Vid Simoniti – Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar (2025)

Vid Simoniti’nin bu kitabı, güncel sanatın dünyayı yeniden düşünme kapasitesini merkeze alırken, kişisel deneyimlerden politik çözümlemelere uzanan geniş bir çerçeve kuruyor. Simoniti gençlik yıllarında karşılaştığı sarsıcı sanat deneyimlerinin, gündelik hayatın içinde saklı yeni gerçeklikleri açığa çıkarma gücüne sahip olduğunu hatırlıyor ve bu başlangıç noktasını, sanatın dünyayı dönüştürme iddiasını anlamak için kullanıyor. ‘Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu’ (‘Artists Remake The World: A Contemporary Art Manifesto’), sanatın yalnızca tuhaflık yaratma peşinde olmadığını; aksine topluma, krize ve politik statükoya alternatif bakışlar sunduğunu savunuyor.

Simoniti, güncel sanatın mülteci deneyimlerinden madencilik sömürüsüne, yapay zekâdaki ırksal yanlılıktan dijital kapitalizmin iktidar yapılarına kadar uzanan geniş bir gündemi yeniden çerçevelediğini gösteriyor. Bu yaklaşımda sanat, gazetecilik ya da akademinin alanına sıkışmadan, politik duyarlılığı estetik deneyimle birleştiren özgün bir düşünme biçimi olarak konumlanıyor. Bununla birlikte güncel sanatın hem politikleşmiş hem de erişimi zor, zaman zaman elitist görünen yapısı bir paradoks yaratıyor: Sanat politik süreçlere bu kadar bağlıyken, toplumsal müdahalelerinin sınırı nerede başlıyor?

Kitap bu soruyu kamusal tartışma, eylem ve toplulukla ilişkili sanat biçimleri üzerinden inceliyor. Hakikat üretimine odaklanan araştırma temelli işler, katılımcı projeler ve sanatsal aktivizm arasındaki geçişkenliği analiz ederek güncel sanatın politik alanlarda nasıl yeni imkânlar yarattığını ortaya koyuyor.

Okuru, iklim krizi, sosyal adalet gibi konuları ele alan sanat eserleri üzerinden Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Wangechi Mutu, Naomi Rincón-Gallardo ve Hito Steyerl’in aralarında olduğu sanatçıları keşfetmeye çağıran Simoniti’nin çalışması, sanatın dünyayı yalnızca temsil eden değil, düşünme ve eyleme biçimlerini dönüştüren bir güç taşıdığını savunduğu için güncel sanat kuramı alanında önemli bir yer edinmeye aday.

  • Künye: Vid Simoniti – Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu, çeviren: Akın Emre Pilgir, Yapı Kredi Yayınları, sanat, 216 sayfa, 2025

Michael Sonenscher – Kapitalizm (2025)

Michael Sonenscher bu çalışmasında, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığını ve bugünkü anlamına nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Yazar, kapitalizmin başlangıçta sanayi ya da piyasa düzeniyle değil, daha çok savaşların finansmanı, devlet borçları ve mali yönetimle ilgili bir terim olduğunu anlatıyor. Buna karşılık ticari toplum kavramı, insanların uzmanlaşarak çalıştığı ve iş bölümünün toplumu şekillendirdiği bir yapıyı ifade ediyor. Sonenscher, bu iki farklı düşünce çizgisinin zaman içinde birleşerek kapitalizm kavramını oluşturduğunu gösteriyor.

Yazar, Louis Blanc ve Bonald gibi düşünürlerin kapitalizm ve ticari toplum hakkındaki eleştirilerini Adam Smith, Karl Marx ve Ricardo gibi daha tanınmış isimlerle birlikte ele alıyor. Böylece kapitalizmin sadece ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda mülkiyet, eşitsizlik, kamu borcu, sanayi gelişimi ve küresel ticaret gibi birçok farklı alanı etkileyen geniş bir kavram olduğunu ortaya koyuyor. ‘Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi’ (‘Capitalism: The Story Behind the Word’), kapitalizmin neden hiçbir zaman tek bir tanıma tam olarak sığmadığını da açıklıyor.

