Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” (2025)

Gül Berna Özcan’ın “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek” adlı çalışması, son yıllarda sıkça tartışılan taşralı muhafazakâr girişimcilerin yükselişini alışılmış etiketlerin ötesine taşıyor. “Yeşil sermaye”, “Anadolu kaplanları” ya da “Müslüman Kalvinistler” gibi tanımların ötesine geçen Özcan, bu kesimin şirketleşme ve neoliberal kapitalizme eklemlenme biçimlerini geniş bir çerçevede ele alıyor.

Araştırma, farklı bölge ve sektörlerde yapılan saha görüşmeleri, canlı gözlemler, ekonomik veriler ve istatistiklerle destekleniyor. Kitabın merkezinde yer alan “siyasi bağlantılı şirket” kavramı, Türkiye’de iş dünyasının işleyişini anlamak için kritik bir anahtar sunuyor. Özcan, hukukun zayıfladığı, yolsuzluğun kurumsallaştığı ve servet transferlerinin kayırmacı ilişkiler üzerinden gerçekleştiği bir düzende, siyasal ağlara yakınlığın girişimciler için belirleyici bir unsur haline geldiğini gösteriyor.

Bu çerçevede eser, yalnızca Anadolu sermayesinin yükselişini değil, aynı zamanda Türkiye’de kapitalizmin siyasetle kurduğu girift bağları çözümleyerek okuyucuyu ekonomik gücün arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamaya davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Çeperden merkeze yerleştikçe İslâmcı neoliberal girişimciler ve siyasi kadroları kapitalizme iştahla entegre oldular. ‘Ağır Sanayi’ ve ‘Adil Düzen’ söylemlerinden kopup piyasadan siyasete uzanan yeni bir meşruiyet kültürü inşa etmek için dini araçsallaştırıp kendilerine katılanlarla bir tür İslâmcılığa kaydılar. Özlemini duydukları gibi yerelde güçlendiler, enerjilerini kamu rantı devşirmeye ve ülke çapındaki ağlarla dışa açılmaya harcadılar. Zamanla da gürbüzleşen siyasi merkezin vesayetine boyun eğip rejim geçişlerine ve daralan siyasi alana biat ettiler.”

  • Künye: Gül Berna Özcan – “Tilkiden Sinsi, Tavşandan Ürkek”: Şirket, Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, siyaset, 327 sayfa, 2025

Christopher Bollas – Anlam ve Melankoli (2025)

Christopher Bollas’ın bu kitabı, çağımızda bireylerin yaşadığı derin anlam kaybını ve bunun yol açtığı melankoli hâlini psikanalitik bir bakışla ele alıyor. ‘Anlam ve Melankoli: Şaşırtıcı Bir Çağda Hayat’ (‘Meaning and Melancholia: Life in the Age of Bewilderment’) modern dünyanın hızla değişen yapısının, bireylerin kendilik duygularını tehdit ettiğini, kişisel ve toplumsal belirsizliklerin giderek yoğunlaştığını vurguluyor.

Donald Trump’ın Amerika’daki rahatsız edici zaferi, Birleşik Krallık’taki Brexit oylaması, Fransa ve Almanya’da sağcı popülizmin, Polonya’da beyaz milliyetçiliğinin yükselişi her siyasi görüşten uzmanı şaşkına çevirdi.

Kitapta, bu gelişmelerin bireylerin içsel dünyalarında nasıl bir “şaşkınlık çağı”na sebep olduğu inceleniyor. Politik krizler, ekonomik dalgalanmalar, küresel iletişim ağlarının dayattığı hız ve gündelik yaşamın parçalanmış yapısı, kişinin anlam üretme kapasitesini zayıflatıyor. Bu ortamda, insanlar hem kendi hayatlarına hem de dünyaya dair bütünlüklü bir kavrayış geliştirmekte zorlanıyor. Bollas, bu durumu sadece bir ruhsal çöküş değil, aynı zamanda kültürel bir fenomen olarak değerlendiriyor.

