William I. Robinson – Küresel Kapitalizm ve İnsanlığın Krizi (2024)

Eşitsizlikler gün geçtikçe artarken, insanlar da “gözden çıkarılabilir” hale gelmeye başladı.

Bugünlerde hükümetler, orantısız polis şiddeti ile nüfusun bir kısmını sistematik olarak toplumdan dışlıyor.

William I. Robinson, bu kontrolden çıkmış sistemin doğasını ve dinamiklerini ele alırken mücadele etmek için toplumsal bir hareket oluşturmanın gerekliliğinin aciliyetini vurguluyor.

Küresel polis devleti; toplu tutuklamalar, polis şiddeti, ABD tarafından yönetilen savaşlar, göçmenlere ve mültecilere zulüm ve çevre aktivistlerinin baskılanması gibi birçok kontrol yöntemine başvuruyor.

Bu artan militarizasyona, gözetime ve toplumdan “öteki” kavramının temizlenmesine karşı çıkmak üzere toplumsal hareketler yükselişte.

Ancak bunların birçoğu, sorunun kaynağı olan küresel kapitalizmi ele almak yerine sadece toplumsal adalet kavramına değinmekle kalıyor.

Robinson, kapitalizmin ne denli baskılayıcı bir sistem haline geldiğini ortaya koyan dikkat çekici verileri kullanarak; ortaya çıkmakta olan megakentlerin, dışlananların ve ezilenlerin polis devletleriyle yüzleştiği bir savaş alanı haline geldiğini savunuyor.

Karl Marx, fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılandığı ve insani ihtiyaçlarımızın ise konuşulabildiği bir dünya hayal ediyordu.

Bu gerçekçi bir ihtimal ya da belki de gözlerimizin önünde şekillenen bir alternatif artık.

William Robinson’ın da ortaya koyduğu gibi: dar bir bakış açısıyla yönetilen “insan yönünden bol” kentimiz, kendi başına hayatta kalmak üzere terk edildi.

Seçim bizlerin elinde.

Bundan daha zorlayıcı bir durum olamazdı.

  • Künye: William I. Robinson – Küresel Kapitalizm ve İnsanlığın Krizi, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 384 sayfa, 2024

Petrus Abelardus – Etik (2024)

Ortaçağ felsefesinin aydınlık yüzlerinden biri olan Petrus Abelardus, diyalektik ve mantıksal yaklaşımıyla modern etik ve ahlâk tartışmalarının önünü açtı.

Abelardus ünlü akıl yürütmeleri ve hiç elden bırakmadığı sorgulayıcı yaklaşımıyla din ve ahlâk meselelerini son derece rasyonel bir zemine taşıdı.

Abelardus’un bu eserinde Ortaçağ felsefesinin en özgün ahlâk anlayışlarından biri görülecektir.

Onun etiği niyet etiği olarak adlandırılabilir.

Abelardus’a göre niyet bir şeyi kendi iyiliği için istemektir.

Günah ise istemekle değil razı olmakla meydana gelir.

Örneğin bir kişinin meşru müdafaa ederken kazayla birini öldürmesi gibi kişinin isteği dâhilinde olmadan da günah işlenebilir.

Kişinin kendi denetiminde olmayan ve içsel yapısında bulunan arzulara sahip olması da bir gerçektir.

Niyet, bütün günahların isteyerek işlendiği, kaçınılmaz durumlar olmadığı ve bir iradenin ya da başka bir iradenin sonuçları olarak meydana gelmesidir.

Maksat veya razı olma ise bir zihin durumudur ve niyetten ziyade daha çok bilgi ile ilgilidir.

Bu nedenle Abelardus, bir kişinin yasak bir eylemi masum bir maksatla gerçekleştirebileceğini öne sürerek kötülüğün eylemin gerçekleştirilmesi ile değil, maksat veya razı olma ile ortaya çıktığını vurguladı.

Bir amaç henüz gerçekleştirilmemiş olsa bile, iyi bir niyet belki de iyi bir eylem kadar takdir edilmeyi hak edebilir.

  • Künye: Petrus Abelardus – Etik: Kendini Tanı, çeviren: Fırat Çelebi, Doğu Batı Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2024

Cengiz Can – İstanbul’un Yabancı ve Levanten Mimarları (2023)

Cengiz Can’ın, son dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir yönünü ele aldığı çalışması yeni basımıyla Arketon kitapları arasındaki yerini aldı.

