Erman Ertuğrul – Arkeofili (2024)

  • Siz de bir “arkeofil” misiniz?
  • Göbeklitepe’deki insanlar dev taşları oyup bunları belirli bir düzende yerleştirirken ne amaçlıyorlardı?
  • Bir Homo sapiens ve bir Neandertal ilk defa karşılaştığında ne hissetti?
  • Piramitler nasıl yapıldı?
  • Kolezyum gibi Antik Roma yapıları nasıl hâlâ ayakta durabiliyor?
  • Geçmişte yaşamış insanları ve onların günlük yaşamlarını merak etmekten ve üzerine kafa yormaktan daha eğlenceli ne olabilir?

Üstelik bunun için arkeolog olmanıza da gerek yok!

Belki antik kentte gördüğünüz yıpranmış bir sütuna, belki dedenizden kalan bir cep saatine, belki de sahafta bulduğunuz, içi notlarla dolu eski bir kitaba bakarken bunlara kimlerin elinin değdiğini, nelere tanıklık etmiş olabileceklerini düşünerek uzaklara dalıyorsanız, hayal dünyanızda o dönemlere yolculuk yapıyorsanız, yani kısacası eski olan her şeye ilgi duyan biriyseniz, siz de bir arkeofilsiniz!

Arkeolog Erman Ertuğrul’un yazdığı ‘Arkeofili: Arkeoloji Meraklısının Elkitabı’, uzak geçmişle ilgili en merak edilen sorular üzerine, karmaşık terimler kullanmadan, kolay anlaşılır üslupla verilmiş cevaplar okumak isteyen tüm “geçmiş meraklısı” zihinler için…

  • Künye: Erman Ertuğrul – Arkeofili: Arkeoloji Meraklısının Elkitabı, Mundi Kitap, arkeoloji, 216 sayfa, 2024

Belinda Jack – Okumak (2024)

  • Okumak eylemi var olmasaydı uygarlık mümkün olur muydu?
  • Yaygın okuma becerisinin yokluğunda toplumsal kurumlar hayal edilebilir miydi?
  • Okumanın ilham verici, harekete geçirici, aydınlatıcı, bilgi verici gücünün toplumlara ve bireylere etkileri nelerdir?
  • Okumak farklı zamanlarda ve farklı mekânlarda hangi anlamlara geldi?
  • Giderek dijitalleşen bir çağda okumanın rolü nedir?

Okumanın ne olduğunu bildiğimizi düşünsek de aslında bu eylem, birçok yönden epey gizemli bir süreçler dizisi olmaya devam ediyor.

Okumanın sunduğu fırsatlar, bir taraftan siyasi amaçlar için desteklenmesine yol açarken, diğer taraftansa bazı iktidar odakları tarafından yıkıcı fikirlerle ilişkilendirilmiş; bu da tarih boyunca birçok yönden sansüre ve şiddete olanak tanıdı.

Okumanın önüne engeller getirmek isteyen odaklar insanların eğitimsiz bırakılması, yayıncılığın baskı altına alınması, kütüphanelerin ve eserlerin yok edilmesi, hatta yazarların ve yayıncıların öldürülmesi gibi yollara başvurdular.

Yazar Belinda Jack, tüm bu bastırma girişimlerine karşın okumanın, yazar ile okur arasında işbirliğine dayalı bir eylem olduğunu ve asla tamamen kontrol edilemeyeceğini son derece sürükleyici bir dille göstermektedir.

  • Künye: Belinda Jack – Okumak, çeviren: Azade Aslan, İş Kültür Yayınları, inceleme, 156 sayfa, 2024

Enzo Traverso – Modern Barbarlığın Eleştirisi (2024)

Enzo Traverso, Yahudi karşıtlığı, modernite ve Holokost arasındaki ilişkileri inceliyor.

