Guillaume Calafat, Mathieu Grenet – Akdenizler (2025)

Guillaume Calafat ile Mathieu Grenet’nin bu kitabı, 1492’den 1750’ye uzanan dönemde Akdeniz coğrafyasındaki insan hareketliliğini derinlemesine inceliyor. Yazarlar, Akdeniz’i yalnızca bir deniz değil, sürekli etkileşim, çatışma ve alışverişin yaşandığı dinamik bir kültürel alan olarak ele alıyor.

‘Akdenizler: İnsan Hareketliliğinin Bir Tarihi (1492–1750)’ (‘Méditerranées: Une histoire des mobilités humaines (1492-1750)’), göçmenleri, tüccarları, korsanları, sürgünleri, esirleri ve hac yolcularını merkeze alarak, farklı inanç ve toplulukların zorunlu ya da gönüllü hareketliliklerinin ortak bir tarihsel çerçeve yarattığını vurguluyor. Bu bağlamda Osmanlı, Avrupa krallıkları ve Kuzey Afrika şehirleri arasındaki siyasi rekabet, ticari ağlar ve dini kimliklerin kesişim noktalarıyla birlikte ele alınıyor.

Calafat ve Grenet, Akdeniz’i durağan imparatorluklar ya da sınırlarla tanımlamak yerine, insanların geçişleri, karşılaşmaları ve karşılıklı bağımlılıkları üzerinden okuyor. Bu hareketlilik bazen ticareti ve kültürel alışverişi canlandırırken bazen de esaret, sürgün ve şiddet biçiminde tezahür ediyor.

Sonuçta kitap, 1492’de Yahudilerin İspanya’dan sürgün edilmesinden 18. yüzyıldaki büyük göç ve ticaret ağlarına kadar uzanan süreçte, Akdeniz’in modern dünyanın temellerini atan bir laboratuvar işlevi gördüğünü öne sürüyor. Böylece insan hareketliliğinin tarih yazımında merkezî rolünü hatırlatıyor ve Akdeniz’i hem sınırların hem de buluşmaların mekânı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Guillaume Calafat, Mathieu Grenet – Akdenizler: İnsan Hareketliliğinin Bir Tarihi (1492–1750), çeviren: Ayşen Sarı Koç, Monografi Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap (2025)

‘Kara Kitap’ (‘Чёрная книга’), İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın işgal ettiği Sovyet topraklarında ve Polonya’daki ölüm kamplarında Yahudilere yönelik uyguladığı sistematik soykırımı belgeleyen en kapsamlı çalışmalardan biri. İlya Ehrenburg ve Vasili Grossman’ın girişimiyle hazırlanan bu eser, yüzlerce tanıklık, rapor, mektup ve resmi belgeden oluşan bir arşiv niteliği taşıyor. Kitap, yalnızca bireysel hikâyeleri değil, aynı zamanda Yahudi topluluklarının topyekûn yok ediliş sürecini ortaya koyuyor.

Metinde özellikle köylerde, kasabalarda ve şehirlerde gerçekleştirilen kitlesel infazların, toplama kamplarındaki gaz odalarının ve açlık, işkence, zorunlu çalıştırma gibi yöntemlerle gerçekleştirilen sistematik imhanın detayları aktarılıyor. Katliamlara tanıklık eden Sovyet askerleri, hayatta kalmayı başaran siviller ve esirlerden alınan ifadeler aracılığıyla Nazi işgalinin boyutları gözler önüne seriliyor. Bu anlatılar, yalnızca vahşetin tasviri değil, aynı zamanda kurbanların insanlık onurunu koruma çabalarının da bir belgesi niteliğinde yer alıyor.

