Högström’un bu çalışması, Hunların İskandinavya’ya ulaşmış olabileceği yönündeki tartışmaları modern DNA verileri, arkeolojik bulgular ve tarihsel analizleri bir araya getirerek yeniden yorumluyor. Yazar, genetik örüntülerde görülen bazı hatların Orta Avrasya kökeniyle ilişkili olabileceğini öne sürüyor; ancak bu verilerin kesin bir göç kanıtı olmadığını, dikkatle değerlendirilmesi gereken istatistiksel olasılıklar sunduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, göç tarihini katı kimliklerin değil, temas ve etkileşimlerin şekillendirdiği uzun erimli süreçler olarak düşünmeye davet ediyor.

‘İskandinavya’daki Hunlar’ (‘The Huns in Scandinavia: A new approach centered around modern DNA’), Güney İsveç’teki mezar biçimleri, ritüel gömüler ve at koşum parçaları gibi buluntuları inceleyerek bunların bazı Orta Avrasya unsurlarıyla sınırlı benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Högström, bu benzerliklerin doğrudan bir Hun yerleşimine değil, kültürel aktarım kanallarına işaret edebileceğini belirtiyor. Dilsel ve toponimik ayrıntılar da tartışmaya dahil ediliyor; yer adlarının tarihsel temaslara dair dolaylı işaretler sunduğu ve bazı örüntülerin göç yollarıyla örtüşebildiği anlatılıyor. Böylece farklı veri türleri bir arada değerlendirilerek daha geniş bir çerçeve kuruluyor.

Eserin temel katkısı, İskandinavya’nın geç antikçağ tarihini yalnızca yerel gelişmelerle değil, Avrasya’nın uzun süreli hareketlilikleriyle birlikte ele alan çoğulcu bir okuma sunması oluyor. Högström, Hun mirasını genetik bir zorunluluk değil, kültürel, sembolik ve olasılıksal izler üzerinden anlamayı öneriyor. Bu yaklaşım, bölgenin geçmişine dair yerleşik anlatıları sorgulayan ve yeni araştırmalara kapı açan eleştirel bir perspektif oluşturuyor.

  • Künye: Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar, çeviren: Aydın Şelte, Kabalcı Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2025

Kolektif – Geleceğin Belleği (2025)

‘Geleceğin Belleği’, Türkiye’de sosyalist hareketin yükseldiği yirmi yıllık dönemi, hem tarihsel hem mekânsal bir çözümleme çerçevesinde ele alıyor. Ali Ekber Doğan’ın derlediği bu kapsamlı çalışma, 1960’ların umut dolu örgütlenme deneyimlerinden 1980 darbesinin yıkıcı sonuçlarına uzanan süreci, sınıf mücadelesinin yerel dinamikleri üzerinden yeniden okuyor.

Eser, Türkiye’de sol siyasetin yalnızca ideolojik bir yönelim değil, somut toplumsal karşılıkları olan bir mekânsal hareketlilik biçimi olduğunu savunuyor. Her bölgenin özgül sosyo-ekonomik yapısı içinde filizlenen mücadeleler, sosyalizmin bu topraklarda nasıl yerelleştiğini ve hangi toplumsal gerilimler üzerinden serpildiğini gösteriyor.

Kitap, 1960–80 döneminin özgünlüğünü, işçi sınıfının genişlemesi, kırdan kente göç, sanayileşmenin yeni merkezleri ve üniversitelerdeki politik bilinçlenme süreçleriyle ilişkilendiriyor. Bu süreçte sol hem üretim alanlarında hem kamusal yaşamda görünür hale geliyor. Ancak 1980 darbesiyle birlikte bu coğrafya bir sessizlik dönemine giriyor. Yine de yazarlar, sermaye birikiminin ve sınıfsal çelişkilerin tarihsel sürekliliğine dikkat çekerek, bu sessizliğin altında geleceğin mücadele potansiyellerinin biriktiğini öne sürüyor.

‘Geleceğin Belleği’, geçmişi yalnızca nostaljik bir hatırlama değil, bugünün siyasal ve sınıfsal mücadelelerini anlamak için bir rehber olarak ele alıyor. Yerel deneyimlerin izini sürerken, geleceğin eşitlik ve adalet mücadelesine yön verecek tarihsel materyalist bir hafıza kuruyor.

  • Künye: Kolektif – Geleceğin Belleği: Türkiye’de Sol Siyaset Coğrafyasının Oluşumu 1960-1980, derleyen: Ali Ekber Doğan, Dipnot Yayınları, siyaset, 440 sayfa, 2025