Kitabın farklı bölümleri Avrupalı Yahudilerin yok edilmesinin çeşitli boyutlarını, tarihsel belleğe ilişkin yaklaşımları ve antisemitizmin doğasına dair sol tartışmaları anlatıyor.

Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisinden ve Walter Benjamin gibi bir düşünürün heterodoks Marksizminden ilham alan Traverso, Auschwitz’ten sonra eleştirel düşüncenin ilerleme kavramını yeniden ele alması gerektiğini savunuyor.

  • Geçmişten günümüze tarihsel anlamda bir ilerleme sürecinde olduğu varsayılan Batı medeniyetinin önde gelen temsilcilerinden biri olan Almanya, Auschwitz’e imza attığında bu ilerleme bir kesintiye mi uğramıştı yoksa Auschwitz, Aklı, özgürleştirici bir güç olmaktan çıkarıp bir tahakküm ve terör aracına dönüştüren uzun bir Batı medeniyeti yolunun doruk noktası mıydı?
  • Hitler’in yaklaşım ve yöntemleri ayrık birer olgu muydu yoksa tüm Avrupa’nın sınıf ve ırk kökenli dürtülerinin özünü mü yansıtıyordu?
  • Auschwitz’in Yahudi toplumunda yarattığı refleks İsrail Devleti’nin nasıl bir yol izlemesine neden oldu ve gelecekte neler olabilir?

Enzo Traverso, bu soruları yanıtlamaya çalışıyor.

  • Künye: Enzo Traverso – Modern Barbarlığın Eleştirisi: Faşizm, Antisemitizm ve Tarihin Kullanımı Üzerine Makaleler, çeviren: Selim İ. Kabak, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 208 sayfa, 2024

Zemzem Taşgüzen Polat – Evi Anlamak (2024)

Zemzem Taşgüzen Polat, mimarlık tecrübesini ve sosyal teori bilgisini, kendi hayatından canlı gözlemlerle tartarak, ev denen koca dünyanın içine dalıyor.

Bir deneyim mekânı olarak, bir hayat olarak eve bakıyor.

Evin nasıl bir “iç” olduğunu ve aynı zamanda nasıl dışarıya açılmanın yerine dönüştüğünü, evin sınırlarını düşünüyor.

‘Evi Anlamak’, evin mimarisinin, ev düzeninin, ev tasavvurunun dönüşümü hakkında bir kitap.

Elbette aynı zamanda mahalle ilişkilerinin, komşuluğun ve kentleşmenin dönüşümü hakkında…

Zemzem Taşgüzen Polat, “yitirilen ev” nostaljileri, “ideal ev” hayalleri arasında, gerçek evlerin içinde, bilme merakı kadar, yaşam heyecanıyla ve yer yer edebi bir duyguyla dolaşıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Dedemin inşa ettiği hayatlı (avlulu) bir evde doğdum, ilkokul birinci sınıftan sonra lojmana taşındık. Ortaokula
 başladığımda ise, kentin periferisinde bir apartmanda yaşıyordum artık. Üniversite sınavını kazanarak İstanbul’da bir yurt odasında yaşamaya başladım; mezun oldum ve Çapa’da kardeşimle yaşadığımız bir evimiz oldu. Beş yılın sonunda Urfa’ya dönüş yaptım ve ailemle tekrar bir apartmanın dubleks katında yaşamaya başladım.”

  • Künye: Zemzem Taşgüzen Polat – Evi Anlamak, İletişim Yayınları, inceleme, 189 sayfa, 2024

Vartuhi Kalantar – Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu (2024)

‘Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu’, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bir kadın tarafından yazılmış ilk hapishane tanıklığı olarak nitelendirilebilir.

Lozan’da üniversite öğrencisiyken ailesine yazdığı mektuplar gerekçe gösterilerek 1915’te tutuklanan ve ailesiyle birlikte Divan-ı Harp’te yargılanan Vartuhi Kalantar (1895-1978), hakkında tutuklama kararı çıkarılan diğer Ermeni aydınlarla birlikte Hapishane-i Umumi’ye gönderildi.