Eserin tarihsel önemi yalnızca tanıklıklarda değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin bu çalışmaya yaklaşımında da beliriyor. Başlangıçta yayınlanması planlansa da, savaş sonrası dönemde antisemitizmin artması ve politik baskılar nedeniyle kitap Sovyetler’de sansürleniyor, ancak yurtdışında çeşitli versiyonları basılıyor. ‘Kara Kitap’, bugün hem Holokost tarihi hem de savaş dönemi Sovyet deneyimini anlamak için eşsiz bir kaynak olarak kabul ediliyor.

  • Künye: İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap: Yahudilerin 1941-1945 Savaş Yılları Süresince İşgal Altındaki Sovyetler Birliği Topraklarında ve Polonya Ölüm Kamplarında İşgalci Alman Faşistleri Tarafından Vahşice Katledilmeleri Hakkında, çeviren: Uğur Büke, Alfa Yayınları, tarih, 672 sayfa, 2025

André Green – Bir Psikanalistin (Neredeyse) Serbest Çağrışımları (2025)

André Green’in bu kitabı, psikanalizin önde gelen isimlerinden biriyle yapılmış uzun soluklu söyleşilerden oluşuyor. Bu metin, yalnızca Green’in düşüncelerini değil, aynı zamanda psikanalizin yirminci yüzyıldaki gelişimini, Freud sonrası açılımları ve klinik deneyimin teorik yansımalarını da ortaya koyuyor. Kitap boyunca Green, kendi entelektüel yolculuğunu ve psikanalize kattığı özgün kavramları samimi bir dille aktarıyor.

Green’in “ölü anne kompleksi”, “negatif” ve “boşluk” gibi kavramları ele alınırken, bunların hem klinik pratikte hem de insan psikolojisinin derinliklerinde nasıl işlediği tartışılıyor. Yazar, duygusal deneyimlerin, temsil edilemeyen travmaların ve bilinçdışının yapılarına dair düşüncelerini açıyor. Ayrıca psikanalizin edebiyat, sanat ve felsefeyle kurduğu çok katmanlı ilişkiler de söyleşilerde öne çıkıyor.

‘Bir Psikanalistin (Neredeyse) Serbest Çağrışımları: Maurice Corcos ile Söyleşiler’ (‘Associations (presque) libres d’un psychanalyste: entretiens avec Maurice Corcos’), yalnızca teorik değil, aynı zamanda kişisel bir tanıklık niteliği de taşıyor. Green, mesleki yaşamının dönüm noktalarını, karşılaştığı zorlukları ve psikanalitik camiadaki tartışmaları anlatırken, okuyucuya psikanalizi yaşayan, dönüştüren bir düşünürün bakış açısını sunuyor. Corcos’un soruları, Green’in karmaşık fikirlerini açığa çıkararak onları daha erişilebilir kılıyor.

Sonuçta bu eser, psikanalize ilgi duyan okurlar için bir düşünce atlası niteliği taşıyor. Green’in bireysel serüveni, Freud’dan Lacan’a uzanan geniş bir çerçeve içinde psikanalizin bugünkü sorunlarını ve gelecekteki yönelimlerini tartışmaya açıyor.

  • Künye: André Green – Bir Psikanalistin (Neredeyse) Serbest Çağrışımları: Maurice Corcos ile Söyleşiler, çeviren: Cansu Güney, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 280 sayfa, 2025

Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek (2025)

Laurence Devillairs bu kitabında, felsefeyi yalnızca soyut düşüncelerin alanı değil, yaşamı iyileştiren ve anlamlandıran bir pratik olarak ele alıyor. Yazar, felsefenin asıl gücünün teorik tartışmalardan çok, bireyin gündelik varoluşuna dokunmasında ve yaşamın acılarını, kaygılarını, sorularını dönüştürmesinde yattığını vurguluyor.

