Günay Kubilay – Bir Kumpas Davasının Anatomisi (2024)

Fransa’da Büyük Devrim’in öncülerinden ve öncülük ettiği devrimin kurbanlarından olan Danton, siyasi davaların aynı zamanda bir “düello” olduğunu söyler.

Şöyle der Danton: “Ne yazık ki, rakipleriyle adil bir karşılaşmayı göze alamayan yönetenler, bu düelloda silahı, arkasına gizlendikleri yargının eline tutuşturmuşlardır.”

Son söze gelince…

Son söz henüz söylenmedi…

Bütün insanlık tarihi boyunca son sözler mahkeme salonlarında değil, mücadele alanlarında söylenmiştir.

Son sözleri mücadele edenler söylemiştir.

Bugüne kadar böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

Elbette mahkemeler karar alabilirler, hüküm kurabilirler, ama asla son sözü söylemiş olmazlar.

Elbette mahkemeniz de bir karar alacak, hüküm kuracak, ama asla bu davada son sözü söylemiş olmayacaktır.

Bütün insanlık tarihi boyunca son sözü tarih söylemiştir.

Tarih en büyük yargıçtır ve zamanı gelince hükmünü verecek, mahkemeniz dahil hepimiz için son sözü söyleyecektir.

  • Künye: Günay Kubilay – Bir Kumpas Davasının Anatomisi: Kobane Davası Hukuksal Seçenek mi, Siyasal Tercih mi?, Dipnot Yayınları, siyaset, 200 sayfa, 2024

Ian Hacking – Ruhun Yeniden Yazılışı (2024)

  • Çoklu kişilikten mustarip olmak nasıl bir şeydir?
  • Tanı konulan hastaların çoğunun kadın olduğu düşünülürse, bu noktada cinsiyet neden önemlidir?
  • Bir hastalığı tanımlamak, bu hastalıkla mücadele edenlerin davranışlarını nasıl etkiler?

Bu ve benzeri soruları yanıtlayan Ian Hacking, modern çoklu kişilik bozukluğunun gelişimini araştırmıştı.

Hacking bu çalışmasında, 19. yüzyıl sonlarına doğru Fransa’da bellek hakkında yeni düşüncelerin ortaya çıkmasıyla birlikte teşhis edilen, önceki bir çoklu kişilik dalgasıyla ilgili büyüleyici bir dizi tarihsel kesiti ele alıyordu.

Hipnoz, histeri, uyurgezerlik ve kaçınma eğilimlerinin incelenmesiyle yoğun bir şekilde meşgul olan bu dönemin biliminsanları, ruhu spiritüel alandan koparmayı amaçlıyordu.

O hâlde bunu gerçekleştirmenin en iyi yolu, belleği ruhun yerine koymak ve sonra onu ampirik incelemeye tabi tutmak değil miydi?

İlk olarak 1995 yılında yayımlanan ‘Ruhun Yeniden Yazılışı: Bellek Bilimleri ve Çoklu Kişilik’, tarihsel ve çağdaş olguları güçlü bir analizle birleştirerek bilgi arkeolojisine katkı sunmaya bugün bile devam ediyor.

Foucault’nun bir zamanlar bedene odaklanan ve insan nüfusunu sınıflandıran bir politikayı ustalıkla tanımlaması gibi, Hacking de ruhun bilimselleşmesi yönündeki bir bellek politikasının tanımını ustalıkla sunuyor.

  • Künye: Ian Hacking – Ruhun Yeniden Yazılışı: Bellek Bilimleri ve Çoklu Kişilik, çeviren: Elif Sena Ergin, Nova Kitap, psikoloji, 440 sayfa, 2024

Hans Henrik Bruun – Bilim, Değerler ve Politika (2024)

Türkçe literatürde Weber metodolojisine ilişkin kitapların sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Oysa Almanca metinlerin yanı sıra, İngilizcedeki Weber külliyatı bile belirgin bir ivmeyle birikerek Weberyan bir Babil Kulesi inşa edilmesine katkı sunuyor.

Kimi yorumcular Weber’in kendi ikincil literatürünün gölgesinde kaldığından yakınırken kimileri Weber’in dağınık, polemikçi, kılı kırk yaran metinlerindeki karmaşayı anlamanın bundan başka bir yolu olmadığını savunuyor.

