Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus (2025)

Elyesa Koytak’ın bu çalışması, şiirin yalnızca estetik bir ifade alanı değil, toplumsal ilişkiler içinde şekillenen canlı bir pratik olduğunu gösteriyor. Cemal Süreya’nın şiirini merkeze alarak İkinci Yeni’nin doğuşunu, bireysel yaratıcılıkla sınırlı bir kopuş değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak ele alıyor. Şiirin en kapalı görünen imgelerinde bile sınıf, kültür ve siyasal atmosferin izleri okunuyor.

‘Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi’, Süreya’nın 1950’ler boyunca kurduğu şiirsel dili dönemin politik gerilimleri, entelektüel çevreleri ve kurumsal yapılarıyla birlikte düşünüyor. Mülkiye çevresinden edebiyat dergilerine uzanan ilişkiler ağı içinde şairin konumunun nasıl oluştuğunu gösterirken, şiirin hem bu alan tarafından belirlendiğini hem de alanı dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece şair, edilgen bir figür değil, kendi koşullarını yazıyla yeniden kuran bir özne olarak beliriyor.

Alan, habitus ve eser arasındaki karşılıklı etkileşimi birlikte okuyan yaklaşım, şiiri toplumsal bir eylem olarak kavrıyor. İkinci Yeni’nin soyut dili, toplumsaldan kaçış değil, aksine onu dolaylı ve yaratıcı biçimlerde yeniden kurmanın yolu olarak okunuyor. Bu yönüyle kitap, şiiri sosyolojik indirgemeye hapsetmeden, toplumsal belirlenimleri görünür kılan güçlü bir yorum sunuyor.

Sonuçta çalışma, Cemal Süreya şiirinin yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, sosyoloji için de neden önemli olduğunu gösteriyor. Şiirin, baskın yapılara rağmen kendini yazan bir pratik olarak nasıl var olabildiğini açığa çıkarıyor ve okuru hem İkinci Yeni’ye hem de şiirin toplumsal imkânlarına yeniden bakmaya çağırıyor.

  • Künye: Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 156 sayfa, 2025

Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek (2025)

Alain de Botton bu kitabında, gündelik hayatın içindeki sıradan görüntülerin nasıl fark edilmeden akıp gittiğini anlatıyor. Görmenin yalnızca biyolojik bir işlev olmadığını, dikkat ve anlamla kurulan kültürel bir pratik olduğunu savunuyor. Sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin dünyaya bakma biçimlerinden yola çıkarak, bakmanın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri olduğunu gösteriyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’ (‘On Seeing and Noticing’), estetik deneyimi müze ve galeri duvarlarından çıkarıp sokaklara, evlere ve gündelik nesnelere taşıyor. de Botton, bir ağacın, bir sandalyenin, bir binanın ya da bir yüzün ancak dikkatle bakıldığında zenginleştiğini söylüyor. Fark etmenin insanı yavaşlattığını, hız ve verimlilik takıntısıyla şekillenen modern dünyada derinlik duygusunu geri kazandırdığını vurguluyor.

Yazar, görmenin aynı zamanda ahlaki bir boyutu olduğunu öne sürüyor. Bir şeye dikkat etmek, ona değer vermek anlamına geliyor ve bu tutum dünyayla kurulan ilişkinin yönünü belirliyor. Görmezden gelinen şeyler silikleşirken, üzerine eğilineni anlamlandırmak mümkün oluyor. Bu nedenle kitap, bakışın niteliğini bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor.

‘Görmek ve Fark Etmek’, okuru dünyaya yeniden bakmaya, sıradan olanın içindeki anlamı keşfetmeye çağırıyor. Görsel yorgunluğun ve dikkat dağınıklığının arttığı çağımızda, algıyı derinleştiren bu yaklaşım estetik düşünce açısından önemli bir yerde duruyor ve gündelik hayatın felsefi değerini görünür kılıyor.