‘Hayatı Felsefeyle İyileştirmek’ (‘Guérir la vie par la philosophie’), felsefeyi bir tür “ilaç” gibi görüyor. Stoacılıktan varoluşçuluğa kadar farklı düşünürleri çağırarak, onların fikirlerini ruhun yaralarına sürülen bir merhem gibi sunuyor. Devillairs, Platon’un ideallerinden, Epiktetos’un özgürlük anlayışına, Montaigne’in denemelerinden, Spinoza’nın akıl ve duyguları uzlaştırma çabasına kadar geniş bir yelpazede düşünceleri ele alıyor. Bütün bu örnekler, felsefenin hayatın yükleriyle baş etmede somut araçlar sağlayabileceğini gösteriyor.

Yazar, insanın kırılganlığını ve varoluşsal sıkıntılarını merkeze alıyor. Ölüm korkusu, özgürlük sorunu, mutluluk arayışı, yalnızlık ve anlam boşluğu gibi evrensel meselelerin felsefi bakışla yeniden ele alınabileceğini söylüyor. Bu bağlamda felsefe, sadece akademik bir alan olmaktan çıkıp, bireysel bir terapi, hatta varoluşsal bir dayanıklılık biçimi haline geliyor.

Devillairs, felsefeyi “yaşam sanatı” olarak konumlandırıyor. Okura, felsefi düşünmenin günlük hayatta nasıl uygulanabileceğini gösterirken, teorinin pratikle birleştiğinde bir tür şifa işlevi görebileceğini savunuyor. Kitap, felsefenin tarih boyunca üstlendiği “iyi yaşama rehberliği” rolünü yeniden hatırlatarak, bugünün karmaşık ve belirsiz dünyasında insana yol gösterme potansiyelini ortaya koyuyor.

  • Künye: Laurence Devillairs – Hayatı Felsefeyle İyileştirmek, çeviren: Yılmaz Ruhi Demir, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Frédéric Bastiat – Hukuk (2025)

Frédéric Bastiat’nın 1850’de yayımlanan ‘Hukuk’ (‘La Loi’) adlı kitabı, klasik liberal düşüncenin temel metinlerinden biri. Bastiat, bu kısa ama yoğun eserinde devletin ve hukukun ne olması gerektiği sorusuna odaklanıyor.

Ona göre hukuk, bireylerin doğuştan sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkını korumak için vardır. Fakat hukuk, bu asli işlevinden saptığında, yani adalet yerine yağmayı ve belli çıkar gruplarını korumayı meşrulaştırmaya başladığında yozlaşıyor. Bastiat bu noktada “yasal yağma” (spoliation légale) kavramını öne çıkarıyor: Devlet, vergi, sübvansiyon, gümrük duvarı ya da ayrıcalıklı imtiyazlarla bazılarını kayırırken diğerlerini mağdur ediyor.

Eserde, sosyalist projelerden merkantilist ekonomiye kadar pek çok düzenleme, bireysel özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriliyor. Bastiat, devletin ekonomiye müdahalesinin üretkenliği azaltacağını ve toplumsal eşitsizlikleri artıracağını savunuyor. Ona göre yasa, bir grubun çıkarını diğerinin zararına dayatmaya kalktığında, toplumun temeli zayıflıyor.

‘Hukuk’, özgürlüğün ancak devletin sınırlandırılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bastiat’nın yaklaşımı, sonraki liberal ve libertaryen düşünce için önemli bir referans noktası oldu. Kitap, 19. yüzyıldan bugüne devlet, hukuk ve ekonomi tartışmalarında sık sık atıf yapılan bir eser olarak önemini koruyor.

  • Künye: Frédéric Bastiat – Hukuk, çeviren: Tülin Ural, Can Yayınları, hukuk, 72 sayfa, 2025

Deborah Anna Luepnitz – Schopenhauer’in Kirpileri (2025)

Deborah Anna Luepnitz bu kitabında, Schopenhauer’in meşhur kirpi benzetmesinden yola çıkarak insan ilişkilerinin temel çelişkisini inceliyor. Kirpiler soğukta birbirine yaklaşmak zorunda kalıyor fakat dikenleri birbirini incitiyor. İnsan ilişkilerinde de yakınlık ihtiyacı ile incinme korkusu sürekli çatışıyor. Yazar, bu ikilemin modern psikoterapinin merkezinde yer aldığını ve bireylerin hem mahremiyete duydukları özlem hem de yaralanma kaygıları arasında denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.