İşte ‘Bilim, Değerler ve Politika’ tam da bu çatallanmanın eşiğinde durur.

Bir yandan, Weber’in yayımlanmış metinlerini, mektuplar, derkenarlar, göz ardı edilmiş notlar ve sözlü tartışmaların ışığında, bütünlüklü bir manzara olarak yeniden inşa ederken; diğer yandan, başka büyük Weber yorumcuları ile yürüttüğü tartışmada kendi özgün konumunu belirginleştirir.

Dolayısıyla, bu kitap halihazırda zayıf olan Türkçe literatür için mükemmel bir pusula işlevi görüyor: Hem Weber’in orijinal metinlerinin okunmasına yardımcı olur hem de ikinci literatürdeki belli başlı yorumların eleştirel bir haritasını oluşturur.

Hans Henrik Bruun’un kitabı, Türkçede hâlâ pozitivizm-hermeneutik ikiliği ve Marx-Weber karşıtlığı gibi elli yıl öncesinin tartışmalarıyla anılan Weber metodolojisine; bilim, değerler ve politika ilişkisi açısından odaklanan taze ama güçlü bir soluk niteliğinde.

  • Künye: Hans Henrik Bruun – Bilim, Değerler ve Politika: Max Weber’in Metodolojisi, çeviren: Ozan Başdaner, Özge Tuncer, Livera Yayınevi, sosyoloji, 496 sayfa, 2024

Bilen Işıktaş – Erken Cumhuriyet’in Sesleri (2024)

‘Erken Cumhuriyet’in Sesleri’, 1930’lar Türkiyesi’nin müzik ortamını ve müzisyen portrelerini birlikte ele alıyor.

Bilen Işıktaş, söz konusu dönemde dünyadaki ve ülkedeki ekonomik koşulların müzik üretimi üzerindeki etkilerini inceleyerek bu üretimin sosyoekonomik ve kültürel bağlamlar içinde şekillenişini analiz ediyor.

Işıktaş, gerek teknoloji, müzikteki yeni türler, müzisyenlerin icra platformları gibi konulara gerek o dönem yapılan tartışmalara (alaturka-alafranga kavgası, içkili yerlerde müzik icrası vb.) panoramik biçimde bakıyor.

Dönemin saygın gazetecilerinden Ahmet Sırrı Uzelli’nin, önde gelen ses ve saz sanatçılarıyla 1932 yılında Vakit gazetesi için yaptığı söyleşilerden oluşan “Kimlerdir, Ne Kazanırlar?” tefrikasını da gün yüzüne çıkaran Işıktaş, kitabın odağı olarak kullandığı bu tefrikadaki her söyleşiden sonra ilgili sanatçıya dair kaleme aldığı portrelerle zevkli bir musiki yolculuğu sunuyor.

Bu yolculukta Safiye Ayla’dan Münir Nurettin Selçuk’a, Yesarî Asım’dan Denizkızı Eftalya ve Hamiyet Yüceses’e kadar niceleri yer alıyor.

Neredeyse yüzyıl öncesinin müzik piyasası ve gündemine farklı yönleriyle bakan; müziğin metalaşmasını etkileyen sosyal, kültürel, politik ve ekonomik etmenleri inceleyen ‘Erken Cumhuriyet’in Sesleri’ müzik tarihiyle ilgilenenler kadar Türkiye’nin kültür ve toplumsal tarihine, eğlence yaşamına ilgi duyanlar için de önemli bir kaynak.

  • Künye: Bilen Işıktaş – 1930’lar Türkiyesi’nde Müziğin Ekonomi-Politiği: Erken Cumhuriyet’in Sesleri (A. Sırrı’nın Kaleminden “Kimlerdir, Ne Kazanırlar?”), İletişim Yayınları, müzik, 296 sayfa, 2024

 

Peter Burke – Polimat (2024)

Bilgi bir bütün müdür yoksa bilgiyi dallara ayırıp uzmanlaşmak zorunlu mudur?

Bilginlerin bilginin üretilmesi ve işlenmesindeki konumu nedir ve ne olmalıdır?

