Robert Skidelsky – Para ve Devlet (2021)

‘Para ve Devlet’, Keynes’in fikirlerini merkeze alarak iktisadın katı bir bilim olmadığını gösteriyor.

Robert Skidelsky, 2008-2009 ekonomik çöküşünün sağlam bir Keynesyen çözümlemesini sunuyor.

Ekonomideki baskın görüşe göre para bir değişim aracından başka bir şey değildir ve ekonomi piyasanın “görünmez el”ine teslim edildiğinde en iyi sonuçlar elde edilir.

Paranın “düzensizleşmedikçe” önem taşımadığı ve piyasaya devlet müdahalesinin genellikle işleri daha da kötüleştirdiği varsayımı makroiktisat politikalarında egemen görüş olagelmiştir.

Oysa 1929-1932 Büyük Buhranı ortodoks ekonominin varsayımlarını boşa çıkarmıştı.

Ardından devlet, işverenler ve sendikalar arasında oluşan istikrarsız güç dengesi, Keynesyen politikaların Batı dünyasının yeni iktisadi paradigması olarak ortaya çıkmasını sağladı.

Ne var ki 1970’lerin stagflasyonu Keynesyen politikanın tümden reddine yol açtı.

Daha sonraki 2008 mali çöküşünün yol açtığı küresel dramın başrolünde bu kez para ve devlet varken, iktisat onlara hak ettikleri başrolleri vermekten çok uzak kaldı.

2008’den beri yeni bir “büyük fikir” ortaya çıkmadığı gibi, ortodoks ekonomi bizleri anemik bir küresel ekonomiyle baş başa bırakan cezalandırıcı kemer sıkma politikalarını yasalaştırarak egemenliğini hâlâ sürdürüyor.

Günümüzün en seçkin politik iktisatçılarından Skidelsky, okurları Keynes’in “büyük fikir”inin temel unsurlarıyla tanıştırmayı ve iktisadın katı bir bilim olmadığını göstermeyi; ayrıca gelecek nesil iktisatçıları kavramsal hapishanelerinden kurtulmaları ve para ve devlete hak ettikleri rolleri vermeleri için cesaretlendirmeyi amaçlıyor.

Makroekonomiyi yeniden bir analiz birimi haline getirerek okurlara 2008-2009 ekonomik çöküşünün Keynesyen çözümlemesini sunan ‘Para ve Devlet’, iktisat biliminin geçmişine, geleceğine ve nasıl değişmesi gerektiğine dair eleştirel bir inceleme.

  • Künye: Robert Skidelsky – Para ve Devlet: Ana Akım İktisadın Eleştirisi, çeviren: Barış Gönülşen, Tellekt Kitap, iktisat, 552 sayfa, 2021

Ahmet Emre Ateş – Kazma-Kürek, Defter-Kitap (2021)

Köy Enstitülerine “enstitü nostaljisi”ni aşarak bakan çalışmaların sayısı azdır.

Ahmet Emre Ateş’in bunu başarabilen bu incelemesi, Köy Enstitüleri’nin köylü eğitimi ve ulus-devlet inşasındaki yeri ve önemini yeniden değerlendiriyor.

Günümüze kadar az tartışılan bir kavram olarak romantik milliyetçilik, Köy Enstitüleri’nin üzerinden incelenmiş bir konu da değil.

Dolayısıyla, Köy Enstitüleri’nde romantik milliyetçi söylemi araştırmak ilk defa bu çalışmayla gerçekleşmiş.

Ateş’in sözlü tarih çalışmasıyla hazırladığı kitabın ilk bölümünde milliyetçilik kuramları inceleniyor.

İkinci bölümde, Türkiye’de köylü eğitimine tarihsel açıdan değiniliyor ve ardından, bu süreçleri izleyen siyasal mobilizasyon ve seküler din tartışmaları ele alınıyor.

Yazar böylelikle, Köy Enstitüleri’nin kuruluşundan önceki süreçte köylü eğitimi düşüncesinin modernleşme ve köy mobilizasyonu açısından önemini ortaya koyuyor.