  • Künye: Alain de Botton – Görmek ve Fark Etmek, çeviren: Ahu Antmen, Ahu Sıla Bayer, Ayşe Ece, Everest Yayınları, deneme, 104 sayfa, 2025

Jan Patočka – Heretik Denemeler (2025)

Jan Patočka bu eserinde modern tarihin yalnızca olayların ardışıklığı olmadığını, insan varoluşunu kökten sarsan bir deneyim alanı olduğunu savunuyor. Fenomenolojik geleneği Husserl ve Heidegger üzerinden devralıyor, ancak bu mirası tarih ve siyasetle daha doğrudan ilişkilendiriyor. Tarihi ilerleme, akıl ya da teknik başarı anlatısı olarak değil, insanın anlamla kurduğu ilişkinin krizleri üzerinden okuyor.

Patočka’ya göre modern çağ, yaşamın doğal ve sorgulanmamış akışını parçalıyor. Bu kırılma insanı güvenlik, kesinlik ve konfor arayışına sürüklüyor, ancak aynı zamanda özgürlüğün imkânını da açıyor. Hakikatte yaşamak, sarsıntıyı bastırmak yerine onu bilinçli biçimde üstlenmekle mümkün oluyor. Özgürlük, hazır anlamları terk etmeyi, risk almayı ve dünyanın anlamını yeniden kurma cesaretini gerektiriyor.

Savaş deneyimi, teknik aklın egemenliği ve kitlesel seferberlik, kitapta tarihin en yoğun sarsıntı anları olarak ele alınıyor. İnsan bu anlarda yalnızca edilgen bir tanık olmuyor, kendi varoluşunun kırılganlığıyla doğrudan karşılaşıyor. Bu karşılaşma, sorumluluk duygusunu derinleştiriyor ve bireyi etik bir karar alanına çekiyor.

‘Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler’de (‘Heretical Essays in the Philosophy of History’) felsefe, soyut bir disiplin olmaktan çıkarak “ruha özen gösterme” pratiği olarak ele alınıyor. Bu pratik, bireyi yalnızca düşünmeye değil, sorumluluk almaya ve tarihle yüzleşmeye çağırıyor. Siyasetle metafiziğin kesiştiği bu noktada insan, çağının yükünü taşıyan bir özneye dönüşüyor. Jan Patočka’nın bu eseri, modern dünyanın anlam krizini kavramak isteyenler için tarihin içinden özgürlüğü düşünmeye davet eden temel bir metin olarak önemini koruyor.

Bu yönüyle ‘Heretik Denemeler’, okuru edilgen bir tarih anlayışından çıkarıyor ve yaşadığı çağla bilinçli bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Künye: Jan Patočka – Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler, çeviren: Nur Şahankaya, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi (2025)

Lars Svendsen’in bu kitabı, yalnızlığı modern toplumun bir arızası ya da geçici bir ruh hâli olarak değil, insan varoluşunun kaçınılmaz ve çok katmanlı bir deneyimi olarak ele alıyor. Yalnızlığın yalnızca sosyal ilişkilerin yokluğu anlamına gelmediğini vurgulayan Svendsen, insanın kalabalıklar içinde de derin bir yalnızlık yaşayabildiğini söylüyor. Bu nedenle kitap, yalnızlığı niceliksel değil niteliksel bir sorun olarak tartışıyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’ (‘Ensomhetens filosofi’), yalnızlığın tarihsel anlamlarının izini sürüyor. Antik çağda düşünsel geri çekilme ve içsel derinleşmeyle ilişkilendirilen yalnızlık, modern dönemde giderek olumsuz bir duruma indirgeniyor. Bireyciliğin yükselişiyle birlikte ilişkiler daha kırılgan hâle geliyor ve yalnızlık, kişisel bir başarısızlık gibi algılanıyor. Yazar, bu algının kültürel olarak üretildiğini ve kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Kitapta yalnızlığın her zaman zararlı olmadığı özellikle vurgulanıyor. Yaratıcılık, ahlaki sorumluluk ve kendilik bilinci çoğu zaman yalnızlık deneyimi içinde gelişiyor. Sorun yalnızlığın kendisi değil, onun zorunlu ve istenmeyen bir duruma dönüşmesi oluyor. Svendsen, yalnızlığın bastırılacak ya da tamamen ortadan kaldırılacak bir şey olmadığını savunuyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’, yalnızlığı psikolojik bir bozukluk olarak değil, etik, toplumsal ve felsefi bir mesele olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, modern insanın ilişki biçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızlığı çözülmesi gereken bir sorun yerine, anlamlandırılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor ve bu yönüyle çağdaş felsefe içinde önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 208 sayfa, 2025