Bu kadim soruların ışığında Peter Burke bu kitapta, çok sayıda disiplinde uzman olmanın farklı bir bilgi türü olduğu iddiası ve her bilgi formunun, tarihinin yazılmasını hak ettiği inancıyla bilgi alanları arasındaki ayrışmanın tehlikelerine bir panzehir olarak polimatlığı tekrar hatırlamamız gerektiğini söylüyor.

Sadece basit bir merakın veya genel kültürlü olma hevesinin değil, gerçek bir tecessüsün ve çok sayıda disiplinde derinliğe ulaşmanın ifadesi olan polimatlık, Burke’e göre, müstakil bir tarihe sahip.

Polimat, Batı merkezli bir “çok-yönlü bilginler dökümü”nü sunmanın yanı sıra, bu sıra dışı bilginleri ortaya çıkaran kişisel ve çevresel etkenlere bakıyor.

Burke’ün sunumuyla polimatları neyin harekete geçirdiğini, çok yönlü çalışmaları için gereken zaman ve enerjiyi nasıl bulduklarını, hayatlarını nasıl kazandıklarını görebiliyoruz.

Kitap, polimatlığın sadece göz alıcı yanını göstermekle kalmıyor, polimatların ödemek zorunda kaldıkları, şarlatanlıkla suçlanmaya kadar giden bedeli de aktarıyor; polimatların bilgiye katkısını tartışıyor ve bir hiper-uzmanlaşma çağında bu tür bireylere hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız olduğu tespitiyle sonlanıyor.

  • Künye: Peter Burke – Polimat: Leonardo da Vinci’den Susan Sontag’a Kültür Tarihi, çeviren: Gökhan Yavuz Demir, Islık Yayınları, tarih, 416 sayfa, 2024

Dean Rickles – Hayat Kısa (2024)

Zamanın en büyük para birimi olduğu ve aldığımız her nefesin bizi kaçınılmaz sona yaklaştırdığı bir dünyada anlamlı bir hayat yaşamak mümkün mü?

Dean Rickles, bu kısa ve öz kitabında, her nefesimizin bizi kendi sonluluğumuzla yüzleştirmesine rağmen hâlâ nasıl devam etmeye değer bir yaşam inşa edebileceğimizin izlerini sürüyor.

Yaşamın bütün geçiciliğiyle kucaklanabilmesinin yolunun ölüm fikrini ondan ayırmamakla mümkün olduğunu ileri süren Rickles, hepimizin kaygılandığı hayatın anlamı sorusunu, tam da onun sınırlılığı ve sonluluğuyla cevaplıyor.

Hayat Kısa, otantik bir anlamın ise buradan doğacak bir zaman kavrayışıyla nasıl şekilleneceğinin anahtarını sunuyor okuruna.

Kendi ölümlülüğünün farkında canlılar olarak yaşadığımız kaygıların, modern dünyanın hızıyla iyice ivme kazandığı bir zamanın kitabıdır ‘Hayat Kısa’.

Yazar, seçim yapmanın da tıpkı ölmek gibi, yaşayacağımız başka senaryoların ortadan kaldırılması sırasında deneyimlediğimiz kararsızlık olduğuna odaklanıyor.

Ölüm korkusuna benzer bir kaygıyla hiçbir seçenekten vazgeçmeyerek söz konusu olanakları bütün hayatlarına yayabilmek için sürekli bir kararsızlık içerisinde yaşama eğilimi karşısında, nasıl bu tuzaklara düşmeden anlamlı bir hayat inşa edebileceğimizin yollarını arıyor.

Rickles bu tuzaklardan kaçarken yer yer Stoa felsefesinin kavramlarından ve düşünme biçimlerinden de yararlanıyor.

‘Hayat Kısa’, ne kadar az vaktimizin kaldığını değil de hayatlarımızı anlamlandırmak için aslında hiç vaktimizin olmadığını bize göstererek her anın yaratıcı gücünü hatırlamamızı sağlıyor.

  • Künye: Dean Rickles – Hayat Kısa: Daha Anlamlı Bir Hayat İçin Kısa Bir Rehber, çeviren: Seray Soysal, Ayrıntı Yayınları, inceleme, 128 sayfa, 2024

M. Talha Çiçek – Osmanlı İmparatorluğu ve Arap Aşiretleri (2024)

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıldaki reform çabaları içinde merkezi devletin güçlendirilmesi temel amaçlar arasındaydı.