Üçüncü bölümde, Köy Enstitüleri’nin tarihçesi inceleniyor ve Köy Enstitüleri’nin faaliyet ve süreçleri, yaşanan toplumsal ve siyasal olaylar ile dönemin hükümetleri ve siyasi partileri (CHP-DP) ekseninde inceleniyor.

Dördüncü bölümde ise, Köy Enstitüleri’nin eğitim programlarında ve mezunlarının anı, söyleşi ve romanlarındaki ulus-devlet inşasına ve modernleşmesine yönelik yorumlar irdeleniyor.

  • Künye: Ahmet Emre Ateş – Kazma-Kürek, Defter-Kitap: Köy Enstitüleri, Sekülarizm ve Romantik Milliyetçilik, İletişim Yayınları, inceleme, 270 sayfa, 2021

Pierre Hadot – İçsel Kale (2021)

Marcus Aurelis’un fikir dünyası nasıl şekillendi?

Ünlü eseri ‘Düşünceler’in beslendiği kaynaklar neydi?

Pierre Hadot, bu soruların izini sürerek Antik düşüncenin gelişiminin dört dörtlük bir fotoğrafını çekiyor.

Aurelius’un ‘Düşünceler’i, yüzyıllardır tükenmez bir bilgelik kaynağı olarak karşımızda duruyor.

Stoacılığın en önemli anlatımlarından biri olarak kabul edilen ‘Düşünceler’, Aurelius’un özellikle kendine rehberlik etmesi için kaleme aldığı, iyi ve adil bir yaşam sürmenin ilkelerini ortaya koyar.

İçimizdeki yol gösterici ilke olan ruh, Aurelius’un stoa felsefesinde özgürlüğün dokunulmaz “içsel kalesi”dir.

Ne var ki eserin üslubunun açıklık ve kolaylığı aldatıcıdır.

Antik düşüncenin önde gelen tarihçilerinden Pierre Hadot’nun bu kitabı, Marcus Aurelius’un ilke ve kanaatlerini araştırıp onları temellendiren kavramsal sistemi ortaya koyar.

Çözümlemesini temellendirmek için ‘Düşünceler’den bolca alıntı yapan yazar, böylelikle Aurelius’un doğrudan okuyucuyla konuşmasına izin veriyor.

Hadot ayrıca, Aurelius’un okuduğu filozoflar hakkında yorum yaparak ve öğrencisi olduğu Epiktetos’un öğretilerine özel bir önem vererek ‘Düşünceler’in felsefi bağlamını bizim için ortaya koyuyor.

Aurelius’un düşüncesine ilişkin bu canlı ve ilgi çekici çalışma, büyüleyici filozof-imparatorun yeni bir resmi, stoacılık geleneği ve öğretileri ile Roma İmparatorluğunun MS 2. yüzyıldaki kültürü hakkında zengin bir kavrayış sunuyor.

  • Künye: Pierre Hadot – İçsel Kale: Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler, çeviren: H. Can Utku, Alfa Yayınları, felsefe, 472 sayfa, 2021

James Elkins – Nedir Resim (2021)

İyi bir ressam, aynı zamanda çok iyi bir simyacıdır.

Zira kokular, karmaşa ve boyaların karışımı gibi tümüyle özel bilgilerle renklerini oluşturur.

James Elkins de bu klasikleşmiş yapıtında, simyanın resmetme deneyimindeki yerini irdeliyor.

Elkins, resim yapma deneyimini, sanat tarihinin geleneksel sözcük dağarcığının ötesinde anlatıyor.

Bir ressamın atölyesinde gerçekten ne yaptığını keşfetmek konusunda simya garip bir dil sunar; kokular, karmaşa, kontrol edilemeyeni kontrol altında tutmak için verilen mücadele, boyaların nasıl karışacağına ve nasıl görüneceğine dair sadece ressamların sahip olduğu özel bilgi.