Yazar, psikanalitik kavramları çağdaş sorunlarla ilişkilendirerek bireyin yaşadığı melankoliyi açıklıyor. Özellikle benlik oluşumu, kayıp, yas, narsisizm ve bilinçdışı süreçler üzerinden, günümüz insanının ruhsal dinamiklerini çözümlemeye çalışıyor. Melankoli, yalnızca bireysel bir hastalık değil; toplumsal düzeyde de belirsizlik, çaresizlik ve hayal kırıklığı üreten bir durum olarak görülüyor.

Sonuçta Bollas, ‘Anlam ve Melankoli’ ile okuyucuyu modern dünyanın hız ve karmaşası içinde kaybolmuş anlamları yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, hem psikanaliz literatürüne hem de günümüz toplumunun ruhsal iklimini anlamaya önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Christopher Bollas – Anlam ve Melankoli: Şaşırtıcı Bir Çağda Hayat, çeviren: Şahika Tokel, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 168 sayfa, 2025

Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri (2025)

Farhad Daftary’nin bu eseri, Haşhaşiler olarak bilinen Nizârî-İsmaililer hakkındaki efsanelerin kökenlerini ve tarihsel gerçeklerle olan farklarını ele alıyor. ‘Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular’ (‘The Assassin Legends: Myths of the Isma’ilis’), özellikle Orta Çağ’da Haçlı seferleri sırasında Avrupa’ya yayılan, suikast ve haşhaş kullanımıyla özdeşleşmiş anlatıların nasıl doğduğunu ve sonraki yüzyıllarda nasıl kalıcı bir mitolojiye dönüştüğünü inceliyor.

Daftary, Batılı tarihçilerin, gezginlerin ve düşmanlarının kaleme aldığı abartılı ve önyargılı metinlerin, Haşhaşileri gizemli, şeytani ve fanatik bir topluluk olarak betimlediğini gösteriyor. Bu mitlerin, aslında dönemin siyasî mücadeleleri ve mezhepsel çatışmalarının bir ürünü olduğunu vurguluyor. Kitapta Marco Polo’nun seyahatnamelerinden Batılı kronikçilere, Arap ve Fars kaynaklarına kadar geniş bir yazılı miras karşılaştırılıyor; böylece efsanelerin nasıl biçimlenip yayıldığı ortaya konuyor.

Yazar, Nizârî-İsmaililerin tarihsel gerçekliğini ise bu mitlerden ayırarak inceliyor. Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin rolü, topluluğun siyasî-stratejik hedefleri ve dinî inançları, efsanelerdeki abartılı unsurların ötesinde açıklanıyor. Kitap, İsmaililerin ne sadece “korku imparatorluğu” kuran bir tarikat ne de yalnızca suikastlarla varlık gösteren bir grup olduğunu, aksine kendi dönemi içinde belirgin siyasî ve toplumsal motivasyonlara sahip bir hareket olduklarını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak Daftary, bu eserinde Haşhaşi imgesinin nasıl Batı kültüründe kalıcı bir “öteki” figürüne dönüştüğünü açığa çıkarırken, tarih yazımındaki önyargıların ve mit yapılarının eleştirisini de yapıyor. Böylece hem İsmaili çalışmalarına hem de genel olarak tarihsel mitlerin işleyişine dair önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2025

Kolektif – Yorgos Lanthimos (2025)

Tolga Theo Yalur’un derlediği ‘Yorgos Lanthimos: Gerçekdışı Sineması’ kitabı, dünya sinemasının son yıllardaki en dikkat çekici isimlerinden Yorgos Lanthimos’u mercek altına alıyor. Kitap, yönetmenin farklı söyleşilerinden yola çıkarak onun sinema dilini, estetik tercihlerinin arkasındaki düşünsel zemini ve anlatılarındaki toplumsal göndermeleri yeniden düşünmeye davet ediyor.