Albert Einstein – Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler (2025)

Albert Einstein’ın farklı dönemlerde kaleme aldığı metinlerden derlenen ‘Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler’, düşünürün yalnızca bir fizikçi değil, aynı zamanda etik, siyaset ve insanlık durumu üzerine düşünen bir entelektüel olduğunu gösteriyor. Kitap, bilimsel yöntemin temellerinden başlayarak hakikat, akıl ve sezgi arasındaki ilişkiyi sorguluyor; Kopernik, Newton, Kepler ve Maxwell üzerinden bilimin tarihsel ilerleyişini insan zihninin cesaretiyle birlikte okuyor.

Bilim bölümünde Einstein, doğa yasalarının keşfinin teknik bir başarıdan ibaret olmadığını, ortak bir dil ve evrensel bir sorumluluk gerektirdiğini savunuyor. Görelilik, kuantum ve modern fiziğin açtığı belirsizlik alanları, bilginin mutlak değil, sürekli sınanan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre, bilim insanının görevi, kesinlik iddiası değil, entelektüel dürüstlüktür.

Din başlığı altında Einstein, dogmatik inançla etik duyarlılığı birbirinden ayırıyor. Tanrıyı korku ya da ödül cezası mekanizması olarak değil, evrenin düzeninde hissedilen hayranlık ve alçakgönüllülük duygusu üzerinden ele alıyor. Bilimle dinin çatışmak zorunda olmadığını, fakat sınırlarının net olması gerektiğini vurguluyor.

Yaşam, uygarlık, eğitim, barış ve ekonomi bölümleri ise Einstein’ın kamusal vicdanını görünür kılıyor. Faşizm karşıtlığı, pasifizm, akademik özgürlük ve insan hakları üzerine metinler, bilimin etik sorumluluktan koparılamayacağını savunuyor. Kitap, düşüncenin yalnızca anlamak için değil, insanlığı daha adil bir dünyaya taşımak için var olduğunu hatırlatan bütünlüklü bir entelektüel portre sunuyor.

  • Künye: Albert Einstein – Bilim, Din ve Yaşam Üzerine Düşünceler, derleyen ve çeviren: Sinan Köseoğlu, Say Yayınları, bilim, 256 sayfa, 2025

Simon Singh – Büyük Patlama (2025)

Simon Singh’in bu kitabı, evrenin kökenine dair Büyük Patlama kuramının nasıl ortaya çıktığını, nasıl tartışıldığını ve neden modern bilimin temel taşlarından biri haline gelmesini anlatıyor. Kitap, kozmolojinin yalnızca teknik bir bilim alanı olmadığını, insanın evrendeki yerini anlama çabasının tarihsel ve düşünsel bir ürünü olduğunu gösteriyor.

Anlatı, antik çağın kozmolojik tasarımlarından başlayarak Newtoncu evren fikrine, oradan da 20. yüzyılın başında fiziği kökten dönüştüren görelilik kuramına uzanıyor. Einstein’ın çalışmaları, evrenin durağan olmak zorunda olmadığını ortaya koyarken, bilim insanlarını genişleyen ya da çöken bir kozmos fikriyle yüzleştiriyor. Bu noktada teori ile gözlem arasındaki gerilim belirleyici bir rol oynuyor.

