Nicklas Brendborg – Haz Tuzağı (2025)

Modern dünyanın bizi nasıl sürekli uyararak bağımlılık döngülerine ittiğini inceleyen Nicklas Brendborg, biyolojiyi davranış bilimleriyle buluşturduğu bir çalışmayla karşımızda. Yazar, insan beyninin evrimsel geçmişte hayatta kalmayı kolaylaştıran haz tepkilerinin bugün dijital platformlar, ultra işlenmiş gıdalar, sosyal medya bildirimleri ve yapay uyarıcılarla sömürüldüğünü gösteriyor. Bu uyarıcıların ortak özelliği, doğal ödül sistemimizi aşırı uyararak dopamin döngüsünü bozması ve alışkanlıklarımızı kontrolümüz dışına çekmesi.

‘Haz Tuzağı’ (‘Super Stimulated: How Our Biology Is Being Manipulated to Create Bad Habits – and What We Can Do About It’), bu biyolojik mekanizmaların nasıl manipüle edildiğini herkesin anlayabileceği bir netlikte açıklıyor. Davranış bağımlılıklarının yalnızca irade eksikliğiyle açıklanamayacağını, çevrenin tasarımının en az biyolojimiz kadar belirleyici olduğunu vurguluyor. İnsan beyninin aşırı uyarılmaya karşı görece savunmasız yapısı, şirketlerin ve algoritmaların hedeflediği zayıf bir noktaya dönüşüyor. Bu da neden çoğu insanın ekran süresini sınırlamakta, sağlıksız yiyeceklerden uzak durmakta ya da dikkatini korumakta zorlandığını açıklıyor.

Kitap, çözümü bireysel iradeden ziyade çevresel düzenlemelerde, alışkanlıklarımızı destekleyen mikro stratejilerde ve biyolojimizi anlamada buluyor. Brendborg, uyaran kısıtlaması, dopamin dengesini yeniden kurma teknikleri ve haz sisteminin bilinçli yönetimi gibi pratik öneriler sunuyor.

Çalışma, günümüzün dikkat ekonomisini ve alışkanlık krizini biyolojik temelde çözümleyen az sayıdaki popüler bilim kitabından biri olduğu için alanında önemli kabul ediliyor. Yalnızca neden bağımlı hale geldiğimizi değil, neden bu çağda öz-denetimin geçmişten çok daha zor olduğunu da açıklıyor ve bireyleri kendi davranışlarını yeniden tasarlamaya davet ediyor.

  • Künye: Nicklas Brendborg – Haz Tuzağı, çeviren: Semih Koç, Butik Yayınevi, inceleme, 256 sayfa, 2025

David Sherman – Sartre ve Adorno (2025)

David Sherman bu kitabında öznelliğin hem toplumsal tarih tarafından şekillendiğini hem de onu dönüştürme gücüne sahip olduğunu savunan diyalektik bir yaklaşım geliştiriyor. Ona göre kıta felsefesinde yaygınlaşan özne karşıtı eğilimler, bilinç deneyimini tümüyle dışlayan indirgemeci okumalara yol açıyor ve bu durum hem fenomenolojiyi hem eleştirel teoriyi eksik bırakıyor. Sherman, özneyi edilgen bir konumda sabitlemek yerine, birinci ve üçüncü şahıs bakış açılarının etkileşiminden doğan “dolayımlayan özne” kavramını merkeze alıyor ve etik ile siyaset arasındaki bağı bu çerçevede yeniden kuruyor.

Sartre’ın yönelimsel bilinç anlayışıyla Adorno’nun toplumsal-tarihsel eleştirisini buluşturan Sherman, iki düşünürde de öznenin yalnızca belirlenen değil, aynı zamanda belirleyen bir güç olarak kavrandığını gösteriyor. Sartre’ın bilinci dünyaya doğru açan fenomenolojisiyle Adorno’nun kurucu öznellik yanılsamasını eleştiren düşüncesi arasında kurduğu köprü, modern felsefede öznenin hâlâ vazgeçilmez bir kategori olduğunu hatırlatıyor. Her iki düşünürün de aşkın özne fikrini reddederken faillik kapasitesini ısrarla savunması, Sherman’ın temel argümanına yön veriyor.