‘Schopenhauer’in Kirpileri: Beş Psikoterapi Öyküsü’ (‘Schopenhauer’s Porcupines: Intimacy and Its Dilemmas’), klinik deneyimlere ve psikodinamik kuramlara dayanarak yakınlığın neden bu kadar karmaşık olduğunu açıklıyor. Freud, Winnicott ve Lacan gibi düşünürlerden hareketle Luepnitz, sevgi ve bağımlılığın bireysel özgürlükle nasıl gerilim içine girdiğini tartışıyor. Yazar, özellikle aile, evlilik ve dostluk ilişkilerinde bu çelişkilerin nasıl ortaya çıktığını somut örneklerle aktarıyor. İnsanların birbirine hem ihtiyaç duyup hem de mesafe koymaya çalışmasının altında bilinçdışı süreçlerin, çocukluk deneyimlerinin ve savunma mekanizmalarının etkisi bulunduğunu vurguluyor.

Luepnitz ayrıca, terapötik ilişkinin bu ikilemleri yeniden üreten ama aynı zamanda çözümlemeye imkân tanıyan bir alan sunduğunu ileri sürüyor. Terapist ve danışan arasındaki bağ, kirpilerin birbirine yaklaşma çabasına benzer şekilde, hem güven hem de sınır ihtiyacını aynı anda barındırıyor. Yazar, psikoterapinin insanların hem sevilmeye hem de korunmaya dair arzularını uzlaştırmaya yardımcı olabileceğini öne çıkarıyor.

Sonuçta ‘Schopenhauer’in Kirpileri’, mahremiyet ve mesafe arasındaki kırılgan dengeyi anlamak için felsefe, psikanaliz ve klinik gözlemleri bir araya getiriyor. İnsan ilişkilerinin özündeki paradoksu görünür kılarak, yakınlığın hem kaçınılmaz hem de riskli bir deneyim olduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Deborah Anna Luepnitz – Schopenhauer’in Kirpileri: Beş Psikoterapi Öyküsü, çeviren: Damla Atamer, Okuyanus Yayınları, psikanaliz, 328 sayfa, 2025

Joanna Dornbierer-Stuart – Dilin Kökenleri (2025)

Joanna Dornbierer-Stuart’ın bu kitabı, dilin nasıl ortaya çıktığını ve evrimsel süreçte hangi aşamalardan geçerek bugünkü karmaşık yapısına ulaştığını araştırıyor. Yazar, dilin biyolojik temellerini, evrimsel biyolojiyle ilişkisini ve kültürel aktarım yoluyla nasıl geliştiğini ayrıntılı biçimde ele alıyor.

‘Dilin Kökenleri: Evrimsel Dilbilime Giriş’ (‘The Origins of Language: An Introduction to Evolutionary Linguistics’), öncelikle hayvan iletişimi ile insan dili arasındaki farkları inceliyor. Kuş şarkılarından primatların sesli uyarılarına kadar pek çok örnek üzerinden, bu iletişim biçimlerinin sınırlılıklarını ortaya koyuyor ve insan dilini ayırt eden özelliklerin —sözdizimi, sembolik temsil, soyut kavram üretme— nasıl gelişmiş olabileceğini tartışıyor. Dornbierer-Stuart, özellikle dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir yapı olduğuna vurgu yapıyor.

Eser, fosil kayıtlarından arkeolojik bulgulara ve beyin evrimi üzerine yapılan araştırmalara kadar geniş bir kanıt yelpazesine dayanıyor. Homo erectus, Neandertal ve Homo sapiens türlerinin dilsel kapasiteleri karşılaştırılırken, jestlerin, mimiklerin ve ses üretiminin kademeli bir biçimde karmaşıklaştığına dikkat çekiliyor. Yazar, dilin tek bir anda ortaya çıkan bir mucize değil, milyonlarca yıl süren kümülatif bir evrim sürecinin ürünü olduğunu savunuyor.