Can’ın, 1993’te bir tez çalışması olarak kaleme aldığı araştırma, 2020 yılında kitap olarak ilk basımını gerçekleşmişti.

Aykut Köksal’ın bu kitap için çektiği fotoğraflarla bütünlenen çalışma, Melling’den Fossati kardeşlere, Barborini’den Montani’ye, Vallaury’den D’Aronco’ya, Mongeri’ye uzanıyor.

Haklarında çok az bilgi sahibi olunan mimarları da ele alan Can, bir dönemi tüm boyutlarıyla gözler önüne seriyor.

Aykut Köksal, kitabın “Sunuş” yazısının bir bölümünde şunları söylüyor:

“Cengiz Can’ın kitabı, daha önce yüzeysel bilgilerle tanınan, yaşamları üzerine çok az şey bilinen yabancı ve Levanten mimarların, Osmanlı mimarlığının modernleşme sürecinin nihai noktasında belirleyici ve tayin edici bir rol yüklendiklerini ortaya koyuyor. Can, bu mimarların yaşamını, hiç bakılmamış kaynaklara giderek araştırıyor ve yerleşmiş belirli önyargıları çürütüyor. Örneğin, ‘yabancı’ olarak bilinen kimi mimarların ‘Osmanlı Levanten mimarları’ olduğunu saptıyor. Cengiz Can’ın ele aldığı mimarların önemli bir bölümünün İtalyan ya da İtalyan asıllı Levanten oldukları ise hemen göze çarpıyor. Can, bu olgunun da altını çiziyor, gerekçelerini irdeliyor.

“Yabancı ve Levanten mimarların üretimleri, 18. yüzyılın Osmanlı mimarlığıyla keskin bir kopuş gösterir. Bu kopuş özellikle Osmanlı modernleşmesinin sonucu olan yeni yapı programlarının geleneksel programlara göre daha baskın olmasında görülüyor. Ayrıca, 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin aynı yüzyılın Avrupa mimarlığıyla koşutluklar taşıdığını söylemek yanlış olmaz. 19. yüzyılın seçmeci yaklaşımları İstanbul’da üretim yapan bu mimarlarda da yankılarını bulur.

“İstanbul’da çalışan Fossati, D’Aronco gibi yabancı mimarlar, Avrupa’nın her kentinde üretimleri saygıyla karşılanabilecek yaratıcı ve yetkin tasarımcılardır. Özellikle D’Aronco’nun Art Nouveau yapıları, Avrupa’da boy gösteren ‘erken Modernist’ çizginin, eşzamanlı olarak Osmanlı başkentinde görülen seçkin ve unique örneklerini oluşturur. Cengiz Can, bu mimarları ele alırken, Osmanlı modernleşmesinin gölgede kalmış bir yönüne ilişkin geniş bir çerçeve sunuyor.”

  • Künye: Cengiz Can – İstanbul’un Yabancı ve Levanten Mimarları, Arketon Yayıncılık, mimari, 248 sayfa, 2023

Charles Leonard Woolley – Sümerler (2024)

Profesör Charles Leonard Woolley, Sümerler üzerine çalışmış öncü ve en önemli arkeologlardan biri ve çalışmaları, Sümer uygarlığının, Mısır uygarlığı ortaya çıkmadan 2000 yıl önce gelişmeye başladığını gösterdi.

Böylece Mısır uygarlığının en eski uygarlık olduğu fikrinden vazgeçildi.

Sümerler yüksek bir kültür seviyesine daha M.Ö. 3500’lerde ulaşmışlardı.

Bu nedenle Mısır, Asur, Küçük Asya, Girit ve Yunanistan gibi eski dünya uygarlıklarının öncüleri oldukları söylenebilir.

Woolley, uzun zaman Mezopotamya’nın çöl kumları altında kalmış ünlü şehir Ur’da yapılan kazılarını yönetmesiyle arkeoloji tarihinde önemli bir yere sahip.

Bu kitap insanlığın erken tarihine ilgi duyan herkes için çekici bir içerik sunuyor.