Ressamlıktan sanat tarihçiliğine geçmiş birinin bakış açısından yazılan kitabın yirminci yıldönümü baskısı, Elkins’in resmetme deneyimi ve bunun günümüz sanat çalışmalarındaki rolü üzerine düşüncelerini detaylandıran yeni bir giriş ve önsöz de içeriyor.

  • Künye: James Elkins – Nedir Resim: Yağlıboya Resmi Simya Terimleriyle Anlamak, çeviren: Evren Erlevent Kence, Hayalperest Kitap, sanat, 288 sayfa, 2021

Pierre Drieu La Rochelle – Hayalet Işık (2021)

Paris’te derbeder bir hayat yaşayan Alain’in dünyasına inen çarpıcı bir roman.

Pierre Drieu La Rochelle’in, otuz yaşında intihar eden arkadaşı Jacques Rigaut’dan etkilenerek kaleme aldığı ‘Hayalet Işık’, psikanalizi ustaca kullanmasıyla da dikkat çekiyor.

La Rochelle, arkadaşının ölümünden bir yıl sonra ‘Hayalet Işık’ı kaleme almıştı.

Rigaut’nun son günleri, Rochelle’in kitabının kahramanı Alain’e esin kaynağı olur.

‘Hayalet Işık’, askerlik hizmetinden döndükten sonra derbeder bir hayat yaşamış, kadınlara ve paraya düşkün, uyuşturucuya bağımlı hale gelmiş Alain’in ışığıdır.

Bağımlılığı için tedavi gördüğü kliniğin doktoru onun artık iyileştiğinden, klinikte kalmasına gerek olmadığından emindir.

Doktorla aynı fikri paylaşmayan Alain, Paris’teki eski arkadaşlarını ziyaret etmeye karar verir.

Arkadaşları hayatla arasındaki bağı onarabilecek, ona yardım edebilecek midir?

Yeni Dalga akımının önde gelen isimlerinden Louis Malle’in 1963 yılında “Le Feu follet” adıyla sinemaya uyarladığı, 2011 yılında bu kez Joachim Trier’in Oslo, 31 Ağustos filmine ilham kaynağı olan ‘Hayalet Işık’, güncelliğini koruyan, zamansız bir anlatı.

  • Künye: Pierre Drieu La Rochelle – Hayalet Işık, çeviren: Emre Tokcael, Everest Yayınları, 112 sayfa, 2021

Ali Akyıldız – Kral Öldü, Yaşasın Kral (2021)

Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarıyla buna bağlı olarak gerçekleştirilen uygulama, tören ve ritüeller üzerine çok önemli bir çalışma.

Konuyu devletin kuruluşundan itibaren bir bütünlük içerisinde ele alan Ali Akyıldız, Osmanlı’nın 600 yılı aşan tarihi boyunca teşrifat kurallarıyla müesseselerin gelişimine paralel olarak cülûs ve cülûs ritüellerinde ortaya çıkan değişim ve dönüşümü ortaya koyuyor.

Çalışmanın bir diğer önemi de bu alanda yapılacak benzer çalışmalara öncülük edecek nitelikte olması.

‘Kral Öldü, Yaşasın Kral’, Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarını ifade eden “cülûs” kavramı bağlamında Osmanlı tarihine farklı bir açıdan bakmak isteyen okurların severek okuyacağı bir çalışma.

  • Künye: Ali Akyıldız – Kral Öldü, Yaşasın Kral: Osmanlı’da Cülus, Veraset ve Meşruiyet, Timaş Yayınları, tarih, 512 sayfa, 2021

Joel S. Migdal – Güçlü Toplumlar ve Zayıf Devletler (2021)

Üçüncü Dünya ülke liderleri neden ve nasıl oluyor da devlet kurumlarının altını oyuyorlar?

Joel Migdal, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini izleyerek bu paradoksa çarpıcı yanıtlar veriyor.

‘Güçlü Toplumlar ve Zayıf Devletler’, insanlar ile onların hayatlarını yönetmek için adalet kuralları oluşturmaya çalışan devletler arasındaki bir takım merkezî ilişkileri tanıma fırsatı sunmasıyla dikkat çekiyor.