Kitapta ayrıca dilin sosyal bağları güçlendirmedeki rolü, grup içi iş birliğini artırması ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki merkezi işlevi de ele alınıyor. Dornbierer-Stuart, dilin evriminin yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir süreç olduğunu göstererek, okuyucuyu insanlık tarihinin en önemli buluşlarından birinin kökenini yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Joanna Dornbierer-Stuart – Dilin Kökenleri: Evrimsel Dilbilime Giriş, çeviren: Ahmet Ergün, Monografi Yayıncılık, dilbilim, 240 sayfa, 2025

A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat (2025)

‘Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı’, Yeşilçam’ın melodramatik yapısından avantür filmlerine uzanan geniş bir alanda, sinemanın toplumsal yarılmaları nasıl yansıttığını inceliyor. Kitabın yazarı A. Kadir Güneytepe, sinemanın yalnızca bir eğlence biçimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme serüvenini, kültürel kodlarını ve sınıfsal çatışmalarını anlamak için bir mercek işlevi gördüğünü savunuyor.

Kitapta, özellikle Yeşilçam’ın milliyetçi söylemleri yeniden üreten yapısı ele alınırken, bu filmlerde erkek kahramanlığının ön plana çıkışı ve kadının ataerkil düzen içinde konumlandırılışı ayrıntılı bir biçimde tartışılıyor. Avantür sinema, yazarın ifadesiyle, tam da taşra ile kentin kesişim noktasında doğan ve ataerkil hegemonyayı yeniden üreten bir mecra olarak değerlendiriliyor. Bu tür filmler, kahramanlık ile itaati aynı anda dayatan yapısıyla, toplumsal bilinçdışının güçlü yansımaları olarak okunuyor.

Güneytepe, üç temel eksen etrafında —milliyetçi dil, kadın temsilleri ve modernlik algısı— bu filmlerin toplumsal bellekte nasıl yer tuttuğunu sorguluyor. Böylece Yeşilçam, bir nostalji kaynağı olmanın ötesinde, Türkiye’nin modernleşme sancılarını, kırılmalarını ve çelişkilerini yeniden görünür kılan bir alan olarak ortaya çıkıyor.

  • Künye: A. Kadir Güneytepe – Kahramanlık ve İtaat: Yeşilçam Sineması’nda Milliyetçi Dil, Kadın ve Modernlik Algısı, Nika Yayınevi, sinema, 240 sayfa, 2025

Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (2025)

Bu kitap, Martin Heidegger’in ölümünden sonra yayımlanması koşuluyla verdiği uzun söyleşiyi içeriyor. ‘Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966)’ (‘Spiegel-Gespräch mit Martin Heidegger (23 September 1966)’), Heidegger’in düşünsel mirasını ve 20. yüzyıl felsefesine bakışını anlamak için temel kaynaklardan biri kabul ediliyor. Söyleşide filozof, Nazi dönemiyle ilişkisi, teknolojinin modern dünyadaki rolü, felsefenin geleceği ve insanın varlıkla kurduğu temel bağ üzerine kapsamlı görüşlerini dile getiriyor. Heidegger, geçmişteki politik tercihlerine dair soruları yanıtlarken, düşüncesini belirli bir ideolojiye indirgemeye karşı çıkıyor. Bunun yerine, çağın krizlerini varlığın unutuluşu ve teknik aklın hâkimiyeti bağlamında yorumluyor.