  • Künye: Charles Leonard Woolley – Sümerler, çeviren: Kenan Çelik, Kabalcı Yayınları, tarih, 184 sayfa, 2024

Ozan Şahin Giray – Törenin Ekonomi Politiği (2024)

‘Törenin Ekonomi Politiği’, feodalite öncesindeki Türklerin yahut daha genel bir ifadeyle Orta Asya bozkırlarında yaşayan ve hareketli üretim araçları üzerinde hâkimiyet kurmuş olan toplumsal formasyonların kuruluş ve işleyişlerini belirleyen yapısal süreçlerin örgütlü birlikteliği olarak “töreyi” üretim ilişkilerine referansla açıklıyor.

Üzerinde hâkimiyet kurulan üretim araçları ve üretim araçları üzerindeki hakimiyet rejimlerinin niteliği, ilgili toplumsal formasyonların örgütlenmeleri ve işleyişleri üzerinde belirleyici etkiler üreteceği için çalışmanın merkezinde, at ve küçükbaşlardan müteşekkil sürülerini soy bağına dayalı bir örgütlenme içinde besleyen ve soy bağı dolayımıyla siyasal örgütlenmeler oluşturan toplumsal formasyonlar bulunuyor.

Orta Asya göçerlerinin toplumsal kuruluşlarını, tarım toplumlarına ilişkin bilginin yansıtılması ötesinde açıklama denemesi, feodalite öncesi Türklerin ve daha genel bir ifadeyle göçer üretim tarzı dairesinde yaşamış olan insanların tarihlerini Avrupa Merkezciliğin hakimiyeti dışında ele almaya yönelik bir katkı sunuyor.

Feodalite öncesi Türk ve Orta Asya tarihinin yerleşik toplumlara ilişkin analizlerden temellük edilen üretim tarzı kavramsallaştırmasının yansıtılması dolayımıyla girişilen açıklamalar, sonu Avrupa Merkezcilikle neticelenen bir rotaya girmeye dair kuvvetli bir eğilimi bünyesinde barındırıyor.

Söz konusu eğilimin yarattığı sorunlar karşısında kitap, üretim aracının canlı olması ve üretim araçları üzerindeki hakimiyetin soy bağı dolayımıyla kurulmasının etkilerinin “göçer üretim tarzı” başlığı altında ele alınan özgün bir üretim tarzı ile neticelendiği argümanı etrafında gelişiyor.

Töre de “göçer üretim tarzı” bağlamında, göçer toplumsal formasyonların yeniden üretim süreçlerinin örgütlü birlikteliği olarak ele alınıyor.

  • Künye: Ozan Şahin Giray – Törenin Ekonomi Politiği, İmge Kitabevi, tarih, 757 sayfa, 2024

Elsa Dorlin – Kendini Savunmak (2024)

  • Bir yatak odasının sessizliğinde, gece yürünen ıssız bir yolda, toplama kampında, zindanda ya da politik bir hareketin kılcal damarlarındaki şiddet döngüsünün işleyişi hangi temellere dayanır?
  • İktidar ilişkilerinden ayrı düşünülemeyecek bir tahakküm mekanizması olarak şiddet, madun bedenlerde ve zihinlerde ne gibi yaralar açıyor?
  • Yaşam mücadelesi veren ezilen halkların ölüm türleri arasında bir seçim yapma mecburiyetinden doğan meşru müdafaa girişimleri ve özsavunma pratikleri nelerdir?

Elsa Dorlin ‘Kendini Savunmak’ta, kölelik ve sömürge karşıtı isyanlardan ju-jitsu pratiklerine, anarşist feministlerin savunma tekniklerinden Varşova Gettosu Ayaklanması’na, Kara Panterler’den queer özsavunma devriyelerine ve krav maga’ya uzanan geniş bir perspektifte, hayatta kalma ve var olma mücadelesinin emperyalizme, faşizme ve dogmacı kodlara savaş açmaktan geçtiğini gözler önüne seren bir çalışma sunuyor.

Thomas Hobbes’tan John Locke’a, Michel Foucault’dan Frantz Fanon’a ve Judith Butler’a uzanan bu kapsamlı araştırma; saldırı, direniş ve karşı saldırı arasındaki diyalektik ilişkilere temas ederek kendini savunma pratiklerinin tarihçesine ve kavramsallaştırılmasına ışık tutuyor.

Egemen şiddetin fay hatlarına nüfuz eden, 2018 Frantz Fanon Ödüllü bir özsavunma arşivi.