‘Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği’ (‘Sartre and Adorno: The Dialectics of Subjectivity’), fenomenoloji ile eleştirel teori arasında kurulan bu yaratıcı karşılaştırmayla öznelliğin hem bireysel deneyimde hem de toplumsal yapılarda nasıl çalıştığını açıklığa kavuşturuyor. Böylece çalışma, özne tartışmalarının ya tümüyle reddedildiği ya da soyut yapılar içinde eridiği günümüzde, felsefi bir denge öneriyor ve çağdaş özne kuramı için önemli bir referans noktası oluşturuyor.

  • Künye: David Sherman – Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2025

Cemal Bâli Akal – Görünmeyen Machiavelli (2025)

Cemal Bâli Akal’ın ‘Görünmeyen Machiavelli’ adlı çalışması, Machiavelli’yi yalnızca ‘Hükümdar’ üzerinden okuyan yerleşik alışkanlığı kökten sarsıyor. Akal, Machiavelli’nin düşüncesinin tek bir metne sıkıştırılmasının onu basitleştirdiğini, ‘Söylevlerin’ de çoğu kez aynı dar yorum havuzuna çekildiğini göstererek okuru çok daha geniş bir düşünsel evrene davet ediyor. Kitap, “kötülüğü meşrulaştıran otoriter Machiavelli” ile “cumhuriyetçi, halkçı Machiavelli” gibi iki uç ve yüzeysel imgenin nasıl üretildiğini, bu ikiliğin ardında yatan teorik tembelliği ve siyasal mirasın nasıl yanlış kodlandığını açığa çıkarıyor.

Akal’ın argümanı, Machiavelli’nin bütün eserlerine birlikte bakıldığında Epikurosçu-Lucretiusçu bir damar taşıdığı, teleolojik ve idealist düşünce geleneklerine karşı radikal bir gerçekçilik geliştirdiği şeklinde. Bu yaklaşım, onu beklenmedik biçimde İbn Rüşd’den Sade’a, Spinoza’dan Marx ve Nietzsche’ye uzanan yönetim-karşıtı düşünce hattıyla buluşturuyor. Böylece Machiavelli, kalıplaşmış “Makyavelizm” etiketinden sıyrılarak kuşku, belirlenimsizlik ve maddi koşullar üzerinden siyasal analize yönelen bambaşka bir figür olarak beliriyor.

Akal’ın kitabı, hem siyasî teorinin klişelerini hem de Machiavelli’ye atfedilen popüler mitleri sökerek “görünmeyen” bir düşünürü görünür kılan kapsamlı bir yeniden okuma öneriyor; okuru, alışıldık ezberlerin ötesinde çok katmanlı bir Machiavelli ile yüzleşmeye çağırıyor.

  • Künye: Cemal Bâli Akal – Görünmeyen Machiavelli, Zoe Kitap, hukuk, 224 sayfa, 2025

Ewa Solarz, Robert Czajka – Dünyalılar (2025)

Ewa Solarz ile Robert Czajka’nın bu kitabı, Dünya’yı ilk kez gören hayali uzaylıların gözünden yazılmış eğlenceli ama düşündürücü bir keşif anlatısı sunuyor. Bu dış bakış, insanların sıradan saydığı davranışları, alışkanlıkları ve ekosistemle ilişkilerini tuhaf, şaşırtıcı ve bazen de anlaşılmaz görünen olgulara dönüştürüyor. Böylece okur, kendi gezegenine uzaktan bakıyormuş gibi hissederek insan merkezci varsayımlarını sorgulama fırsatı buluyor. Kitap, çevresel bozulma, tüketim alışkanlıkları, türler arası bağımlılık ve gezegenin kırılganlığı gibi konuları sade bir dille görünür kılıyor ve özellikle insanların doğayı hem hayranlıkla sevip hem de hızla tahrip edişini çarpıcı bir karşıtlıkla aktarıyor.

