Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar (2025)

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-merkezcilik ve İlliberalizm’, Hannah Arendt’in düşüncesine yerleşmiş yerleşik ve çoğu zaman idealize edilmiş okuma biçimlerine eleştirel bir mesafeden yaklaşan önemli bir çalışma olarak konumlanıyor. Kitap, Arendt’i yalnızca totalitarizmin keskin eleştirmeni ve özgürlüğün filozofu olarak değil, aynı zamanda Avrupalı-olmayan halklar, sömürgecilik ve dekolonizasyon karşısındaki sessizlikleri ve çelişkileriyle birlikte düşünmeye davet ediyor.

Hasan Aksakal’ın editörlüğünü üstlendiği ve Patricia Owens, Adam Y. Stern, Michael D. Burroughs, Richard H. King ve Samuel Moyn’un metinlerini bir araya getiren bu derleme, Arendt’in düşüncesindeki kör noktaları görünür kılmayı amaçlıyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarlar, Arendt’in Amerikan istisnacılığına yakın duruşunu, Fransız sömürgeciliğinin Cezayir’deki şiddeti karşısındaki tutumunu ve Medeni Haklar Hareketi ile Küresel Güney’in anti-kolonyal mücadelelerine yönelik mesafesini eleştirel biçimde ele alıyor. Böylece Arendt’in özgürlük, siyaset ve eylem kavrayışlarının, evrensellik iddialarına rağmen nasıl sınırlı bir tarihsel ve coğrafi ufka sahip olabildiği tartışılıyor.

Kitap, Arendt’in düşüncesini mahkûm etmeyi değil, onu daha tarihsel ve politik bir bağlama yerleştirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda Batı düşüncesinin kanonlaşmış figürleri etrafında oluşan “beyaz cehaleti”, Avrupa-merkezci kabulleri ve liberal evrensellik söylemleriyle sömürgeci miraslar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor. Arendt’in ölümünün 50. yılında yayımlanan çalışma, hem Arendt okumasını hem de modern siyaset teorisini yeniden düşünmek için güçlü bir çağrı sunuyor.

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar’, Batı merkezli teori geleneğini sorgulamak isteyen okurlar için, eleştirel uyanıklığı ve entelektüel sorumluluğu hatırlatan önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-Merkezcilik ve İlliberalizm, derleyen: Hasan Aksakal, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Beyoğlu Kitabevi, inceleme, 204 sayfa, 2025

Kolektif – 19 – 21. Yüzyıl Küresel Sosyalizm Tarihi (2025)

Jean-Numa Ducange, Razmig Keucheyan ve Stéphanie Roza’nın bu kitabı, sosyalizmin tarihini Avrupa merkezli ve tek çizgili anlatıların dışına çıkararak küresel, çoğul ve çatışmalı bir süreç olarak ele alıyor. Eser, sosyalizmi sabit bir doktrin değil, farklı coğrafyalarda farklı koşullar altında yeniden şekillenen bir düşünceler ve pratikler bütünü olarak okuyor.

‘19 – 21. Yüzyıl Küresel Sosyalizm Tarihi’ (‘Histoire globale des socialismes, XIXe-XXIe siècle’), 19. yüzyılda ortaya çıkan sosyalist fikirlerin sanayileşme, sömürgecilik ve sınıf mücadeleleriyle ilişkisini kurarak başlıyor. Marxizm, anarşizm, reformist sosyal demokrasi ve ütopik sosyalizm gibi akımların yalnızca Avrupa’da değil, Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir alanda nasıl benimsendiğini ve dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece sosyalizmin tek bir “merkez”den yayılmadığını, yerel mücadelelerle birlikte yeniden üretildiğini vurguluyor.

Yirminci yüzyıl bölümleri, devrimler, partiler, sendikalar ve devlet deneyimleri üzerinden ilerliyor. Sovyetler Birliği, Çin, Küba ve Üçüncü Dünya sosyalizmleri ele alınırken, anti-emperyalist mücadelelerle sosyalist düşüncenin nasıl iç içe geçtiği tartışılıyor. Aynı zamanda sosyal demokrasinin kurumsallaşması, refah devleti deneyimleri ve bu modellerin iç çelişkileri de eleştirel biçimde değerlendiriliyor.

Kitap, 1989 sonrası dönemi “son” değil, yeniden yapılanma süreci olarak okuyor. Neoliberalizm karşıtı hareketler, ekososyalizm, feminist ve ırkçılık karşıtı sosyalist yaklaşımlar, güncel sosyalist düşüncenin çoğul yönlerini görünür kılıyor. Kitap, sosyalizmi başarı-başarısızlık ikiliğine sıkıştırmadan, küresel tarih içinde sürekli dönüşen bir siyasal ve entelektüel miras olarak ele alan kapsamlı bir başvuru eseri sunuyor.