  • Künye: Elsa Dorlin – Kendini Savunmak: Bir Şiddet Felsefesi, çeviren: Ayşe Meral, Sel Yayıncılık, siyaset, 255 sayfa, 2024

David J. Lorenzo – Dünyanın Sonundaki Kentler (2024)

‘Dünyanın Sonundaki Kentler’, bugünün kaotik dünyasında yeniden revaçta olan distopya, distopik bilim kurgu gibi türler ile bunlardan uzak durmaya çalışan geniş kitlelere hitap eden ütopyacı edebiyatı kıyaslamalı biçimde ele alıyor.

Dünyanın kaotik dönemlerindeki toplumsal karamsarlık, distopyaların yaygın okunmasına neden olur.

Buna karşın, böylesi atmosferlerden çıkış için siyaset anlayışımızı yeniden düşünme ihtiyacı göz önüne alındığında, başlı başına ütopya okumak için bir sebep ileri sürülebilir.

Kısacası, bunlardan biri, diğeri olmaksızın düşünülmemelidir.

More’un ‘Ütopya’sı, Zamyatin’in ‘Tek Devlet’ini ortaya çıkarabilir.

Bellamy’nin yaratımı bizi Neville’in tasvir ettiği gayrimedeni koşullara götürebilir.

Dolayısıyla ne ütopyalar sadece uzak ve mükemmel toplumlara ilişkindir ne de distopyalar sırf gelecekteki cehennem çukurlarına.

Bu kitapta yazarın amacı okuyucuları bu sorular hakkında yeniden düşünmeye teşvik etmek.

Nerede durduğumuzun, hangi varsayımlara sahip olduğumuzun, hangi analizleri kabul ettiğimizin, en çok neden korktuğumuzun ve en çok neyi arzuladığımızın farkında olmak…

Çünkü bu farkındalık içinden geçmekte olduğumuz türden kaotik bir dünyada sahip olunacak çok değerli bir bilgidir.

Kitap çeşitli yönleriyle ütopyaları ve distopyaları ele alan diğer çalışmalardan farklılaşan özgül niteliklere sahip.

Bu eserleri siyasi literatür çatısı altında analiz eder; yani bunları siyasi felsefenin örnekleri olarak tartışır.

Her eserin böyle bir yaklaşımla mümkün olandan çok daha fazla tartışılmasını sağlar.

Çalışma, eserlerin bir seçkisi olmadığı gibi, onlardan uzun pasajlar da içermiyor.

Her eserin mesajını çözmeye uğraşmak için yola çıkıyor.

Bunu yaparken, çok çeşitli bağlamlarda yazılmış ve ortaya konulmuş eserleri kapsıyor, çok farklı mesajlar içeriyor ve apayrı felsefeleri ortaya çıkarıyor; hem ünlü hem daha az bilinen eserlere değiniyor.

Ayrı bölümlerde yer verilmiş ve bağımsız olsalar da bu eserlerin tartışmasının çiftler halinde okunması amaçlanıyor: ‘Pines Adası’ ile ‘Ütopya’, ‘Hiçbir Yerden Haberler’ ile ‘Geriye Bakış’ ve ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ile ‘Biz’.

  • Künye: David J. Lorenzo – Dünyanın Sonundaki Kentler: Güncel Sorunlar Karşısında Distopya ve Ütopyalar, çeviren: Nahit Bingöl, Nota Bene Yayınları, inceleme, 264 sayfa, 2024

Reha Günay – Boğaziçi’nin Ahşap Konutları ve Yalıları (2023)

Reha Günay, Boğaziçi’nin yapı ve yaşam kültürünü eşsiz fotoğrafları aracılığıyla aktarıyor.

‘Boğaziçi’nin Ahşap Konutları ve Yalıları’, İstanbul Boğaz kıyılarındaki yapı ve yaşam kültürünü, 60 yılı aşan bir mimar, akademisyen, fotoğrafçı, yazarın gözünden anlatan özgün, siyah-beyaz bir fotoğraf seçkisi üzerinden aktarıyor.

Kitabın giriş bölümünde Antik dönemden Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze uzanan bir yaşam ve yerleşim alanı olagelen Boğaz’ın öneminin göstergesi olan tarihi veriler; haritalar, gravürler eşliğinde paylaşılıyor.