Neden bazı liderler vizyonlarını gerçekleştirmede daha çok, bazıları ise daha az başarılı?

Birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi, ellerindeki kaynaklara rağmen, toplumlarının davranışlarını yönlendirmede neden bu kadar zorlanıyor?

Buna karşılık, neden çok az sayıda başka devlet böyle bir kontrolü kolayca oluşturabiliyor?

Başarısız yasaların ve sosyal politikaların devletin kendisi üzerinde nasıl bir etkisi var?

Bu soruları yanıtlarken Migdal, Üçüncü Dünya’da devletin rolüne daha önce bakılmamış bir perspektiften bakıyor.

Kitap, devlet-toplum ilişkilerine ve Üçüncü Dünya’daki ekonomik, siyasal reform olanaklarına yönelik yeni bir yaklaşım sunuyor: Devletin diğer sosyal örgütlerle mücadelesini öne çıkaran bir devlet-toplum ilişkileri modeli ve devletlerin bu mücadelelerde üstünlük kurmasını sağlayan özelliklerini ele alan bir teori.

  • Künye: Joel S. Migdal – Güçlü Toplumlar ve Zayıf Devletler: Üçüncü Dünya’da Devlet-Toplum İlişkileri ve Devlet Kapasiteleri, çeviren: Onur İşci, Vakıfbank Kültür Yayınları, siyaset, 455 sayfa, 2021

H. Selim Açan – Bilince Dönüşen Zorunluluk (2021)

Sovyetler deneyiminin gurur veren başarıları ile yarattığı hayal kırıklıkları üzerine çok iyi bir çözümleme.

Selim Açan, Sovyetleri ezberlenmiş hatta servis edilen bilgiler ışığında değil, nesnel bir değerlendirmeye tâbi tutuyor.

Bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atan Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’yu yazdıklarında Avrupa’da bir hayalet dolaşıyordu.

Üretim ilişkilerinin kökten değişimine paralel yaşanan toplumsal dönüşümler ve kabaran tepki dalgasının birleşik bir Avrupa devrimiyle taçlanacağını öngörmüşlerdi.

Ancak tarihin tekerleği beklenildiği gibi dönmedi: Devrim, Ekim 1917’de Rusya’da gerçekleşti ve proletarya, nüfusun ezici çoğunluğunu köylülerin oluşturduğu geri kalmış bir tarım ülkesinde iktidarı ele geçirdi.

Yollarını el yordamıyla açmak zorunda kalan Rus komünistleri, son derece çetin geçen yılların ardından, ufukta bir Avrupa devriminin görünmediğine kanaat getirdikleri 1925 sonrasında, tek ülkede sosyalizmi inşaya yöneldiler.

Bu adım, Marksist harekette yüz yılı aşkın bir süredir devam eden keskin bir saflaşmayı da beraberinde getirdi.

Başlangıçta Bolşevik Parti içinde iktidar savaşımı veren kanatlar arasında yaşanan tartışma, çok geçmeden hem ideolojik mücadele sınırlarını aştı hem de enternasyonal bir nitelik kazanarak düşman kamplar üretti.

1936 ve 1956 gibi kritik dönemeçlerden geçerek 1989’da çöken SSCB deneyimi ve onun değerlendirilmesi, dünde kalan ya da kalması gereken bir olgu değildir; aksine, zihinlerde sosyalizmle özdeşleşen (ve nihayetinde yıkılan) bir tahayyülü temsil etmesi bakımından bugün hâlâ günceldir.

Kapitalizmin insanlığın ve doğanın üzerinden tüm yıkıcılığıyla geçtiği, dahası tarihsel sınırlarına dayandığı bu kesitte dahi sosyalizmin ve sınıfsız bir dünya düşü olarak komünizmin bir alternatif olarak görülmemesi, arkaik, bürokratik ve denetimden ibaret bir sistem anıştırmasının ötesine geçememesi bağlamında da günceldir.