Bu proje bağlamında devletin Arap göçerleriyle ilişkisi ayrı bir öneme sahipti çünkü Arap eyaletlerinde ve özellikle hudut bölgelerinde devlet otoritesini güçlendirmek bu ilişkiden geçiyordu.

Talha Çiçek, Osmanlı İmparatorluğu ve Arap Aşiretleri, 1840-1914’te “uzun” 19. yüzyıl boyunca, yani Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar bu ilişkinin nasıl geliştiğini gözler önüne seriyor.

Merkezi devlet ile aşiretler arasındaki ilişkinin, “devlet emreder, siz yaparsınız” anlayışından ibaret olmadığını gösteren Çiçek, tam tersine karmaşık, son derece akışkan ve hiç kesilmeyen bir müzakere sürecinin söz konusu olduğunu çok zengin bir arşiv çalışmasıyla belgeliyor.

Ayrıca, Osmanlı reform çağında aşiret toplumlarının varlığını sürdürüp ağırlığını korumasının ve merkezi devletle ilişkilerinin Ortadoğu’da daha sonraki dönemler ve günümüz politikası üzerinde de etkili olduğunu unutmamak gerekiyor.

Talha Çiçek’in çalışması, önerdiği yeni perspektifle, alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

Genellikle göçerler ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkinin tek yönlü bir yol olduğu varsayılır: Devlet buyurur, aşiretler de ya isyan ya da itaat eder.

Talha Çiçek’in kitabı ise gerçeğin çok daha karmaşık ve ilginç olduğunu gösteriyor.

Kitap, 19. yüzyılda Osmanlı devleti ile Arap göçerler arasındaki karmaşık ilişkiyi gözler önüne seren öncü bir çalışma.

Tanzimat sonrası Arap göçerlere ilişkin Osmanlı politikalarına bakışta taze bir perspektif.

  • Künye: M. Talha Çiçek – Osmanlı İmparatorluğu ve Arap Aşiretleri (1840–1914), çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2024

Svend Brinkmann – Düşün (2024)

Dikkat dağıtıcı unsurlarla dolu yoğun hayatımızda düşünmeye gitgide daha az fırsat buluyoruz.

Düşünceli bir hayatın düşüncesi bile toplumsal hızlanmanın damga vurduğu çağımızla uyumsuz duruyor.

Koşuşturmalı modern varoluşumuz, düşüncelerimizle vakit geçirmeye, yaşadığımız olayların ayrıntılarını değerlendirmeye veya hayatın gizemlerine kafa yormaya alan bırakmıyor.

Bildiğimiz kadarıyla insan, dünyada kelimenin tam anlamıyla düşünme kabiliyetine sahip tek varlık.

  • Peki düşünmek tam olarak ne demektir?
  • Hangi biçimleri alır?
  • Nasıl öğrenilir?
  • Sezgi, mantık, dikkat ve muhakeme kavramlarının düşünmeyle ilişkisi nedir?
  • Düşünmek tek başına yapılan bir eylem midir?
  • Düşünmenin bilişsel ve felsefi boyutları neleri kapsar?
  • Günümüzde kendi aklımızla düşünmek mümkün mü?
  • Düşünmek var olmanın bir yolu olarak görülebilir mi?
  • Eleştirel ve derinlemesine düşünmek neye hizmet eder?
  • Teknolojinin sağladığı kolaylıklar düşünme becerimizi nasıl etkiliyor?
  • Hızlı ve yavaş düşünmek ne demektir?
  • Yürümek, çokça söylendiği gibi düşünmeyi destekler mi?

Danimarkalı psikolog ve felsefeci Svend Brinkmann ‘Düşün’de, etrafımıza merak duygusuyla ve eleştirel gözle bakmamızı sağlayan düşünme sanatını ele alıyor: Düşünceler arasında serbestçe dolaşmayı ve iç sesimize daha fazla kulak vermeyi, hayatı zenginleştirmenin bir yolu, çoğu zaman da başlı başına bir neşe kaynağı olarak sunuyor.