Özellikle Osmanlı döneminde Boğaziçi ve kıyılarında gelişen mimarlığa, kültüre ilişkin kimi bilgiler ise döneme tanıklık etmiş Gugas V. İnciciyan, Edmondo de Amicis, Abdülaziz Bey, A. Cabir Vada, Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarların kaleminden aktarılıyor.

Göksu mesirelerinden mehtapta sandal sefalarına, sahilhane bahçelerinden yazlıklardaki hayata, balıkçılardan sandalcılara, yalı mimarlığından ahşap konutlara uzanan ve adeta denizle gelişen, bütünleşen bu yaşam kültüründen kesitler sunuluyor.

Ardından da Reha Günay, 1960’lardan bugüne çektiği özgün fotoğraflarla Anadolu Yakası başlığı altında Üsküdar’dan Anadolukavağı’na; Rumeli Yakası başlığı altında Tophane’den Yenimahalle’ye uzanan rotaları izleyerek, yaptığı seçki ile kimi günümüze dahi ulaşamamış kimi özgünlüğünü yitirmiş yapıları ve dokuyu gelecek kuşaklara aktarıyor.

Aziz Mahmut Hüdayi Külliyesi, Alexandre Vallaury tasarımı Debreli İsmail Paşa Yalısı, Sadullah Paşa Yalısı, Kadiri Tekkesi, Naime Sultan Yalısı, İstanbul’un en eski ahşap yapısı Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı ve ikinci en eski yapısı Kavafyan Konağı, Sait Halim Paşa Yalısı, Raimondo D’Aranco tarafından tasarlanan İtalyan Konsolosluğu, Huber Köşkü gibi tarihi ve mimari öneme sahip onlarca yapının yanı sıra birbirine yaslanmış, bir arada yaşama kültürünün de bir göstergesi olan mütevazi ahşap sıraevlerin, sokakların ve caddelerin kaydını düşüyor.

Reha Günay, küçük geleneksel ahşap konutlardan Barok, Art Deco, Art Nouveau ya da Neoklasik üsluplarda inşa edilmiş görkemli köşk ve yalılara uzanan eşsiz fotoğrafları aracılığıyla, yitirdiğimiz bir mimarlık anlayışını ve yaşam kültürünü şöyle hatırlatıyor:

“Çocukluğumu yaşadığım İstanbul’un neredeyse tamamı ahşap konutlardan oluşuyordu. 2.700 yıllık bir kentte toplum yapıları taş ve tuğladan yapılmış; zamanın her türlü aşınımına karşın büyük bir kısmı hâlâ var olmaya devam ediyor. Ancak konut mimarlığı tümüyle ahşap olduğundan çeyrek yüzyıllık aralıklarla yenilenerek çocukluğuma kadar dayanabilmişti. İstanbul sokaklarında dolaşırken yer yer kârgir veya betonarme konutlara da rastlıyordum. Bunlar daha çok bazı semtlerde veya ana caddeler üzerinde yer alıyordu. Bu inşa biçimi giderek artmaya başladı. İşte o zaman bu mimarlık mirasının bir gün yok olacağı endişesiyle fotoğraflarını çekmeye başladım…

Boğaziçi tarih boyunca süregelmiş 30 km derinliğinde bir kültür kanalıdır. Bu geçmişin sürekliliğini anlatmak için dönemleriyle ele almak istedim. Antik dönemde Boğaziçi kıyıları her noktasıyla iyi bilinen bir bölge olduğu halde Boğaziçi ile ilgili bilgilerimiz Bizans’ın sona ermesinden sonra gittikçe azalmış, en son merak edenler de 18.-19. yüzyıllarda sona ermiş görünüyor. Ancak geçmişin görüntüleri sisler içinde yok olurken, yeni yeşeren bir Boğaziçi kültürü gözlerimizi kamaştırmaya başlamıştır.  Bu, Osmanlı uygarlığının yarattığı doğa ile bütünleşmiş duyarlılığıyla iyice incelmiş çok parlak bir dönemdir. Ne yazıktır ki bu dönem, Osmanlı’nın son zamanlarında, tıpkı sahip olduğu gücün zayıflayıp çöküşü gibi sona erdi.