Metnin önemli odaklarından biri teknoloji oluyor. Heidegger, teknolojinin sadece araçsal bir olgu değil, dünyayı açığa çıkarma biçimi olduğunu savunuyor. Modern çağda bu açığa çıkarmanın tehlikeli bir tek yönlülüğe dönüştüğünü ve insanın özgür düşünme kapasitesini tehdit ettiğini söylüyor. Yine de insanın bu kaderi sorgulama gücüne sahip olduğunu belirtiyor. Felsefenin görevi, varlığın unutuluşunu fark ettirmek ve düşünmeyi yeniden başlatmak olarak tanımlanıyor.

Heidegger ayrıca Batı felsefesinin köklerine dönme çağrısı yapıyor. Platon’dan Nietzsche’ye uzanan geleneğin, varlığı hep belirli kategorilerle kavramaya çalıştığını, bu yüzden varlığın kendisinin gözden kaybolduğunu dile getiriyor. Ona göre düşünce, metafizik çerçeveden kurtularak varlığın sorusunu yeniden gündeme getirmeli.

Söyleşi boyunca Heidegger, hem kişisel hem de entelektüel anlamda hesaplaşmalarını ortaya koyuyor. Bu metin, modern dünyanın krizlerini anlamak isteyen okura hâlâ güçlü sorular yöneltiyor ve felsefeyi yaşamın merkezinde konumlandırıyor.

  • Künye: Martin Heidegger – Der Spiegel Söyleşisi (23 Eylül 1966), çeviren: Kaan H. Ökten, Yapı Kredi Yayınları, felsefe, 56 sayfa, 2025

A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a (2025)

Bu çalışma, Roma İmparatorluğu’nun Geç Antik Çağ’da geçirdiği dönüşümü odağına alıyor. ‘Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü’ (‘From Rome to Byzantium AD 363 to 565: The Transformation of Ancient Rome’), 363 ile 565 yılları arasındaki siyasî, askerî, ekonomik ve dinsel değişimleri kronolojik bir perspektifle izliyor. Roma’nın parçalanışıyla Doğu’da Bizans kimliğinin kurulmasının nasıl gerçekleştiğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Bu süreçte barbar akınlarının, ordunun yeniden örgütlenmesinin ve bürokrasinin genişlemesinin imparatorluğun yapısını dönüştürdüğünü gösteriyor. A. D. Lee, imparatorların stratejik kararlarının hem merkezî otoriteyi hem de yerel yapıları etkilediğini vurguluyor.

Yazar, Hıristiyanlığın devlet dinine dönüşümünün toplumsal ve siyasal sonuçlarını derinlemesine ele alıyor. Pagan kurumların gerilemesi kilise ile saray arasındaki etkileşimin ve teolojik tartışmaların siyasete etkisini artırıyor. Lee kilisenin hukuki, eğitimsel ve kültürel alanlarda yeni otorite biçimleri ürettiğini örneklerle açıklıyor. Manastırların ve piskoposluk ağlarının yerel yönetimler üzerindeki rolüne dikkat çekiyor.

Kitap ayrıca kentsel dokunun değişimini, şehirlerin küçülmesini ve kırsal ekonominin önem kazanmasını inceliyor. Ticaret ağlarındaki dönüşümler vergi ve mülkiyet ilişkilerindeki değişiklikler ve sosyal tabakalaşmadaki kırılmalar ekonomik analizlerle ortaya konuyor. Lee idari reformların, askeri düzenlemelerin ve hukukî uyarlamaların imparatorluğun sürekliliğini desteklediğini anlatıyor. Sonuç olarak yazar Roma mirasının bürokrasi, hukuk ve kültür aracılığıyla Bizans’ta yeniden biçimlendiğini ve bu yeniden biçimlenmenin Orta Çağ dünyasının temel dinamiklerini belirlediğini savunuyor.

Okur bu çalışma sayesinde geç-antik dünyanın dönüşümünü hem siyasal hem kültürel hem de ekonomik açılardan bütüncül biçimde anlama imkânı buluyor.

  • Künye: A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü, çeviren: Ceren Pilevneli Çubuk, Alfa Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025