Lanthimos, gerçekliği aktarmak için bilinçli olarak “gerçekdışı” unsurlara yöneliyor. Dogtooth’ta aileyi kapalı ve baskıcı bir düzen olarak kurgulaması, The Lobster’da modern toplumun ilişki anlayışını absürt kurallarla hicvetmesi, The Killing of a Sacred Deer’da suç ve kefaret temasını mitolojik bir zeminde işlemesi bu yaklaşımın en belirgin örneklerini oluşturuyor. Kitap, bu tercihlerinin yalnızca biçimsel bir oyun değil, aynı zamanda modern yaşamın varsayımlarını ve duyarlılıklarını sorgulamanın bir yolu olduğunu gösteriyor.

Derleme, Lanthimos’un söyleşilerinde sık sık dile getirdiği gibi, seyirciyi rahatsız eden, yabancılaştıran ve düşündüren bir sinemanın peşinde olduğunu ortaya koyuyor. Yunan Yeni Dalgası’nın öncü isimlerinden biri olarak çıkış yapan yönetmen, hem ülkesinin ekonomik ve toplumsal krizlerini hem de evrensel insan deneyimlerini farklı bir bakış açısıyla işliyor. Böylece filmleri, günümüz sinemasında kolayca sınıflandırılamayan, hem tedirgin edici hem de büyüleyici bir evren kuruyor.

Bu kitap, Lanthimos’un sanatsal evrenini anlamak için yalnızca bir söyleşi derlemesi değil, aynı zamanda onun sinemasının felsefi ve politik katmanlarını açığa çıkaran bir kaynak olarak öne çıkıyor. Yönetmenin gerçekliği ters yüz eden dili, okuyucuyu ve seyirciyi, alışıldık olandan kopmaya ve yeni sorular sormaya davet ediyor.

  • Künye: Kolektif – Yorgos Lanthimos: Gerçekdışı Sineması, derleyen: Tolga Theo Yalur, Agora Kitaplığı, sinema, 192 sayfa, 2025

John Smith – 21. Yüzyılda Emperyalizm (2025)

John Smith’in bu çalışması, çağdaş kapitalizmin işleyişini küresel emek sömürüsü ve emperyalist ilişkiler üzerinden inceliyor. Yazar, günümüz emperyalizmini yalnızca askeri ya da siyasi güçle değil, aynı zamanda üretimin küresel ölçekte örgütlenmesi ve ucuz emeğin sömürülmesi üzerinden tanımlıyor.

Smith, özellikle küresel Güney’deki işçilerin düşük ücretlerle üretim sürecine dahil edilmesinin, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sermaye birikiminin temel dayanaklarından biri olduğunu ileri sürüyor. Bu bağlamda Bangladeş’teki tekstil işçilerinden, Çin’deki fabrikalardan ve Meksika’daki montaj hatlarından örnekler veriyor. Ona göre, bu işçiler yalnızca ucuz işgücü sağlamıyor; aynı zamanda çok uluslu şirketlerin kâr oranlarını yükselten “süper sömürü”nün merkezinde bulunuyor.

‘21. Yüzyılda Emperyalizm: Küreselleşme, Aşırı Sömürü ve Kapitalizmin Nihai Krizi’ (‘Imperialism in the Twenty-First Century: Globalization, Super-Exploitation, and Capitalism’s Final Crisis’), neoliberal küreselleşmenin serbest ticaret ve yatırım politikalarıyla bu sömürü mekanizmalarını nasıl kurumsallaştırdığını ortaya koyuyor. Smith, gelişmiş ülkelerde işçi sınıfının yaşam standartlarının korunmasının bile büyük ölçüde küresel Güney’deki emek sömürüsüne bağlı olduğunu savunuyor. Böylece kapitalizmin merkez ülkelerde refah yaratırken çevre ülkelerde eşitsizlikleri derinleştirdiğini gösteriyor.