  • Künye: Jean-Numa Ducange, Razmig Keucheyan, Stéphanie Roza – 19 – 21. Yüzyıl Küresel Sosyalizm Tarihi, çeviren: Seda Erol Le Morellec, Ayrıntı Yayınları, tarih, 2025

Berhudan Şamar – Egemenin Mührü (2025)

Berhudan Şamar’ın bu çalışması, 2015–2016 yıllarında Diyarbakır Sur’da yaşanan çatışma, abluka ve sokağa çıkma yasaklarının yarattığı yıkımı yalnızca bir güvenlik olayı olarak değil, mekân üzerinden kurulan uzun erimli bir iktidar pratiği olarak ele alıyor. Kitap, kentsel yerinden edilmeyi, travmayı ve mekânın ekonomi-politik dönüşümünü birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, aynı sürecin iç içe geçmiş boyutları olarak tartışıyor.

Şamar, yerinden edilmeyi Kürt coğrafyasında istisnai bir kırılma değil, tarihsel olarak tekrar eden bir yönetim tekniği olarak konumlandırıyor. Çatışma ve şiddetin mekânda süreklilik kazanmasının, bireylerin hayatlarında geri dönülmez kopuşlar yarattığını; hafıza, aidiyet ve gündelik yaşamın bu süreçte parçalandığını gösteriyor. Devletin mekânı denetim altına alma stratejileri, güvenlik söylemi, ulusal hassasiyetler ve olağanüstü uygulamalarla meşrulaştırılırken, temel hak ve özgürlüklerin nasıl askıya alındığını açığa çıkarıyor.

Kitap, Diyarbakır’ın binlerce yıllık yaşam belleğinin merkezi olan Sur’da yaşananları bir “kentkırım” olarak kavramsallaştırıyor. Yıkımın yalnızca fiziksel yapılarla sınırlı kalmadığını; toplumsal ilişkileri, kültürel sürekliliği ve kolektif hafızayı hedef aldığını ortaya koyuyor. Yeniden inşa ve soylulaştırma süreçleri ise bu yıkımın devamı olarak ele alınıyor; Sur’un, sakinlerinden arındırılmış yeni bir kentsel vitrine dönüştürülmesi eleştirel biçimde analiz ediliyor.

‘Egemenin Mührü’, Sur örneği üzerinden Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca maruz kaldığı yerinden edilme politikalarının yarattığı derin yarayı görünür kılıyor. Şamar’ın çalışması, mekân, iktidar ve şiddet ilişkisini merkezine alan; travmayı bireysel bir deneyimden çok, politik olarak üretilmiş kolektif bir sonuç olarak ele alan güçlü bir tanıklık ve analiz sunuyor.

  • Künye: Berhudan Şamar – Egemenin Mührü: Sur’da Yerinden Edilme, Travma ve Soylulaştırma, Dipnot Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025

Edward S. Casey – Mekânın Kaderi (2025)

Edward S. Casey’nin bu kitabı, “mekân” kavramının Batı felsefesi tarihinde nasıl arka plana itildiğini ve buna rağmen düşüncenin merkezinde nasıl varlığını sürdürdüğünü inceleyen kapsamlı bir çalışma. Casey, mekânın yalnızca fiziksel bir arka plan değil, insan deneyimini kuran temel bir boyut olduğunu savunuyor.

‘Mekânın Kaderi’ (‘The Fate of Place’), Antik Yunan’dan başlayarak Aristoteles, Platon ve Stoacılar üzerinden mekân anlayışını ele alıyor; ardından Ortaçağ düşüncesi ve erken modern felsefeye geçiyor. Descartes’la birlikte mekânın “uzam”a indirgenmesi, Newtoncu mutlak uzay fikri ve Kant’ın mekânı zihnin apriori bir formu olarak tanımlaması, Casey’nin eleştirel biçimde tartıştığı kırılma noktaları arasında yer alıyor. Bu süreçte mekân, giderek soyutlaşıyor ve yaşantıdan koparılıyor.

Casey, modern felsefenin zamanı merkeze alırken mekânı ihmal ettiğini ileri sürüyor. Husserl, Heidegger ve Merleau-Ponty gibi fenomenologlar aracılığıyla mekânın yeniden düşünceye dâhil edilişini inceliyor. Özellikle “yer” kavramı üzerinden, beden, bellek ve deneyim arasındaki ilişkileri vurguluyor; insanın dünyayla kurduğu bağın her zaman belirli yerler üzerinden kurulduğunu gösteriyor.