Son yıllarda ise Boğaziçi, İstanbul’un sınırsız büyümesi ve kalabalıklaşması üzerine rant akımının etki alanına girmiş ve yeni zenginlerin ilgi odağı haline gelmiş bulunuyor. Belki de yine aynı nedenlerle yalı sevdası oluşmuş; yalı sahibi olmak ve yalıda yaşamak yeni bir tutku haline gelmiş; yalılar harap olmaktan kurtulmuş, yeni yüzleriyle su kıyılarında parlamaya başlamıştır. Ancak Osmanlı ekabirinin o incelikli yaşam dünyası artık başka bir biçime evrilmiş görünüyor… Tek tek konutları yenilemek veya ihya etmek Boğaziçi’nin görünümüne ve ruhuna ne kadar yakışıyor? Aralarında yüzlerce beton yığını yükselirken.. Sorgulanması gerekir, diye düşünüyorum. O nedenle fotoğrafları seçerken en eski olanlarını tercih ettim. Şimdi allanmış pullanmış haliyle belki bir kısmını zor tanıyacaksınız…”

Duotone özel baskı tekniği ile kuşe kâğıda, büyük boy, ciltli olarak basılan kitabın editörlüğünü Mesut Kaya, Grafik Tasarım ve baskı hazırlıklarını Kemal Kara, grafik uygulamasını ise Resul Atabay yapmış.

  • Künye: Reha Günay – Boğaziçi’nin Ahşap Konutları ve Yalıları, YEM Yayın, mimari, 296 sayfa, 2023

James D. Stein – Bilimin Dönüm Noktaları (2024)

İnsanlığın en büyük başarısı hiç kuşkusuz bilimdir.

‘Bilimin Dönüm Noktaları’, antik çağdan bugüne dek bilim tarihindeki en önemli ve etkileyici buluşlarla bunların arkasındaki bilim insanlarının kısa öykülerini içeriyor ve bilimin gelecekte insana neler verebileceğine dair düşünceler sunuyor.

Astronomi, Yerküre, Madde, Kuvvetler ve Enerji, Kimya, Yaşam, Genetik ve DNA, İnsan Vücudu, Hastalıklar ve  21.Yüzyılda Bilim başlıkları altında ilginç hikâyeler anlatan yazar James Stein türümüzün en büyük başarılarını ilgi çekici ve kapsamlı bir şekilde sergiliyor.

‘Bilimin Dönüm Noktaları’nda bilim tarihine geçmiş gözlemler, deneyler, teoriler, hipotezler, gaflar ve yanılgılar bulacaksınız.

Engizisyon tarafından kitabıyla birlikte yakılan, meslektaşlarını öfkelendiren, kamuoyu tepkisinden çekindiği için çalışmasını yayımlamaya cesaret edemeyen, kendi teorisine âşık olan bilim insanlarının öykülerini okuyacaksınız.

  • Künye: James D. Stein – Bilimin Dönüm Noktaları: Evrenin Sırlarını Nasıl Keşfettik?, çeviren: Fatih Şekerci, Say Yayınları, 248 sayfa, 2024

Clarence Darrow – Neden Ceza Veriyoruz? (2023)

Daha önce Türkçeye kazandırılmayan ‘Crime: Its Cause and Treatment’ eserinden bahsederken “herkes için ceza hukuku” demek abesle iştigal olmaz.

Darrow da kitabında buna vurgu yapıyor.

Kendisi kitabın yazıldığı dönemdeki son gelişmeler ışığında yaptığı tespitlerin mutlakdoğru veya bir Cesare Lombroso’nun kriminoloji çalışmaları gibi ceza hukuku doktrininde doğrudan mihenk taşı olmasından ziyade temel kavramları anlatıyor.

“Suç nedir?” sorusundan başlayarak bir insanın nasıl suça sürüklendiğini, suçlu tipolojisinden ceza vermekteki motivasyon ve ceza türlerine kadar bu alana ilgi duyanların dışında her insanın bilmesi gereken cinsten tespitler yapıyor.

Elbette tespitlerin dönem açısından sağlıklı olmayacağı düşünülebilir fakat Darrow, böyle bir sorunun olabilme ihtimaline karşı adeta önceden önlem almış, mümkün olduğunca geniş tespitler yaparak eserini zamandan ve hatta Amerikan toplumundan ayrık olarak kaleme almış.

  • Künye: Clarence Darrow – Neden Ceza Veriyoruz?, çeviren: Hamza Eren Sarıçam, Fabrik Kitap, hukuk, 240 sayfa, 2023