İki buçuk yıllık mahkûmiyetini, 1920-1921 yılları arasında Getronagan pandin gineru pajinı [Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu] adıyla ilk kez Hay gin dergisinde anlattı.

Kalantar’ın anıları, Osmanlı’nın ilk modern hapishanesi olan Hapishane-i Umumi’yi bir etnografi gibi inceleyen, yazarın keskin gözlem gücüyle harmanlanmış, eşsiz bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor.

  • Künye: Vartuhi Kalantar – Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu (1920-1921), çeviren: Artun Gebenlioğlu, Aras Yayıncılık, anı, 104 sayfa, 2024

Jules Boykoff – Olimpiyata Hayırcılar (2024)

‘Olimpiyata Hayırcılar’, Olimpiyat karşıtı aktivizmin küresel yükselişiyle Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmanın azalan popülaritesinin kesişimini araştırıyor.

Olimpiyatlar bir zamanlar göz alıcı bir refah, turizm ve istihdamda artış efsaneleriyle pohpohlanıyordu ama son yıllarda bu “güvenceler”in foyası meydana çıktı.

Olimpiyatların yerinden edilme, genişletilmiş polislik faaliyeti ve kapalı kapılar ardında yapılan anti-demokratik anlaşmalarla birlikte gelen siyasi-ekonomik bir ezici güce dönüştüğü şimdi her zamankinden daha bariz.

ABD Olimpiyat Futbol Takımını temsil etmiş eski bir profesyonel futbolcu olan Jules Boykoff bu kitabında, Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (ADS) 2028 Yaz Oyunları’na yönelik NOlympics LA (Olimpiyata Hayır LA) kampanyasını başlattığı Los Angeles’a odaklanıyor.

Boykoff, ADS-LA’in Olimpiyat karşıtı aktivizminin ABD’de ve ötesinde sosyalizmin yeniden uyanışıyla nasıl örtüştüğünü gösteriyor.

Boykoff’un Olimpiyat karşıtı aktivistlerle yaptığı 100’den fazla görüşmeye, Los Angeles, Rio de Janeiro, Londra ve Tokyo’daki protestolarda edindiği kişisel deneyimlere, akademik araştırmalara, kitlesel ve alternatif medya haberlerine ve Olimpiyat arşivlerine dayanan bu araştırması, tüm zorluklara rağmen mücadele eden ve demokratik sosyalizmin dönüştürücü siyasetini benimseyen aktivistlerin elinizdeki hikâyesinin belkemiğini oluşturuyor.

  • Künye: Jules Boykoff – Olimpiyata Hayırcılar: Kapitalist Mega Sporlara Karşı Mücadele, çeviren: Mithat Fabian Sözmen, Kor Kitap, spor, 232 sayfa, 2024

Kolektif – Thomas S. Kuhn (2024)

Thomas Kuhn’un bilim felsefesine getirdiği yeni bakış açısı ve argümanlarının derinliği, yirminci yüzyılın son çeyreğinden yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan bilim tarihi ve bilim felsefesi çalışmalarında büyük bir etki yarattı.

Batı felsefesinde olduğu gibi ülkemizdeki bilim felsefesi ve bilim tarihi yazıcılığında da Kuhn’un bilim algısı her geçen gün kendini yeni alanlarda ve farklı tartışmalarda hissettiriyor.

Geniş bir yelpaze içinde yer alan bu tartışmalar, Kuhn’un popülerliğini ve önemini açıkça ortaya koyuyor.

Özellikle onun kavramlarından yola çıkarak günümüz düşünsel çalışmalarını şekillendirmek ve bu çalışmalara yeni bir yön vermek büyük bir değer taşıyor.

Bu bağlamda, Kuhn’un bilim algısına kazandırdıklarını güncel tartışmalardan hareketle aktarmak ve onun mirasını anmak adına 2 Kasım 2022 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü çatısı altında bir kongre düzenlendi.