‘Mekânın Kaderi’, mekânın felsefede kaybolan bir kavram değil, bastırılmış bir konu olduğunu öne sürüyor. Kitap, modern dünyanın yer duygusunu aşındıran soyutlaşmasına karşı, düşünceyi yeniden deneyime, bedene ve yaşanılan yerlere bağlama çağrısı yapıyor. Bu yönüyle eser, felsefe, mimarlık, coğrafya ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Edward S. Casey – Mekânın Kaderi: Felsefi Bir Tarih, çeviren: Abdullah Başaran, Runik Kitap, felsefe, 582 sayfa, 2025

Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum! (2025)

Edward J. Erickson’ın bu kitabı, Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü ideolojik anlatılardan ve ulusal mitlerden uzak, askerî tarih merkezli bir bakışla ele alıyor. Erickson, Osmanlı ordusunu “çökmekte olan, etkisiz bir yapı” olarak tasvir eden yaygın kabulleri sorguluyor ve daha karmaşık, disiplinli ve dirençli bir askerî organizasyon portresi çiziyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’ (‘Ordered to Die’), seferberlik sürecinden komuta kademesine, lojistikten insan gücüne kadar ordunun yapısal özelliklerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Erickson’a göre Osmanlı ordusunun en çarpıcı yönlerinden biri, son derece yüksek kayıplara rağmen cepheleri uzun süre tutabilmesi oldu. Bu durum, askerlerin “bilinçsizce ölüme gönderildiği” iddiasından ziyade, imparatorluğun maddi kısıtları ve çok cepheli savaşın yarattığı baskılarla açıklanıyor.

Çanakkale, Kafkasya, Filistin, Mezopotamya ve Sina cepheleri karşılaştırmalı olarak analiz ediliyor. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki rolü, saha gerçekliğini iyi okuyan, inisiyatif alabilen bir komutan örneği olarak öne çıkıyor. Erickson, Alman askeri danışmanlarla ilişkileri, Osmanlı subaylarının eğitim düzeyini ve üst komutanlığın stratejik tercihleriyle cephedeki koşullar arasındaki gerilimi vurguluyor.

‘Size Ölmeyi Emrediyorum!’, Osmanlı askerini pasif bir kurban figürü olarak değil, son derece ağır koşullar altında savaşan ve zaman zaman stratejik başarılar elde eden bir ordunun parçası olarak ele alıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerî mirasını daha dengeli ve analitik biçimde değerlendirmek isteyenler için önemli bir çalışma sunuyor.

  • Künye: Edward J. Erickson – Size Ölmeyi Emrediyorum!: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, çeviren: Tanju Akad, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

David Benatar – En Pratik Etik (2025)

David Benatar’ın adlı kitabı, etiği soyut ilkeler alanından çıkarıp gündelik hayatın somut sorunlarıyla yüzleştiriyor. Benatar bu çalışmada ahlak felsefesinin yalnızca teorik tartışmalardan ibaret olmadığını, aksine herkesin günlük kararlarında doğrudan rol oynadığını söylüyor.

‘En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair’ (‘Very Practical Ethics: Engaging Everyday Moral Questions’), üreme, kürtaj, hayvanların kullanımı, yoksulluk, yardım yükümlülüğü, ifade özgürlüğü, ceza ve ölüm gibi konuları ele alıyor. Benatar, bu başlıklarda yaygın kabulleri sorguluyor ve rahatsız edici sonuçlara varmaktan kaçınmıyor. Özellikle insanların “iyi” olduklarına dair varsayımlarını eleştiriyor ve ahlaki sezgilerin çoğu zaman tutarsız ya da çıkar odaklı işlediğini gösteriyor.

Benatar’ın yaklaşımı, net örnekler ve düşünce deneyleri üzerinden ilerliyor. Okuru, “Bunu yapmak zorunda mıyım?” ya da “Bu gerçekten ahlaki mi?” gibi sorularla baş başa bırakıyor. Hayvanlara verilen zararın ahlaki statüsü, uzak coğrafyalardaki acılara karşı sorumluluk ve bireysel özgürlüklerin sınırları, kitabın en çarpıcı tartışma alanları arasında yer alıyor.

Kitap, okuru rahatlatan cevaplar sunmuyor. Aksine, ahlaki konfor alanlarını sarsıyor ve etik düşünmenin bedel gerektirdiğini hatırlatıyor. Bu yönüyle kitap, felsefeyle ilgilenenler kadar gündelik hayatta “doğru” kararlar aldığını varsayan herkes için kışkırtıcı ve dönüştürücü bir okuma sunuyor.