‘Dünyalılar: Uzaylıların Dünya Raporu’ (‘Earthlings: Alien Insights into Earth’s Secrets’), hem çocuklara hem yetişkinlere hitap eden merak uyandırıcı bir üslup benimsiyor. Uzaylıların şaşkınlığı, okuru kendi davranışlarını yeniden düşünmeye çağıran yumuşak bir eleştiriye dönüşüyor. Görsel tasarım, Dünya’nın çeşitliliğini ve canlılar arasındaki görünmez bağları vurgulayarak metnin ekolojik mesajını güçlendiriyor. Kitap, bilimi kuru bir ders gibi sunmak yerine, mizah ve hayal gücüyle harmanlayarak çevre bilinci yaratmayı amaçlıyor. Bu yönüyle ‘Dünyalılar’, gezegene ilişkin farkındalığı artıran, çocuklara ekolojik düşünmeyi öğreten ve yetişkinlere de alışkanlıklarını yeniden değerlendirme imkânı veren yaratıcı bir çevre hikâyesi olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Ewa Solarz, Robert Czajka – Dünyalılar: Uzaylıların Dünya Raporu, çeviren: Selen Ak, Domingo Kitap, çizgiroman, 84 sayfa, 2025

Luc Ferry – Sevgi Üzerine (2025)

Modern aşk anlayışının yalnızca bireysel bir duygu değil, çağın toplumsal ve ahlaki dönüşümünü belirleyen güçlü bir olgu olduğunu savunan Luc Ferry, bu kitapta aşkın insanlık tarihindeki konumunu yeniden ele alıyor. Aydınlanma’nın akıl ve hukuk merkezli “birinci hümanizm”inin ardından, günümüzde sevgi, yakınlık ve karşılıklı bağlılığa dayanan “ikinci hümanizm”in ortaya çıktığını öne sürüyor. Ona göre görücü usulü evlilikten aşka dayalı eş seçimine geçiş, yalnızca özel yaşamı değil, kişilerin toplumla ve gelecek kuşaklarla kurduğu ilişkileri dönüştürüyor.

‘Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe’ (‘De l’Amour: Une philosophie pour le XXIe siècle’), modern bireyin değerlerini artık ulus, dogma ya da devrimcilik gibi dışsal referanslarla değil, sevdikleriyle kurduğu etik bağlar üzerinden tanımladığını vurguluyor. Aşk devrimi, bu açıdan hem bireysel özgürlüğün alanını genişletiyor hem de sorumluluk duygusunu derinleştiriyor. Sevginin yarattığı özen ve empati, insanın yalnızca bugününü değil, henüz doğmamış kuşakların geleceğini düşünmesini sağlayan yeni bir etik çerçeve sunuyor.

Yazar, yeni hümanizmin temelinde bireyler arası duygusal ilişkilerin taşıdığı yaratıcı potansiyeli görüyor. Aşk, artık bireysel mutluluğun ötesinde toplumsal değişimin motoru haline geliyor; insanlar dünyayı dönüştürme arzusunu soyut ideolojilerden çok insani bağlar üzerinden kuruyor. Ferry, bu değişimin 21. yüzyılda insanlığın ortak geleceğine dair daha kapsayıcı ve barışçıl bir ütopya ortaya çıkardığını savunuyor. Bu nedenle kitap, aşkı felsefi, etik ve kültürel boyutlarıyla ele alarak günümüz dünyasında anlam ve değer arayışına yeni bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Luc Ferry – Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe, çeviren: Ozan Kırıcı, Beyaz Baykuş Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025

Esra Burcu – Engellilik Sosyolojisi (2025)

Engellilik sosyolojisi, hem dünyada hem Türkiye’de geç fark edilen bir alan olsa da, bugün engelli bireylerin toplumsal konumunu anlamak için temel bir çerçeve sunuyor. Engelliliğe dair verilerin çoğu zaman gerçeğin altında kalması, hemen her toplumda görünmez bir nüfusun yaşadığı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu nedenle alan, engelliliği bireysel bir özellik yerine sosyal ilişkiler, mekânsal düzenlemeler ve kültürel kabuller içinde anlamlandırmayı öneriyor.