Bu kongrede sunulan bildiriler, Kuhn’un sadece bilim felsefesini değil, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarını da derinden etkilediğini ortaya koydu.

Kongre sonrası, Kuhn’un kavramlarının ülkemizdeki disiplinler arası etkisini araştırmak adına, daha geniş bir yazar katılımıyla bu kitap hazırlanmış.

Kitap, ‘ülkemizde gerek bilim üzerine yapılan çalışmalarda gerekse de doğrudan bilimsel çalışmalarda Kuhn’un kavramları ne derece etkili ve yaygın?’ sorusuna verilen cevabın somut bir örneği olarak, Kuhn’un farklı alanlardaki etkisini ortaya koyan çalışmalardan oluşuyor.

  • Künye: Kolektif – Thomas S. Kuhn: Bilimsel Devrimlerin Yapısından Sonra Altmış Yıl, editör: Ömer Faik Anlı, Ömer Fatih Tekin, Sercan Palavan, Nika Yayınevi, felsefe, 340 sayfa, 2024

Philip Mansel – Levant (2024)

Büyük tarihçi Philip Mansel’in Levantenlik mefhumuna ve pratiğine hasrettiği ‘Levant’ta bir zamanların büyük liman kentleri, zevküsefa, özgürlük ve refahın payitahtları olarak boy göstermiş üç şehrin hikâyesini okuyoruz: Smyrna, İskenderiye ve Beyrut.

Bu inşayı gerçekleştirebilmek için pek çok coğrafya, tarih ve kültürle hemhal olan ve sayısız kaynağa başvuran Mansel, dini olanla siyasi olanı ayrıştırıp birbirine karıyor, aynı anda var olabilen kozmopolitlikle milliyetçiliğin gizli savaşını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Rum, Türk, Ermeni ve Arapların…

Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların…

Fransız, İngiliz ve Osmanlıların bir karşılaşma sahası olarak iş gören bu ziyadesiyle renkli dünya günün sonunda kararacak, felaketlerle yüzleşecektir: Smyrna yanmış, İskenderiye millileştirilmiş, Beyrut iç savaş sonucu parçalanmıştır.

Mansel’in Levant’ı Smyrna, İskenderiye ve Beyrut’un sosyal tarihine ilişkin olarak ortaya konmuş sıra dışı ve fevkalade bir çalışma.

  • Künye: Philip Mansel – Levant: Akdeniz’de İhtişam ve Felaket, çeviren: Nigar Nigar Alemdar, Alfa Yayınları, tarih, 640 sayfa, 2024

Lewis Mumford – Teknoloji ve Uygarlık (2024)

Teknolojik değişimin insani boyutlarını inceleyen herhangi bir araştırmacı eninde sonunda Lewis Mumford’la karşılaşacaktır.

Mumford, konuyla ilgili çığır açıcı, ileri görüşlü yaklaşımlarıyla, modern materyal kültürün merkezindeki temel inanışlar ve etik ikilemler üzerinde düşünmemize yardımcı olacak geniş bir entelektüel kaynak sunar.

Bu konudaki kitaplarından ilki olan ‘Teknoloji ve Uygarlık’, yirminci yüzyılın başlarındaki akademik geleneklere açıkça meydan okudu ve teknoloji merkezli yaşamın doğurduğu beklentiler hakkında onlarca yıldır süren canlı tartışmalara zemin hazırladı.

Mumford bizi her biri paradigma niteliğinde bir dizi büyüleyici bölümden geçirirken makineye dair “büyük anlatıyı” sunar.

Makineyi, teknolojiyi, teknolojinin insan ruhu üzerindeki etkisini, yarattığı insan tipini, ortaya çıkardığı toplumsal sınıfları, bu sınıfların birbiriyle ilişkisini belki de eşi benzeri görülmemiş bir netlikle gözler önüne serer.