Sonenscher’e göre kapitalizm, iş bölümünün toplumsal sonuçlarıyla devletin mali gücü arasındaki eski tartışmalardan doğuyor. Bu nedenle kavram, sadece ekonomik bir sistemi değil, siyasi yapıları ve toplumsal düzeni de içine alıyor. Kitap, kapitalizmin zamanla nasıl değiştiğini ve günümüz tartışmalarında neden bu kadar önemli olduğunu anlaşılır bir dille gösteriyor.

  • Künye: Michael Sonenscher – Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi, çeviren: M. Murtaza Özeren, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 176 sayfa, 2025

Anthony Storr – Müzik ve Zihin (2025)

Anthony Storr, bu kitabında müziğin insan zihnindeki kökenini ve işlevini araştırıyor. Müzik üretme ve müzikten haz alma kapasitesinin biyolojik bir lüks değil, insan deneyiminin temel unsuru olduğunu savunuyor. Storr, müziğin duyguları ifade etme biçimimizi derinleştirdiğini, zaman algımızı düzenlediğini ve kişilerarası bağları güçlendirdiğini gösteriyor. Bu yaklaşım, müziğin yalnızca estetik bir etkinlik olmadığını, bilişsel süreçleri ve benlik deneyimini şekillendiren bir yapı oluşturduğunu düşündürüyor.

Yazar, müziğin konuşmanın bir türevi olarak değil, kendi başına gelişen bağımsız bir iletişim sistemi olduğunu vurguluyor. Müziğin ritim, tekrar ve yapı yoluyla zihinsel düzen yarattığını, kaotik duyguları bütünleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Storr, yaratıcılık ile psişik bütünlük arasındaki ilişkiyi değerlendirerek müziğin içsel dünyayı dengede tuttuğunu öne sürüyor. Bu çerçeve, müziğin hem bireysel iyilik halini hem de kolektif uyumu desteklediğini gösteriyor.

‘Müzik ve Zihin’ (‘Music and the Mind’), antropolojiden psikolojiye uzanan geniş bir alanı birleştirerek müziğin insan türünün gelişiminde neden merkezi bir rol oynadığını açıklıyor. Storr’un müziği zihinsel sağlık, bilinç ve toplumsal yaşam bağlamında yorumlaması, eseri alanında önemli kılıyor. Kitap, müziğin biyolojik, kültürel ve duygusal boyutlarını bütünleyen yaklaşımıyla modern müzik psikolojisinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle kitap, müziğin insan zihnindeki yerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Anthony Storr – Müzik ve Zihin, çeviren: Ulaş Apak, Alfa Yayınları, psikoloji, 312 sayfa, 2025

Alberto Toscano – Geç Faşizm (2025)

Alberto Toscano’nun bu çalışması, faşizmi bitmiş bir olgu değil, çoklu krizlerin birbirine eklemlendiği çağımızda yeniden şekillenen bir siyasal mantık olarak okuyor. Yazar, liberal demokrasinin kendisini tehdit eden otoriter dalgayı açıklamakta yetersiz kaldığını, bu nedenle faşizmi yalnızca tarihsel analojilerle değil, ırksal kapitalizm, kolonyal şiddet, kriz dönemlerine özgü zamansallıklar ve ideolojik tutarlıklar üzerinden çözümlemek gerektiğini savunuyor.

Toscano’nun yaklaşımı, faşizmi sadece rejim tipleri veya kitle hareketleri üzerinden sınıflandıran çalışmaları aşarak, anti-faşist düşüncenin geniş arşivinden beslenen bir teorik harita çıkarıyor. Bu harita, sömürgecilik karşıtı hareketlerin, Siyah radikal geleneğin ve Üçüncü Dünya düşünürlerinin geliştirdiği eleştirilerin modern faşizm tartışmalarındaki merkezî konumunu yeniden görünür kılıyor. Böylece faşizmin yalnızca Avrupa’nın iki savaş arası deneyimiyle sınırlı olmadığı; ırkçılık, karşı-devrimci şiddet ve ekonomik milliyetçilikle yeniden üretilebilen yapısal bir eğilim olduğu açığa çıkıyor.