Esra Burcu’nun ‘Engellilik Sosyolojisi’ adlı kitabı, Türkiye’de uzun süre ihmal edilen engellilik–toplum ilişkisini sistematik biçimde ele alarak bu alanın sosyolojik temellerini ortaya koyuyor. Burcu, engellilik verilerinin çoğu zaman gerçeği yansıtmadığını, görünmeyen geniş bir engelli nüfusun toplumun her alanında var olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle engelliliğin bireysel bir özellikten çok toplumsal yapılar içinde oluşan bir konum olarak anlaşılması gerektiğini vurguluyor.

Kitap, engellilik olgusunu refah devleti, bağımsız yaşam, etiketleme, dışlanma, ayrımcılık, meşrulaştırma ve sosyal inşa gibi kavramlar üzerinden tartışarak, engelli bireyin sosyal ilişkiler içindeki deneyimini merkezine alıyor. Burcu, engellilik sosyolojisini yalnızca teorik bir çerçeve olarak değil, toplumun engelli bireyi nasıl “normalleştirmeye” çalıştığını ve bu süreçte hangi baskıların üretildiğini tarihsel bir arka planla açıklayan eleştirel bir alan olarak sunuyor.

Eserde, engelli bireyin toplum içinde pasif konuma itilmesinin sosyal organizasyonun bir sonucu olduğu ve bu yapının kırılmasının ancak hak temelli bir yaklaşım ve yeni bir engellilik kültürünün inşasıyla mümkün olacağı savunuluyor. Engelliliğin bireyin “karakteristiği” değil, birey ile sosyal–mekânsal çevresi arasındaki etkileşim olduğu fikri merkeze alınıyor.

Burcu’nun çalışması, engelliliği baskı, dışlanma ve çeşitlilik eksenlerinde yeniden düşünmeyi sağlayarak, Türkiye’de engellilik alanında bilgiye dayalı farkındalık ve politika üretimi için güçlü bir sosyolojik zemin sunuyor.

  • Künye: Esra Burcu – Engellilik Sosyolojisi, Anı Yayıncılık, sosyoloji, 680 sayfa, 2025

Jürgen Malitz – Nero (2025)

Jürgen Malitz’in bu çalışması, Roma tarihinin en tartışmalı figürlerinden birinin yaşamını abartılardan arındırarak yeniden değerlendiriyor. İulius-Claudius hanedanının son temsilcisi olan Nero’nun çocukluğundan imparatorluğa uzanan yolculuğu, annesi Agrippina’nın politik manevraları, hanedanın iç rekabetleri ve dönemin güç ağları üzerinden okunuyor. Malitz, Nero’nun gençlik yıllarında gösterdiği olgunluğu, senatoyla ilişkilerini ve danışman çevresindeki iktidar mücadelelerini ayrıntılandırarak onun yalnızca bir tiran olarak hatırlanmasının basit bir indirgeme olduğunu vurguluyor.

Nero’nun annesini öldürtmesi, rakiplerini tasfiye etmesi ve Hıristiyanlara yönelik zulmü, tarih yazımında öne çıkan karanlık mirasın temel başlıkları olarak biliniyor. Ancak Malitz, Tacitus ve Suetonius gibi kaynakları dikkatle yeniden yorumlayarak bu anlatıların ardındaki siyasi motivasyonları, imparatorluk içindeki çıkar çatışmalarını ve propaganda etkilerini ortaya çıkarıyor. Nero’nun sanata, mimariye ve gösterilere verdiği güçlü desteğin yanı sıra, erken döneminde halk arasında kazandığı popülariteyi de göz ardı etmeyerek daha dengeli bir portre çiziyor.