  • Künye: David Benatar – En Pratik Etik: Günlük Ahlâki Sorunlara Dair, çeviren: Cansu Özge Özmen, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 656 sayfa, 2025

Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları (2025)

Peter Brannen’ın bu kitabı, Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluşu merkeze alarak yaşamın gezegen üzerinde nasıl defalarca sona yaklaşıp yeniden kurulduğunu anlatıyor. Kitap, bu felaketleri tekil ve ani olaylar olarak değil, jeoloji, iklim ve biyoloji arasındaki uzun vadeli ve yıkıcı etkileşimlerin sonucu olarak ele alıyor.

Brannen, Ordovisiyen’den Permiyen’e, Triyas’tan Kretase’ye uzanan yok oluşları volkanizma, okyanus kimyası ve atmosfer değişimleri üzerinden inceliyor. Devasa volkan patlamalarının atmosfere saldığı gazların iklimi altüst ettiğini, okyanusların asitleştiğini ve oksijensizleştiğini gösteriyor. Bu süreçlerde türlerin büyük bölümünün yok olduğunu, ancak hayatta kalan canlıların Dünya’yı yeniden biçimlendirdiğini vurguluyor.

‘Dünya’nın Son’ları’ (‘The Ends of the World’), bilim insanlarının fosiller, izotoplar ve kaya katmanları aracılığıyla geçmişi nasıl okuduğunu da anlatıyor. Brannen, bilimsel tartışmaları ve görüş ayrılıklarını görünür kılarak yok oluş bilgisi üretiminin nasıl ilerlediğini gösteriyor. Aynı zamanda günümüz iklim krizinin, geçmiş kitlesel yok oluşlarla rahatsız edici benzerlikler taşıdığını hatırlatıyor.

Kitap, insanı tarihin merkezine koymayan bir bakış sunuyor. Dünya’nın bize ait olmadığını, yaşamın bizden önce defalarca çöktüğünü ve yeniden filizlendiğini söylüyor. Kitap, bugünü anlamak için gezegenin en karanlık geçmişlerine bakmak gerektiğini savunuyor ve insanlığın kırılgan konumunu açık biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları: Volkanik Kıyametler, Ölümcül Okyanuslar ve Dünyanın Geçmiş Kitlesel Yok Oluşlarını Anlama Arayışımız, çeviren: Anıl Yıldız, Sakin Kitap, inceleme, 336 sayfa, 2025

Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi (2025)

Mart Kuldkepp’in bu kitabı, İskandinavya tarihini mitlerden modern refah devletlerine uzanan geniş bir zaman diliminde, yoğun ama berrak bir anlatıyla ele alan bir tarih çalışması. Kitap, bölgeyi tek bir kültürel bütün olarak sunmak yerine, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda’nın ortaklıklarını ve ayrışmalarını birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kuldkepp anlatıya Viking Çağı ile başlıyor, ancak Vikingleri yalnızca yağmacı savaşçılar olarak değil, ticaret ağları kuran, hukuk geliştiren ve Avrupa’nın siyasi yapısını etkileyen aktörler olarak konumlandırıyor. Pagan inançlardan Hristiyanlığa geçiş, krallıkların oluşumu ve Ortaçağ boyunca süren güç mücadeleleri, İskandinav toplumlarının erken siyasal ve kültürel temellerini açıklamak için kullanılıyor.

‘Kısa İskandinavya Tarihi’ (‘The Shortest History of Scandinavia’), erken modern dönemde İskandinavya’nın Avrupa içindeki konumuna özellikle odaklanıyor. Kalmar Birliği, İsveç İmparatorluğu’nun yükselişi, Danimarka-Norveç hattı ve Rusya ile ilişkiler, bölgenin bir “kenar” değil, Avrupa siyasetinin aktif bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu süreçte savaş, vergi, din reformları ve merkezileşme politikalarının toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor.

Modern döneme gelindiğinde Kuldkepp, İskandinav refah devletinin ortaya çıkışını tarihsel bir kopuş olarak değil, uzun vadeli siyasal uzlaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin sonucu olarak ele alıyor. Tarım toplumundan sanayiye geçiş, işçi hareketleri, demokrasi kültürü ve tarafsızlık politikaları, bugünkü “İskandinav modeli”nin arka planını oluşturuyor. Aynı zamanda kitap, bu modelin homojenlik, sömürgecilik ve azınlıklar gibi karanlık yüzlerini de dışarıda bırakmıyor.

Sonuç olarak bu kitap, İskandinavya’yı romantize eden anlatıların ötesine geçerek, bölgenin tarihini çatışmalar, pazarlıklar ve dönüşümler üzerinden okuyor. Kısa ama yoğun yapısıyla kitap, İskandinavya’nın neden bugün olduğu gibi bir yer hâline geldiğini anlamak isteyenler için güçlü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi, çeviren: Özlem Özarpacı, Say Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025