‘Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti’ (‘Late Fascism: Race, Capitalism and the Politics of Crisis’), faşizmin bugün nasıl geri döndüğünü tartışırken bu eğilimleri daha da keskin gösteriyor: Liberal merkez siyasetinin çöküşü, küresel kapitalizmin yarattığı güvencesizlik, ekolojik yıkımın tetiklediği “kolektif felaket duygusu” ve bunların aşırı sağ ideolojilerce manipüle edilmesi. Toscano, bu tabloyu yalnızca uyarı niteliğinde değil, radikal anti-faşist düşüncenin güncellenmesi için zorunlu bir kavramsal müdahale olarak yoğunlaştırıyor.

Sonuçta kitap, bugünkü otoriter eğilimleri tesadüfî bir gerileme değil, kapitalist modernitenin krizlerine içkin bir siyasal mantığın güncel biçimleri olarak kavrayan güçlü bir analiz sunuyor. Kitap, faşizmle ilgili yüzeysel tarihsel benzetmeleri aşarak hem akademik hem politik açıdan uzun süre başvurulacak bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Alberto Toscano – Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti, çeviren: Şebnem Oğuz, Dipnot Yayınları, siyaset, 272 sayfa, 2025

Kolektif – Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı (2025)

‘Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı’, yapay zekânın hukuku yalnızca teknik bir araç olarak değil, norm üretimini ve sorumluluk rejimini kökten dönüştüren yapısal bir güç olarak ele alıyor. Algoritmik karar süreçlerinin yaygınlaşması, öznelik, irade ve kusur kavramlarının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Hukuk düzeni, insan merkezli sorumluluk modelinin sınırlarını fark ediyor ve otonom sistemlerin doğurduğu zararların nasıl anlamlandırılacağını tartışıyor. Böylece yapay zekâ, hukuki düşüncenin ontolojik ve etik zeminini sarsan bir eşik olarak belirginleşiyor.

Metin, yapay zekânın hasım mı yoksa yeni bir aktör mü sayılacağı sorusunu merkezine alıyor ve cezai sorumluluk, illiyet bağı ile denetim mekanizmalarının dönüştüğünü gösteriyor. Şeffaflık, veri güvenliği, ayrımcılık riski ve otomatik karar verme pratikleri bağlamında hukuk, özgürlükleri koruyan eleştirel bir görev üstleniyor. Hukuk eğitimi ise dijital araçlarla zenginleşiyor, ancak yorumlama yetisinin korunması gerektiğini hatırlatıyor. Sonuçta eser, hukuk ile yapay zekâ arasındaki ilişkiyi uygulama değil, zihniyet düzeyinde yeniden kuruyor.

Derlemenin bir diğer önemli katkısı, yapay zekânın hukuk eğitimine etkisini ele almasıdır. Dijital araçlarla zenginleşen eğitim pratikleri, hukukçunun bilgiye erişimini hızlandırırken, eleştirel düşünme ve norm yorumlama yetisinin nasıl korunacağı sorusunu da gündeme getiriyor. Böylece eser, yapay zekâ ile hukukun karşılaşmasını sadece uygulama değil, zihniyet düzeyinde bir dönüşüm olarak kavrıyor ve geleceğin hukuk düzenine dair kapsamlı bir düşünme alanı açıyor.