Eserde, büyük Roma yangını, doğu ve batı eyaletlerindeki politik gelişmeler, senatoyla yaşanan gerilim ve imparatorluğun kültürel dönüşümü geniş bir çerçevede ele alınıyor. Malitz’in yaklaşımı, Nero’nun kişisel zaafları ile politik becerilerini birlikte değerlendirirken, onun karmaşık karakterini tarihsel bağlamıyla ilişkilendiren bütünlüklü bir okuma sunuyor. Böylece kitap, hem tartışmalı bir hükümdarın biyografisini hem de İmparatorluk Çağı’nın siyasal ve toplumsal dinamiklerini kavramak için güvenilir bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Jürgen Malitz – Nero, çeviren: Deniz Berk Tokbudak, Doruk Yayınları, biyografi, 160 sayfa, 2025

Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu (2025)

Toplumsal beklentiler ile bireysel arzular arasındaki gerilimde şekillenen kaçış fikrini merkezine alan bu kitap, Adam Phillips’in psikanalitik sezgileriyle insanın kaçma ihtiyacını nasıl tanımladığını gösteriyor. Phillips, Houdini’den Emily Dickinson’a uzanan dört “kaçış sanatçısı”nın yaşamlarını izlerken, insanların hem dış baskılardan hem de kendi iç çatışmalarından uzaklaşma isteğini nasıl anlamlandırdığını tartışıyor. Ona göre kaçış, yenilgiden çok bir yeniden kurma girişimini andırıyor; kişi, kaçtığı anda kendini daha canlı hissediyor çünkü sınırlarını, korkularını ve arayışlarını o anlarda daha açık biçimde görüyor.

‘Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine’ (‘Houdini’s Box: On the Arts of Escape’), kaçışın yalnızca bir savunma değil, aynı zamanda bir keşif olduğunu vurgulayarak, bireyin neye yöneldiğini anlamadan kim olduğunu kavrayamayacağını öne sürüyor. Houdini’nin fiziksel zincirlerden kurtulma gösterilerinden Dickinson’ın içe dönük özgürlük alanlarına kadar her örnek, özgürlüğün bedeni aşan karmaşık bir psikolojik boyutu olduğunu hatırlatıyor. Phillips, insanın hem kaçan hem kaçışını anlamlandıran bir varlık olduğunu gösterirken, kaçma arzusunun kültür, aile ve tarih tarafından şekillendiğini de açıklıyor.

Eser, kaçış temasını psikanaliz, edebiyat ve kültürel çözümleme üzerinden harmanlayarak alanında özgün bir konum edinmiş durumda. Kaçmayı bir zayıflık değil, insanın kendini yeniden tanımlama kapasitesinin önemli bir parçası olarak ele alması nedeniyle psikoloji, edebiyat ve kültürel kuram arasında köprü kuruyor. Bu yönüyle kitap, modern öznenin sıkışmışlık duygusunu anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine, çeviren: Oya Gürbahçe, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 160 sayfa, 2025

Tevfik Taş – Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi (2025)

‘Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi’, din ile iktidar arasındaki ilişkiyi, özellikle de Katolik Kilisesi’nin modern sınıflı toplumlarda üstlendiği siyasal rolü, keskin bir Marksist okumayla yeniden düşünmeye davet eden bir çalışma. Tevfik Taş, dinin yalnızca inanç alanına aitmiş gibi sunulan yüzünü tersine çevirerek, onu egemen düzenin en güçlü ideolojik aygıtlarından biri olarak ele alıyor. Kitabın çıkış noktası, düzen eleştirisinin din eleştirisinden bağımsız olamayacağı; çünkü dinin, sömürü ilişkilerini sürdürmek ve emekçileri mevcut düzene uyarlamak için tarihsel olarak merkezi bir işlev taşıdığı.