‘Büyük Patlama: Tüm Zamanların En Önemli Bilimsel Keşfi ve Neden Onun Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Gerektiği Üzerine’ (‘Big Bang: The Most Important Scientific Discovery of All Time and Why You Need to Know About It’), Edwin Hubble’ın galaksilerin birbirinden uzaklaştığını gösteren gözlemlerini, Georges Lemaître’in radikal önerilerini ve Büyük Patlama kavramının ilk yıllarda neden dirençle karşılandığını ayrıntılı biçimde ele alıyor. Soğuk Savaş döneminde bilimsel tartışmaların ideolojik cepheleşmelerle nasıl iç içe geçtiğini, sabit hâl kuramı ile Büyük Patlama arasındaki rekabet üzerinden görünür kılıyor.

Son bölümlerde kozmik mikrodalga arka plan ışımasının keşfi, teorinin deneysel olarak nasıl güç kazandığını ortaya koyuyor. Kitap, Büyük Patlama’nın kesin bir dogma olmadığını, sürekli sınanan ve geliştirilen bir çerçeve sunduğunu vurguluyor. Bilimin ilerleyişini, yanılgılar, tesadüfler ve inatçı sorular eşliğinde anlatırken, kozmolojinin neden çağımızın en büyük düşünsel serüvenlerinden biri olduğunu ikna edici biçimde gösteriyor.

  • Künye: Simon Singh – Büyük Patlama: Tüm Zamanların En Önemli Bilimsel Keşfi ve Neden Onun Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Gerektiği Üzerine, çeviren: Alper Hayreter, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

Berkay Üstün – Nova Historia (2025)

Berkay Üstün’ün ‘Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları’, tarihin yalnızca olmuş bitmiş olayların kaydı olmadığını, hayal gücüyle temas ettiğinde yeniden kurulabilen bir düşünme alanı olduğunu gösteriyor. Kitap, bilimkurgunun zamanı bükebilen anlatı olanakları sayesinde tarihyazımının temel varsayımlarını sorguluyor ve geçmişin sabit değil, yorumlara açık bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Çalışma, tarihin tanıklık, arşiv ve nedensellik gibi kavramlar üzerinden nasıl inşa edildiğini tartışıyor. Zaman yolculuğu, alternatif tarih ve anakronik karşılaşmalar gibi bilimkurgu motifleri, geçmişe dair kesinlik iddialarını sarsıyor. Tarihsel bilginin görgüye mi, teknolojiye mi, yoksa kolektif sezgiye mi dayandığı sorusu, kitabın merkezinde dönüp duruyor.

Antikacı tarih anlayışı, simülasyonlar, tarihoskoplar ve “bilgi novumları” üzerinden bilimkurgunun tarihsel bilgi üretme biçimleri ele alınıyor. Bu anlatılar, geçmişi temsil etmekle kalmıyor, onu deneyimlenebilir bir alana dönüştürüyor. Böylece tarih, yalnızca belgelerden değil, olasılıklardan da beslenen bir düşünce pratiği hâline geliyor.

Kitap, altyapı, çevre, kent ve sistemler gibi maddi unsurların tarihsel belirleyiciliğini öne çıkarıyor. Bilimkurgu, toplumsal evrimi yalnızca insan merkezli değil, teknik ve ekolojik ağlar içinde düşünmeyi sağlıyor. Türleşme, süreklilik ve kırılma meseleleri bu bağlamda yeniden anlam kazanıyor.