Düşünme keyfinin kıvılcımını yeniden yakacak küçük ama etkili bir kitap.

  • Künye: Svend Brinkmann – Düşün: Düşünceli Bir Hayatın Savunusu, çeviren: Mercan Yurdakuler, İletişim Yayınları, psikoloji, 143 sayfa, 2024

Mark Stoll – Kâr (2024)

En basit haliyle, bir ürün veya hizmetten harcadığından fazlasını kazanmak anlamına gelen kâr, odunda bulunan enerjiyi çıkarmayı, toprağı ehlileştirip ondan istifade etmeyi, ekosistemlerin düzenini altüst etmeyi öğrenmiş homo sapiens zekâsının esas ürünüdür.

Uygarlık geliştikçe, insanlara bir iş yaptırmak için onları çoğu kez çeşitli acımasız yöntemlerle disipline edip gezegenden daha fazla kâr elde etmenin farklı yollarını bulduk.

Tarihçi Mark Stoll, kapitalizmin bu süreci nasıl tırmandırdığını ortaya koyuyor ve bunun çevreye maliyetinin izlerini sürüyor.

Ortaçağ İtalya’sının mali sisteme getirdiği yenilikler Avrupa’nın Amerika kıtasını keşfiyle milyonlarca köle ve Amerikan yerlisinin canı pahasına, muazzam kâr ve kapsamlı toplumsal değişikliklere olanak sağlayan ticaret ağlarını yarattı.

Sanayi Çağı ticaretle insanları bir araya getirdi ve yaşamı değiştiren bir enerji devrimine sebep oldu.

Toplum, üretimin verimli bir hal kazanmasıyla ürünlere boğulunca da bireyin sonsuz tüketim döngüsünde yaşamasına dayalı yeni bir kapitalizm türü ortaya çıktı.

Yaratıcılık ve kötülüğün inanılmaz hikâyesi Ortaçağda, Venedik doçunun sarayında başlıyor ve Jeff Bezos’un kendi uzay aracına binişiyle sona eriyor.

Mark Stoll’un devrim niteliğindeki anlatısı kapitalizmin gelişiminin merkezine çevresel etmenleri yerleştiriyor ve sistemin yarattığı feci sonuçların uzun süreli etkilerini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Mark Stoll – Kâr: Kapitalizmin Tarihine Ekolojik Bakış, çeviren: Zeynep Demir, Ayrıntı Yayınları, ekoloji, 400 sayfa, 2024

Boris Cyrulnik – Duygu Yoksunu Kırk Harami (2024)

Boris Cyrulnik bu kitabında en sevdiği temalara geri dönüyor: çocukluk, sevgi dolu ve güven verici figürlere bağlanmanın hayati önemi ve bağımsız olmak için kendini onlardan özgürleştirme ihtiyacı.

  • Kediler, filler ya da Neandertaller nasıl yaşıyor ve dünyayı nasıl deneyimliyor?
  • Erkek ya da kız olmak ne anlama geliyor?

Cyrulnik, hayvanları ile insanları karşılaştırarak eşsiz bilgi birikimi ve klinik deneyimiyle dünyanın şiddetini ve savaşın köklerini hissedip anlamamıza yardımcı oluyor.

Kırk Haramiler hırsız doğmadılar; hırsız oldular.

Duygusal yoksunluk yaşayan çocukların şiddet yanlısı yetişkinlere dönüşme riski vardır.

Yaratıcılığın kaynağı olan insan konuşması aynı zamanda inanç savaşlarının dehşetini de doğurur.

Cyrulnik, dünyadaki şiddeti ve savaşın kökenlerini hissetmemizi ve anlamamızı sağlıyor.

İnsan ruhu ve hayvan dünyalarına dair ortak araştırmasını sürdüren Cyrulnik, burada bize hikâye anlatıcının ve bilge adamın arkasında bir bilgini keşfettiğimiz ustaca bir çalışma sunuyor.

  • Künye: Boris Cyrulnik – Duygu Yoksunu Kırk Harami: Hayvan Dalaşları, İnsan Savaşları, çeviren: Hasan Can Utku, Monografi Yayınları, psikoloji, 208 sayfa, 2024