Taş, dinin “siyaset üstü” bir alan olarak sunulmasını, modern zamanların en etkili yanılsamalarından biri olarak tarif ediyor. Ona göre bu söylem, “kimin iktidarı?”, “kim için iktidar?” sorularını görünmez kılarak, dini kurumların sınıflı toplumun devamlılığındaki konumunu perdelemeye hizmet ediyor. Kilise, cami ya da havra bürokrasisinin kendisi için değil, kendi varlık koşullarını belirleyen sınıfsal düzen için iktidar talep ettiğini vurgulayan Taş, dinin sermaye sınıfının doğal bir müttefiki olduğunu, “tarafsızlık” iddiasının ise bu ittifakı gizleyen bir sis perdesi işlevi gördüğünü söylüyor.

Bu çerçevede Vatikan, kitabın temel örnek sahası haline geliyor. Yazar, Katolik Kilisesi’nin yüzyıllara yayılan kurumsal yapısını, anti-komünist siyasetlerde oynadığı rolü ve sınıf temelli düzenin sürdürülmesinde üstlendiği tarihsel işlevi ayrıntılı biçimde inceliyor. Taş’ın ele aldığı Vatikan tarihi, bir inanç kurumundan çok bir güç mimarisi, bir ideolojik aygıt, bir sınıf siyasetinin stratejik aktörü olarak okunuyor. Böylece kitap, yalnızca dinsel bir kurumun geçmişini değil, din-siyaset-sermaye üçgeninin uzun erimli ittifaklarını da görünür kılıyor.

  • Künye: Tevfik Taş – Vatikan’ın Anti-Komünist Tarihi, Yazılama Yayınları, tarih, 310 sayfa, 2025

Roy Wagner – Kültürün İcadı (2025)

Kültür çoğu zaman toplumların mirası olarak görüldüyse de Roy Wagner bu yerleşik kabule karşı çıkarak kültürü, insanların dünyayı anlamlandırma çabaları içinde her karşılaşmada yeniden kurdukları yaratıcı bir süreç olarak yorumluyor. Wagner’e göre kültür, sabit bir yapı değil, ilişkiler boyunca icat edilen bir anlamlar ağıdır ve antropolog da bu yaratımın bir parçasıdır. İnsanın kendi hakikatlerini icat ettiği düşüncesi yeni değil fakat bunu antropolojinin içine yerleştirmek zorlayıcıdır; bu nedenle Wagner, anlatının konforlu açıklamalar yerine çelişkileri ve karşıtlıkları izlemesi gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, araştırmacının “nesnel gözlemci” olduğu fikrini reddederek antropolojiyi tek yönlü betimlemeden çıkarıp karşılıklı bir yaratıcılık alanına dönüştürüyor. Kültürün icat ediliş biçimlerini anlamak, sahada geliştirilen simgesel düzenlerin, toplumsal uylaşımın ve bireysel anlam inşasının nasıl işlediğini de görünür kılıyor. Wagner, kültürün değişmez özler değil, icat edilen ilişkisel pratikler olduğunu göstererek kavramın sınırlarını genişletiyor.

‘Kültürün İcadı’ (‘The Invention of Culture’), antropoloji alanında bu nedenle önem taşıyor; çünkü kültürü durağan bir nesne olarak değil, sürekli üretilen bir süreç olarak konumlayarak disiplindeki açıklayıcı şemaları dönüştürüyor. Ayrıca, Batı düşüncesinin yerleşik varsayımlarını tersyüz eden bu yaklaşım, etnografiyi eleştirel ve yaratıcı bir yöntemle yeniden düşünmek isteyen araştırmacılar için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Roy Wagner – Kültürün İcadı, çeviren: Melih Pekdemir, Fol Kitap, antropoloji, 248 sayfa, 2025