Sonuçta çalışma, bilimkurgunun yalnızca geleceği değil, geçmişi de hayal etme gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Tarihle kurduğumuz ilişkinin sınırlarını genişletiyor ve tarihyazımını, kesinlikten çok olasılıklar üzerinden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Berkay Üstün – Nova Historia: Bilimkurgudaki Tarihin Harikaları, Akademim Yayıncılık, inceleme, 240 sayfa, 2025

Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi (2025)

 

Mary Roach bu kitabında, savaşı epik nutuklardan, ağır silahlardan ve ciddi yüzlü generallerden kurtarıp biraz terli, biraz tuhaf, bolca da komik bir yere taşıyor. Bu kitapta savaş, “nasıl daha iyi vururuz?” sorusundan çok “asker neden bu kadar kötü kokuyor ve bunu nasıl çözeriz?” gibi meselelerle ele alınıyor. Çünkü Roach’a göre savaşın asıl cephesi, insan bedeninin ta kendisi.

Anlatı boyunca askerlerin başına gelen küçük ama can sıkıcı felaketler mercek altına alınıyor: Pantolonun sürtüp yara yapması, botların ayakları mahvetmesi, uyuyamayan askerler, patlamaması gereken ama bazen patlayan yemek ısıtıcıları… Koku bombası, köpekbalığı kovucu, laboratuvarlarda patlamaya dayanıklı mankenlere işkence eden bilim insanları, asker terini ölçen ekipmanlar ve “bu gerçekten gerekli miydi?” dedirten deneyler kitabın başrollerinde yer alıyor.

‘Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi’ (‘Grunt: The Curious Science of Humans at War’), askerin düşmandan çok çevreyle mücadele ettiğini gösteriyor. Sıcak, soğuk, basınç, böcekler, mikroplar ve korku; hepsi aynı anda saldırıyor. Bilim insanları da bu kaosun ortasında, askeri biraz daha az acı çeker hâle getirmek için tuhaf ama ciddi çözümler üretiyor. Yazar, tüm bu süreci hem şaşkınlıkla hem kahkahayla anlatırken, bilimin savaş koşullarında ne kadar yaratıcı —ve bazen absürt— olabildiğini gözler önüne seriyor.

Kitap, savaşı yücelten bir kitap değil; tam tersine “insani” yönünü didikliyor. Sonuçta ortaya hem güldüren hem de “bunca para gerçekten buna mı gidiyor?” diye düşündüren, akılda kalıcı ve alışılmadık bir savaş kitabı çıkıyor.

  • Künye: Mary Roach – Savaşan İnsanların Tuhaf Bilimi, çeviren: Nilbert Yılmaz, Fol Kitap, bilim, 264 sayfa, 2025

John Richardson – Heidegger (2025)

John Richardson’ın bu çalışması, Martin Heidegger’in felsefesini kronolojik bir biyografi anlatısına indirgemeden, kavramsal eksenleri boyunca açımlayan bütünlüklü bir okuma sunuyor. Kitap, Heidegger’in düşüncesini yalnızca ‘Varlık ve Zaman’la özdeşleştiren dar yorumlara karşı çıkarak, erken dönem fenomenolojik çözümlemeler ile geç dönem ontolojik ve poetik yönelimler arasındaki sürekliliği görünür kılıyor. Richardson, Heidegger’in felsefesini bir “sistem” olarak değil, varlık sorusunun giderek derinleşen bir arayışı olarak ele alıyor.

Çalışmanın merkezinde ‘Varlık ve Zaman’ yer alıyor ve insan varoluşunun dünyaya her zaman zaten-atılmış, ilişkisel ve zamansal bir yapı olarak nasıl kavrandığı ayrıntılı biçimde inceleniyor. Dasein analitiği, gündeliklik, kaygı, ölüm ve özgünlük gibi kavramlar üzerinden, özne-merkezli modern felsefenin nasıl çözüldüğü gösteriliyor. Richardson, bu çözülmenin yalnızca varoluşçuluğa değil, etik, politika ve tarih anlayışlarına da uzanan sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümünde Heidegger’in düşüncesinin “dönüş” olarak adlandırılan geç evresi ele alınıyor. Varlığın tarihsel olarak örtülmesi, dilin düşünmedeki kurucu rolü, şiirin hakikati açığa çıkarma gücü ve teknolojinin dünyayı bir kaynak deposu olarak düzenlemesi tematik başlıklar altında tartışılıyor. Heidegger’in modern teknik aklına yönelttiği eleştiri, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl daraltıldığını gösteren ontolojik bir teşhis olarak okunuyor.