  • Künye: Kolektif – Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı, derleyen: Ozan Erözden, Zoe Kitap, hukuk, 288 sayfa, 2025

Kazimir Maleviç – Süprematizm (2025)

Kazimir Maleviç’in bu çalışması, sanatçının süprematist düşüncesini yalnızca resim alanında değil, mekân, mimarlık ve kozmik bir estetik tasavvur içinde temellendirdiğini gösteren kurucu bir metin olarak öne çıkıyor. Özel tasarımıyla dikkat çeken kitap, Maleviç’in süprematizmi evrensel bir biçim dili haline getirme çabasını hem kuramsal hem de görsel düzlemde görünür kılıyor. Çalışma, kısa ama yoğun bir giriş metninin ardından yer alan otuz dört çizimle, sanatçının soyut form anlayışının mekânsal bir dünya kurma idealine yöneldiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Maleviç, süprematizmi siyah, renkli ve beyaz olarak üç gelişim evresi içinde ele alıyor ve bu evrelerin düzlem üzerinde gerçekleşen inşa sürecinden doğduğunu vurguluyor. Siyah Kare sonrasında biçim, nesneyi temsil eden bir araç olmaktan çıkıyor ve saf hareketin, enerjinin ve dinamizmin göstergesine dönüşüyor. Kare, daire, haç ve çizgi gibi temel biçimler, kompozisyon içinde yalnızca görsel öğe değil, yeni bir mekân deneyiminin yapı taşları olarak karşımıza çıkıyor.

Bu anlayışta süprematik form, faydacı yetkinliğin değil, eylemin ayrışan gücünün ifadesi haline geliyor. Biçim, bir organizma olmaktan ziyade hareketin izini süren bir yön gösterici gibi işliyor ve mekân içinde bir uçağın izlemesi gereken rota metaforuyla düşünülüyor. Böylece perspektif geleneğinin sona erdiği bir eşikte, algının ve mekânın köklü bir dönüşüm geçirdiği sezdiriliyor.

Kitap, Maleviç’in süprematizmi yalnızca bir sanat akımı değil, yeni bir dünya kurma girişimi olarak konumlandırdığını açıkça kanıtlıyor. Kuram ile biçim arasındaki kopmaz bağ burada somutlaşıyor ve modern sanatın nesne temsiline değil, saf duyumsama ve düşünceye dayanan yeni bir estetik düzlemde inşa edildiği güçlü biçimde ortaya çıkıyor.

  • Künye: Kazimir Maleviç – Süprematizm: Otuz Dört Çizim, çeviren: Aykut Köksal, Arketon Yayıncılık, mimari, 80 sayfa, 2025

Tony Judt – Olgular Değişince (2025)

Tony Judt’un birbirinden ufuk açıcı denemelerini bir araya getiren bu derleme, 1995-2010 yılları arasında kaleme aldığı denemeler üzerinden çağdaş dünyanın siyasal, entelektüel ve ahlaki çelişkilerini sorguluyor. Jennifer Homans’ın önsözü, Judt’un düşünsel evrimini ve tutarlı entelektüel coşkusunu görünür kılıyor ve metinlerin yalnızca yorum değil, etik bir duruş içerdiğini hissettiriyor.

Judt, tarih yazımının popüler anlatılarla bulanıklaştığını, gerçeklerin yerini rahatlatıcı kurguların aldığını söylüyor ve okuru eleştirel dikkatini yitirmemeye çağırıyor. Avrupa sosyal demokrasisi, neoliberal dönüşüm, Irak Savaşı ve Orta Doğu siyaseti gibi başlıklar, onun gözünde yalnızca politik meseleler değil, ahlaki bir vicdan sınavı olarak da anlam kazanıyor.

Denemeler boyunca Judt, geçmişle kurulan ilişkinin bugünü nasıl biçimlendirdiğini vurguluyor ve tarihin hafızadan değil sorumluluktan güç aldığını söylüyor. Entelektüelin iktidarla arasına mesafe koyduğunu, düşüncenin kamusal alandaki rolünü koruduğunu ve hakikatle kurduğu bağın diri kaldığını sezdiriyor. Okur, bu yaklaşım içinde dünyayı daha bilinçli okuduğunu fark ediyor.