Kent planlamasından kültür ve sanat tarihine, teknolojiden toplumsal eleştiriye uzanan geniş bir alanda çalışmış olan Amerikalı düşünür Lewis Mumford’un başyapıtlarından biri olan ‘Teknoloji ve Uygarlık’, okuyucuyu kendi modern varoluşunun gerçeklerini, kökenlerini, çelişkilerini, yanlışlarını, doğrularını ve teknolojiyle ilişkisini irdelemeye davet ediyor.

  • Künye: Lewis Mumford – Teknoloji ve Uygarlık, çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 480 sayfa, 2024

Seydi Çelik – “Milli Güvenlik” Algısı Kıskacında Türkiye (2024)

Kuşkusuz farklı siyasal, sosyal ve kültürel yapılara sahip birçok ülke, iç hukuk metinlerinde “Milli Güvenlik” kavramına yer veriyor.

Hatta bu kavram ulusalüstü belgelerde de özgürlükleri sınırlandırma ölçütü olarak yer buluyor.

Bir sınırlandırma ölçütü olarak Milli Güvenlik kavramının, günümüze kadar geçen süreçte siyasal, sosyal ve ekonomik alanda etkileri büyük oldu.

Türkiye’deki asker ve sivil bürokrasinin ve çoğu kez bu algıdan yararlanmaya çalışan hükümetlerin de bütün demokratik hak talebi ve özgürlük sorunlarını bu kavramın penceresinden değerlendirme gayreti, demokrasinin gelişimini engelledi.

Toplumdaki demokratik yönde seyreden siyasal ve sosyal hareketler bu kavramın ezici gölgesinde filiz vermeye çalıştı, ancak demokrasinin çok seslilik ve yönetime katılma gibi ilkeleriyle birlikte milli güvenlik algısına kurban verildi.

Devletler kendilerine özgü sosyo-ekonomik, siyasal, kültürel ve tarihsel özelliklerine göre şekillenir.

Türkiye’de milli güvenlik kavramının ortaya çıkışını Milli Güvenlik Kurulu’nun kurulduğu yıl olan 1960 yılına tarihleme eğilimi vardır.

Oysa Türkiye’de iç ve dış güvenlik tehdidi açısından olağanüstü dönemlerin varlığı, böylesi bir milli güvenlik algısını ortaya çıkarmıştır ki bu algının tarihi Osmanlının son dönemlerine kadar götürülebilir.

Osmanlı Devleti’nin son zamanları da dahil olmak üzere sürekli bir “beka” korkusu içinde uygulamaya sokulan olağanüstü tedbirler, ilan edilen sıkıyönetimler ve oluşturulan olağanüstü kurumların varlığıyla ülke adeta bir “milli güvenlik devleti” karakterine bürünmüştü.

Osmanlının son dönemlerinde yaşanan savaşların ve özellikle dünya savaşlarının yarattığı travmanın etkisiyle, cumhuriyet kurucuları olan asker-sivil elit için de beka algısı adeta kronik hale geldi.

Yeni kurulan cumhuriyetin kabul ettiği milli marşın “korkma” diye başlaması, şairin tesadüfi bir seçimi olmayıp, bütün bu beka korkusunun bir tezahürü olarak yorumlanmalı.

Bu korkuların elbette gerçeklere yaslanan temelleri vardır.

Ancak anayasal düzene geçildiği andan itibaren insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletini kurmaya yönelmiş her demokratik talebin boğulması için de bu “beka” aparatına başvurulmasının rasyonel olmaktan çok, ekonomi-politikten kaynaklanan bir siyasi tercih olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

  • Künye: Seydi Çelik – “Milli Güvenlik” Algısı Kıskacında Türkiye: Cumhuriyete “Milli Güvenlik Devleti” Karakteri Veren Enstrümanlara Bakış, Sarmal Kitabevi, siyaset, 352 sayfa, 2024