Smith ayrıca Marx’ın emek-değer teorisine dayanarak bugünün emperyalizmini teorik bir çerçeveye oturtuyor. Kapitalizmin yapısal krizlerini, aşırı üretim sorunlarını ve sermayenin sürekli kâr arayışını ele alarak sistemin sürdürülemezliğine dikkat çekiyor. Kitap, emperyalizmi yalnızca bir dış politika meselesi değil, küresel kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olarak kavramsallaştırıyor.

  • Künye: John Smith – 21. Yüzyılda Emperyalizm: Küreselleşme, Aşırı Sömürü ve Kapitalizmin Nihai Krizi, çeviren: Banu Yılmaz, Yordam Kitap, siyaset, 480 sayfa, 2025

Pragya Agarwal – Histeri (2025)

Pragya Agarwal’ın bu çalışması, duyguların cinsiyetlendirilmiş bir şekilde algılanmasının tarihsel, kültürel ve bilimsel kökenlerini sorguluyor. Yazar, “kadınların histeriğe yatkın, aşırı duygusal ve irrasyonel olduğu” önyargısının nasıl yüzyıllar boyunca tıp, psikoloji ve toplumsal normlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor.

‘Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü’ (‘Hysterical: Exploding the Myth of Gendered Emotions’) , antik Yunan’da “histeri”nin rahimle ilişkilendirilmesinden başlayarak Orta Çağ’daki cadı avlarına, 19. yüzyılda Freud ve çağdaşlarının teorilerine ve günümüzdeki iş yaşamı, siyaset ve gündelik toplumsal ilişkilerde kadınların duygularının nasıl küçümsendiğine uzanan geniş bir tarihsel çizgi sunuyor. Agarwal, özellikle öfke, üzüntü, korku ve sevinç gibi temel duyguların kadınlar ve erkekler üzerinden farklı şekillerde yorumlandığını ve bu farklılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini gösteriyor.

Bilimsel araştırmalar, sosyolojik incelemeler ve kişisel hikâyeler aracılığıyla Agarwal, duyguların biyolojik açıdan kadın ve erkek arasında belirgin farklar göstermediğini, asıl farklılığın toplumsal beklentiler ve kültürel anlatılarla yaratıldığını vurguluyor. Böylece, duyguların “cinsiyetlendirilmiş” değil, toplumsal olarak inşa edilmiş birer deneyim olduğunu ileri sürüyor.

Kitap, kadınların duygusal deneyimlerini değersizleştiren ataerkil bakışın eleştirisini yaparken aynı zamanda duyguların yeniden düşünülmesi için feminist bir perspektif sunuyor. Agarwal, duyguların güçsüzlük değil, insanı insan yapan temel ve ortak bir zenginlik olduğunu söylüyor.

  • Künye: Pragya Agarwal – Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü, çeviren: Funda Sezer, inceleme, 496 sayfa, 2025

Pervez Tahir – Az Gelişmişlik ve Kalkınma (2025)

Pervez Tahir, bu kitabında, 20. yüzyılın en etkili iktisatçılarından Joan Robinson’un Hindistan’daki deneyimlerini ve bu deneyimlerin düşünce dünyasındaki etkilerini inceliyor. Robinson, Cambridge’de Keynes’in yakın çalışma arkadaşlarından biri olarak tanınıyor ancak Hindistan seyahatleri onun ekonomi anlayışında derin izler bırakıyor. ‘Az Gelişmişlik ve Kalkınma: Joan Robinson’ın Hindistan Gözlemleri’ (‘Joan Robinson in Princely India’), Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi, sömürge sonrası kalkınma sorunları ve planlama tartışmaları çerçevesinde Robinson’un gözlemlerini ele alıyor. Robinson, burada tanık olduğu yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikleri yalnızca akademik bir sorun olarak değil, insanlığın temel meselelerinden biri olarak değerlendiriyor.