‘Olgular Değişince: Denemeler, 1995-2010’ (‘When the Facts Change: Essays, 1995-2010’), soğukkanlı analiz ile kişisel kırılganlığı dengeliyor ve Judt’un yaşamının son dönemlerinde bile düşünsel canlılığını sürdürdüğünü yansıtıyor. Olgular değiştiğinde düşüncenin de değişmesi gerektiğini hatırlatıyor ve konforlu inançların sorgulandığını ortaya koyuyor. Böylece eser, tarih okumasını etik bir dikkat pratiğine dönüştürüyor ve sorumluluk bilincini derinleştiriyor.

  • Künye: Tony Judt – Olgular Değişince: Denemeler, 1995-2010, çeviren: Dilek Şendil, Alfa Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

Gloria Steinem – Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir! (2025)

Gloria Steinem bu kitabında, feminizmi yalnızca bir hak mücadelesi değil, zihniyet dönüşümü olarak ele alıyor. Denemeler, konuşmalar ve kişisel gözlemler üzerinden ataerkil yapının gündelik hayatta nasıl işlediğini gösteriyor ve okuru rahatsız eden gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyor.

Steinem, kadın deneyiminin görünmezleştirilmesini, beden politikalarını, şiddeti ve temsil sorununu ele alıyor ve özgürlüğün yalnızca yasal değil, duygusal ve kültürel bir mücadele gerektirdiğini anlatıyor. Mizah, ironi ve öfkeyi iç içe geçirerek feminist bilincin dönüştürücü gücünü görünür kılıyor.

Yazar, öfkenin bastırılması yerine politize edilmesini savunuyor ve deneyimin bilgiye dönüştüğünü vurguluyor. Kitap, kadınların suskunlukla kuşatıldığını, bu sessizliğin bozulmasıyla dayanışmanın güçlendiğini hissettiriyor ve okuru eyleme davet ediyor.

Steinem’in yaklaşımı, feminizmi gündelik hayatın içine yerleştiriyor ve dönüşümün bireyin iç sesiyle başladığını söylüyor. Kişisel olanın politik olduğunu hatırlatıyor, empatiyle dinlemenin ve deneyimi paylaşmanın kolektif bilinci güçlendirdiğini ifade ediyor. ‘Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir!’ (‘The Truth Will Set You Free, But First It Will Piss You Off!’), özgürleşmenin yalnızca bir hedef değil, süreklilik taşıyan bilinçli bir süreç olduğunu düşündürüyor ve hak mücadelesinin umutla sürdüğünü duyumsatıyor.

Metin, kişisel hikâyeler ile politik analiz arasında kurduğu dengeyle, öfkenin dönüştürücü bir enerji olduğunu sezdiriyor ve direnişin gündelik pratiklerde sürdüğünü gösteriyor. Steinem, sessizliğin parçalandığını, görünmeyen deneyimlerin kamusal dile taşındığını ve hak talebinin kolektif bir bilinç yarattığını vurguluyor ve özgürlük arayışının kesintisiz biçimde büyüdüğünü hissettiriyor. Bu çağrı, öfkeyle başlayan bilincin dayanışmaya dönüştüğünü ve geleceği yeniden kuruyor hep.

  • Künye: Gloria Steinem – Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir!: Hayat, Aşk ve İsyan Üzerine Düşünceler, çeviren: Elif Doğan, Düşbaz Kitaplar, feminizm, 176 sayfa, 2025

Emile Durkheim – Emile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu (2025)

Levent Ünsaldı’nın derlediği ‘Émile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu’, Durkheim’in sosyoloji tasarısını yalnızca tarihsel bir miras olarak değil, bugünle konuşan dinamik bir düşünce alanı olarak yeniden yorumluyor. Derleme, sosyolojinin hangi entelektüel koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl özgül bir disiplin kurduğunu görünür kılıyor. Durkheim’in sosyolojiyi bağımsız bir bilim olarak inşa ettiğini, nesnesini toplum olarak belirlediğini ve yöntemi bu nesnenin özgünlüğüne göre tanımladığını vurguluyor.