Richardson’ın çalışması, Heidegger’i ne yüceltici bir sadakatle ne de indirgemeci bir reddiyeyle ele alıyor. Aksine, felsefesinin açtığı imkânları ve yarattığı gerilimleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, Heidegger’i anlamayı, varlık sorusunu bugünün dünyasında yeniden sormakla eşdeğer bir düşünsel uğraş olarak konumlandırıyor.

  • Künye: John Richardson – Heidegger, çeviren: Soner Soysal, Alfa Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2025

Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar (2025)

Kent, yalnızca binaların yan yana dizildiği bir fiziksel alan değil; anlamlar, ilişkiler ve iktidar biçimleriyle örülmüş yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Bu organizmanın temel dokusunu oluşturan konut, içinde barındırdığı mimari hücre tipolojileri aracılığıyla kentin gramerini, ritmini ve toplumsal dilini belirliyor. Hücreler tek tipleştiğinde, yalnızca mekân fakirleşmiyor; kentsel yaşam da giderek yabancılaştırıcı, dışlayıcı ve kontrol edici bir forma bürünüyor.

Murat Çetin bu kitabında, özellikle 2000 sonrası Türkiye’de konut üretiminin nasıl sistematik bir tektipleştirme sürecine sokulduğunu inceliyor. Konutun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp metalaştırıldığı, finansal ve siyasal mekanizmalarla araçsallaştırıldığı bu dönemde, mimarlığın nasıl merkeziyetçi, tekilleştirilmiş bir üretim aygıtına eklemlendiği ortaya konuluyor. Toplu konutun, eşitlik ve kolektiflik iddiasından uzaklaşıp prestij, rekabet ve spekülasyon ekseninde yeniden kurgulanması, kent dokularında derin kırılmalar yaratıyor.

Kitap, tektipleşmeyi yalnızca biçimsel bir mimari sorun olarak değil; toplumsal çözünme, yabancılaşma, pasifleştirme ve mülksüzleştirme süreçleriyle iç içe geçen politik bir strateji olarak ele alıyor. Konut tipolojileri üzerinden işleyen bu stratejilerin, kamusallığın aşınması, mekânsal adaletin bozulması ve kentli öznenin etkisizleştirilmesiyle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Böylece konut, ideolojik bir aygıt ve toplumsal mühendisliğin en güçlü araçlarından biri olarak okunuyor.

Tarihsel bir perspektifle, Türkiye’de toplu konutun geçirdiği dönüşümleri, kritik kırılma anlarını ve farklı tektipleşme biçimlerini karşılaştıran çalışma; eşitlik söylemiyle meşrulaştırılan standartlaştırmanın hangi noktalarda tahakküme dönüştüğünü tartışıyor. Son aşamada ise mevcut konut düzeninin yarattığı sorunlardan hareketle, kamusal hak, mekânsal adalet ve etik ilkeler temelinde alternatif konut üretim, finansman ve planlama modelleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Bu yönüyle kitap, konut meselesini estetik bir tartışmanın ötesine taşıyarak, çağdaş kentlerin sosyo-politik kaderini belirleyen merkezi bir sorun alanı olarak yeniden düşünmeye çağıran eleştirel bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Murat Çetin – İstiflenmiş Yaşamlar: 2000 Sonrası Konut Mimarlığında ‘Tektipleşme’ Süreçleri, Nika Yayınevi, mimari, 200 sayfa, 2025