Tahir, Robinson’un Nehru dönemi kalkınma politikalarıyla olan ilişkisini detaylandırıyor. Planlı kalkınma, tarımsal dönüşüm ve sanayileşme gibi konularda Robinson’un görüşleri Hindistanlı siyasetçiler ve ekonomistler tarafından dikkatle inceleniyor. Ona göre, kalkınma yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülemiyor; toplumsal adalet, eşitlik ve refahın paylaşımı da sürecin ayrılmaz parçası oluyor. Robinson’un Marksist düşünceyle kurduğu bağ, onun Hindistan’daki deneyimlerinde daha görünür hale geliyor.

Kitap, aynı zamanda Robinson’un Hindistan’daki entelektüel çevrelerle ilişkilerini, akademik konferanslarını ve öğrencilerle kurduğu bağları da inceliyor. Bu temaslar, onun teorik çalışmalarını somut sosyal sorunlarla buluşturmasına imkân sağlıyor. Tahir, Robinson’un Hindistan’da geliştirdiği bakış açısının küresel iktisat düşüncesinde alternatif bir damar açtığını savunuyor. Böylece kitap, hem Robinson’un kişisel entelektüel yolculuğunu hem de Hindistan’ın modernleşme serüvenini bir arada sunuyor.

  • Künye: Pervez Tahir – Az Gelişmişlik ve Kalkınma: Joan Robinson’ın Hindistan Gözlemleri, çeviren: Mustafa Kahya, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 384 sayfa, 2025

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Var Olmak ve Dönüşmek (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei’nin bu kitabı, felsefi bir derinlikle insan varoluşunu, değişim ve oluş süreçleri üzerinden inceliyor. Kitap, insanın yalnızca “olan” bir varlık değil, aynı zamanda sürekli olarak “olmaya doğru giden” bir varlık olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, insan yaşamını durağan bir özden ibaret görmeyip, zaman, deneyim, özgürlük ve yaratıcılık bağlamında dinamik bir süreç olarak yorumluyor.

Gosetti-Ferencei, varoluş felsefesinden fenomenolojiye, estetikten edebiyata uzanan geniş bir düşünsel çerçevede “oluş” kavramını tartışıyor. Heidegger, Merleau-Ponty, Kierkegaard, Nietzsche gibi düşünürlerin yanı sıra sanat ve edebiyattan örneklerle, insanın kimlik, özgürlük ve anlam arayışının sürekli bir dönüşüm içinde gerçekleştiğini gösteriyor. Ona göre yaşamın özü, kesin bir tamamlanmışlık değil, her zaman açığa çıkan yeni olanaklara yöneliştir.

‘Var Olmak ve Dönüşmek: Yaşama Varoluşçu Bir Yaklaşım’ (‘On Being and Becoming’), modern insanın deneyimlediği yabancılaşma, belirsizlik ve kırılganlık duygularını da bu bağlamda ele alıyor. Ancak bu kırılganlığın aynı zamanda bir yaratıcı potansiyel içerdiğini öne sürüyor. İnsan, kendi varoluşunu sorguladıkça ve sınırlarını fark ettikçe, yeni bir benlik ve anlam alanı kurma gücü buluyor.

‘Var Olmak ve Dönüşmek’, varoluşun akışkan doğasını kabul ederek, “kim olduğumuz” sorusuna “kim olmaya yöneliyoruz” perspektifinden yaklaşmayı öneriyor. Bu haliyle kitap, sadece felsefi bir inceleme değil, aynı zamanda insan yaşamına dair umut verici ve ufuk açıcı bir yorum sunuyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Var Olmak ve Dönüşmek: Yaşama Varoluşçu Bir Yaklaşım, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, felsefe, 356 sayfa, 2025

Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi (2025)

Meryem Çakır Kantarcıoğlu’nun ‘Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş’ adlı kitabı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin köy ve köylülerle kurduğu ilişkinin dinamiklerini mercek altına alıyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı ve üretimin tarıma dayalı olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, köyün neden devletin öncelikli ilgi alanı hâline geldiğini açıklıyor. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra gündeme alınan Köy Kanunu’nun yalnızca bir yasal düzenleme değil, aynı zamanda kurucu bir metin olarak taşıdığı sembolik ve işlevsel anlamları inceliyor.