Kitap, bireysel temsiller ile kolektif temsiller arasındaki ayrımı merkezine alıyor ve insanın çift tabiatlı yapısını ifade eden homo duplex kavramı üzerinden modern toplumsallığın karmaşık doğasını çözüyor. Toplumu sui generis bir gerçeklik olarak ele alan yaklaşım, sosyolojinin psikoloji ve tarih karşısında kendi sınırlarını kurduğunu gösteriyor. Natüralizm, deneysel muhakeme ve toplumsal olguların zorlayıcı niteliği, disiplinin bilimsel meşruiyet kazandığını gösteriyor.

Derleme, Durkheimci mirasın sosyolojiye kazandırdığı kurucu momenti açığa çıkarıyor ve bu mirastan doğan düşüncenin kendini diğer disiplinlerden ayrıştırarak özgül bir sorgulama tarzı geliştirdiğini gözler önüne seriyor. Sosyoloji burada yalnızca betimleyen değil, toplumsal gerçekliği eleştirel biçimde kavrayan bir pratik olarak beliriyor. Okur, disiplinin varlık gerekçesini nasıl kurduğunu ve güncel teorik tartışmalarla bağını nasıl koruduğunu izliyor. Bu yaklaşım, Durkheim sosyolojisinin bugün de üretken bir referans olmaya devam ettiğini güçlü şekilde yansıtıyor.

  • Künye: Émile Durkheim – Émile Durkheim: Bir Disiplinin Doğuşu (Kurucu Metinler), derleyen ve çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 334 sayfa, 2025

Oktay Özel – Dün Sancısı (2025)

Oktay Özel bu kitapta, Türkiye’de geçmiş algısının nasıl kurulduğunu, tarihçiliğin siyasal iklimle nasıl kuşatıldığını ve akademik üretimin hangi gerilimler içinde ilerlediğini sorguluyor. Kitap, yalnızca “tarih”e değil, tarihçinin konumuna ve tarihyazımının kendisine de eleştirel bir mesafeden yaklaşıyor ve geçmişle kurulan ilişkinin bugünün ihtiyaçlarıyla nasıl biçimlendiğini görünür kılıyor. Özel, iyimserliğin çözüldüğü ve nostaljinin güç kazandığı bir dönemde tarihçinin yaratıcı rolünün daraltıldığını, buna rağmen eleştirel bir müdahalenin mümkün olduğunu savunuyor.

Metin boyunca Osmanlı tarihçiliğinin dönüşümü, “klasik dönem” anlatısının sorgulanması, Bizans ile kurulan problemli ilişki, arşiv pratikleri, belgeleme takıntısı ve soykırım tartışmaları gibi başlıklar, iç içe geçen temalar halinde ele alınıyor. Akademi ile siyaset arasındaki gerilim, üniversitenin yapısal krizi ve gündemin tarih üretimi üzerindeki baskısı, tarihçiliğin hem bilgi üretme hem de etik sorumluluk taşıma alanı olduğunu ortaya koyuyor.

Özel, bireysel tarihçi portreleri üzerinden mesleğin belleğini kuruyor ve Türkiye’de tarihçiliğin entelektüel seyrini görünür hale getiriyor. Tarihin yalnızca geçmişi anlatmadığını, aynı zamanda bugünün ideolojik çerçevesini şekillendirdiğini vurguluyor ve tarihçinin kendi zamanına karşı da sorumluluk taşıdığını sezdiriyor. Bu yönüyle ‘Dün Sancısı’, tarih yazımını savunan ama onu sürekli sorgulayan eleştirel bir perspektif geliştiriyor.

  • Künye: Oktay Özel – Dün Sancısı: Türkiye’de Geçmiş Algısı ve Akademik Tarihçilik, İletişim Yayınları, tarih, 484 sayfa, 2025