Açan, Sovyet deneyimini kalıplaşmış ve ezberlenmiş hatta servis edilen bilgiler ışığında değil, kuşkusuz tarafgir ancak nesnel bir değerlendirmeye tâbi tutuyor.

Bugün bütün sonuçlarıyla değerlendirme ve eleştirebilme konforuna sahip olduğumuz, gurur veren başarılar kadar utanç tablolarını da içeren bir tarihi, bir gelecek projeksiyonuna dönüştürüyor.

  • Künye: H. Selim Açan – Bilince Dönüşen Zorunluluk, Sel Yayıncılık, siyaset, 159 sayfa, 2021

Michael Löwy – Devrim Bir İmdat Frenidir (2021)

Walter Benjamin’in kendine has devrim modeli bugüne nasıl yanıt verebilir?

Michael Löwy, Benjamin’in eserlerinin devrimci boyutunu net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Löwy, Benjamin’in eserleriyle ilk temasını, entelektüel güzergâhına yön veren bir milat, Marksizmin Avrupa ve Latin Amerika’daki heterodoks formları üzerine araştırmalarını derinden sarsan bir keşif olarak değerlendirir.

Devrimleri, ilerleme bağlamında dur durak bilmeden yol alan dünya tarihinin lokomotifi olarak gören Marx karşısında kendi ilerleme ve gelişme eleştirisini ortaya koyan Benjamin ise “imdat freni” olarak tanımladığı bir devrim modeli sunar.

Peki, insanlık, söz konusu freni çekmeyi başarabilecek midir?

‘Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından Löwy, “ekososyalizmin öncüsü” ilan ettiği Benjamin’in eserlerinin devrimci boyutuna dikkat çekerken, dogmatik olmayan tarihsel materyalizmden ilham alan yaklaşımlarla teolojik kaygılardan ileri gelen görüşlerini ustalıkla bir araya getiriyor.

Löwy bunu yaparken, Benjamin ve anarşizm, Benjamin’de teoloji ve antifaşizm gibi ilgi çekici konuları da tartışıyor.

  • Künye: Michael Löwy – Devrim Bir İmdat Frenidir: Walter Benjamin Üzerine Denemeler, çeviren: Alev Er, Sel Yayıncılık, felsefe, 116 sayfa, 2021

Howard Zinn – Hakikatin Gücü (2021)

Howard Zinn, kendisiyle yapılan bu söyleşilerde Amerikan halklarının tarihindeki vahşet ve sömürü ile yüzleşiyor.

‘Hakikatin Gücü’, tarihçilerin göz ardı ettiği korkunç gerçekleri gün yüzüne çıkardığı gibi Amerika’nın geleceği üzerine de düşünüyor.

Zinn’in ‘Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi’ adlı çalışması hakkında derinlikli bir söyleşi olan kitap, Zinn’in bilgeliği, insanlığı ve nüktedanlığıyla yoğrulmasıyla bilhassa dikkat çekiyor.

Zinn, Amerika’nın karanlık geçmişinin yanı sıra, bu tarihin ortaya koyduğu sosyal hareketlerden yükselen umudu nasıl bulabileceğimizi de açıklıyor.

Kitap, Amerika’nın istisnailiğini veya üstünlüğünü kanıtlamaya çalışmaktan ziyade, tersine, tarihçilerin göz ardı ettiği, sıradan insanların oluşturduğu insan ahlakı ve cesaretinin parıltıları için bizi bu tarihe dobra dobra bakmaya teşvik ediyor.

“Tarihi yalnızca geçmişin bilgisine sahip olmak için değil, geleceği değiştirmek için de bilmeliyiz.” diyen Zinn’in bu kitabı, direnişi coşkulu ve cazip hale getirmesiyle alışılagelen politikadan bıkan gençlere de hitap ediyor.

  • Künye: Howard Zinn – Hakikatin Gücü: Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi Üzerine Sohbetler, söyleşi: Ray Suarez, çeviren: Semih Aközlü, İmge Kitabevi, tarih,192 sayfa, 2021