Kitap, devlet ve köylü arasındaki ilişkiyi yalnızca hukuksal çerçevede ele almakla kalmıyor; nüfus, toprak ve yönetim gibi devlet inşasının temel kategorilerini tartışmaya açıyor. Bu üç eksen üzerinden Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını anlamaya çalışan Kantarcıoğlu, süreci çok disiplinli bir yaklaşım ile değerlendiriyor. Sosyoloji, tarih, hukuk, coğrafya, mimarlık, nüfus bilim ve iktisat gibi alanlardan yararlanarak köyün erken Cumhuriyet tahayyülündeki yerini yeniden yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yanlarından biri, devletin merkezî politikalarının kırsalda nasıl karşılandığını ve köylülerin bu politikalara verdikleri tepkileri tarihsel belgeler ışığında irdelemesi. Bu yönüyle kitap, hem devletin düzen ve asayişi sağlama çabasını hem de köylünün kendi gündelik pratikleri üzerinden geliştirdiği direniş veya uyum biçimlerini ortaya koyuyor.

Kantarcıoğlu’nun çalışması, erken Cumhuriyet’in kırsal toplumsal yapıyı dönüştürme girişimlerini ve bu girişimlerin yarattığı gerilimleri anlamak için kapsamlı bir kaynak. Devlet-köylü ilişkisini tek boyutlu bir “merkezden taşraya” bakışa indirgemek yerine, iki taraf arasındaki karşılıklı etkileşimleri ön plana çıkararak Cumhuriyet tarihine yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

  • Künye: Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş, İletişim Yayınları, inceleme, 380 sayfa, 2025

İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası (2025)

İsmail Güngör’ün kaleme aldığı bu eser, Alevi topluluklarının yüzyıllardır kutsal kabul ettiği deyiş, nefes ve semah gibi ritüel merkezli müzikal unsurların, modern dönemde nasıl yeniden tanımlandığını ve dönüştürüldüğünü ele alıyor. Yazar, bu unsurların yalnızca inanç hayatında değil, toplumsal kimlik inşasında da derin bir anlam taşıdığını vurguluyor. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde bu mirasın, devlet politikaları ve kültürel yönelimler doğrultusunda önce millî ve seküler bir müzik anlayışına, yani Türk halk müziğine, daha sonra ise “Alevi müziği” adı altında ayrı bir kategoriye dönüştüğünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Güngör, bu süreci Alevi geleneği için bir tür tarihsel ve toplumsal kırılma olarak nitelendiriyor. Kutsal kabul edilen sözlerin ve ezgilerin, siyasal ve kültürel projelerin etkisiyle ritüel bağlamlarından koparılarak yeniden anlamlandırılması, Alevi kimliği üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Kitap, bu dönüşümün arkasında yatan tarihsel-siyasal ihtiyaçları açığa çıkarırken, müzik ile iktidar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seriyor.

Çalışma, yalnızca Alevi müziğinin serüvenine ışık tutmakla kalmıyor; aynı zamanda etnomüzikoloji alanına da önemli katkılar sağlıyor. Güngör, müziğin kimlik, iktidar ve kültürel bellek bağlamında nasıl işlediğini tartışarak, okuyucuyu Alevi müziğine dair yerleşik kabulleri yeniden sorgulamaya davet ediyor. Böylece eser, hem akademik çevrelere hem de inanç, kültür ve müzik ilişkisi üzerine düşünen geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.

  • Künye: İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası, Pan Yayıncılık, müzik, 180 sayfa, 2025