Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş (2025)

Paul C. Taylor’ın bu kitabı, ırk kavramını biyolojik, kültürel ve politik düzlemlerde ele alarak felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor. Taylor, ırkın doğuştan gelen bir gerçeklik değil, tarihsel süreçte üretilmiş toplumsal bir kurgu olduğunu savunuyor. Ancak bu kurgu, yalnızca ideolojik bir yanılsama değil; gerçek sonuçlar doğuran, toplumsal ilişkileri biçimlendiren bir güç alanı haline geliyor. Kitap, ırkın doğasını anlamak için metafizik, epistemoloji, etik ve estetik kavramlarının kesişiminde ilerleyen çok katmanlı bir tartışma sunuyor.

Taylor, felsefede uzun süre göz ardı edilen ırk konusunu, çağdaş analitik yaklaşımlarla ele alırken aynı zamanda eleştirel ırk teorisi ve fenomenoloji gibi alanlarla diyalog kuruyor. Ona göre ırk üzerine düşünmek, sadece adalet ya da kimlik politikaları açısından değil, insan olmanın anlamı açısından da zorunludur. Irk, ne yalnızca biyolojik bir kategoriye indirgenebilir ne de tamamen kültürel bir inşa olarak yok sayılabilir; onun gücü, tam da bu belirsizliğinde yatıyor. Bu nedenle Taylor, ırkı “gerçek ama doğal olmayan” bir olgu olarak tanımlıyor.

‘Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş’ (‘Race: A Philosophical Introduction’), ırkın tarihsel kökenlerinden günümüz ırkçılık biçimlerine, kimlik politikalarından estetik temsillere kadar uzanan geniş bir yelpazede ilerliyor. Taylor, ırkın felsefi analizinin yalnızca akademik bir uğraş olmadığını; gündelik yaşam, sanat, siyaset ve etik alanlarında süregelen eşitsizlikleri anlamak için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Kitap, ırkın anlamını sabitlemek yerine, onun tarihsel akışını ve düşünsel karmaşıklığını görünür kılıyor. Böylece hem felsefi hem politik bir duyarlılıkla, insanın farklılıkla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorguluyor.

  • Künye: Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş, çeviren: Eda Alparslan, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 304 sayfa, 2025

Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl (2025)

‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, insanın anlam arayışını, ruhun huzursuzluğunu ve düşüncenin Tanrı’ya yönelişini felsefi bir derinlikle ele alıyor. Cana Vilken Çoraklı, bu eserinde, Augustinus’un Cassiciacum’daki inzivasını yalnızca bir dönüm noktası olarak değil, Batı düşüncesinin temellerini şekillendiren bir iç hesaplaşma olarak yorumluyor. Augustinus’un içsel yolculuğu, duyguların, arzuların ve dünyevi bağların ötesinde hakikati bulma çabasıyla örülüyor. Onun için Tanrı bilgisine ulaşmak, sadece inancın teslimiyetiyle değil, aklın sorgulayıcı kudretiyle de mümkün hale geliyor.

Kitap, Augustinus’un iç dünyasındaki gerilimi merkezine alarak inanç ve akıl arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışıyor. Çoraklı, bu gerilimi ne bir karşıtlık ne de bir uzlaşma olarak değil, düşünsel üretkenliğin kaynağı olarak ele alıyor. Augustinus’un dostlarıyla yaptığı diyaloglar, insanın hakikate ulaşmak için başkalarıyla değil, kendi iç sesiyle girdiği mücadeleyi simgeliyor. Bu süreçte ruh, kendini tanıyarak Tanrı’yı tanıma imkânına kavuşuyor; bilmek, inanmakla, inanmak da anlamakla iç içe geçiyor.

Eser, yalnızca bir teolojik inceleme değil, aynı zamanda insanın varoluşsal arayışına dair bir felsefi anlatı. Cassiciacum’daki sessizlikte olgunlaşan bu sorgulama, inanç ile aklın yüzyıllar boyunca sürecek tartışmasına kapı aralıyor. ‘Augustinus’ta İnanç ve Akıl’, Tanrı’yı bilmenin yollarını değil, bu bilginin mümkün olma koşullarını sorgulayan bir düşüncenin hikâyesini anlatıyor; ruhun sükûnet arayışını aklın ışığıyla buluşturuyor.

  • Künye: Cana Vilken Çoraklı – Augustinus’ta İnanç ve Akıl, Alfa Yayınları, felsefe, 176 sayfa, 2025

Bill Gates – Kaynak Kod (2025)

Bill Gates’in bu kitabı, teknoloji dünyasının en tanınan figürlerinden birinin kişisel ve entelektüel serüvenini, erken dönem deneyimleri üzerinden anlatıyor. Gates, çocukluk yıllarından Harvard günlerine, Microsoft’un kuruluşuna uzanan bu süreçte merak, rekabet, öğrenme ve yenilik tutkusunun kendi yaşamındaki belirleyici gücünü yansıtıyor. Kitap, bir başarı hikâyesinden çok, teknolojik dönüşümün insan zihninde ve toplumsal yapıda nasıl kök saldığını gösteren bir bellek çalışması niteliğinde. Gates, kod yazmayı yalnızca teknik bir beceri değil, düşünmenin, yaratmanın ve sorun çözmenin bir biçimi olarak görüyor.

‘Kaynak Kod: Yolun Başı’ (‘Source Code: My Beginnings’), 1960’ların bilgisayar laboratuvarlarından 1980’lerin kişisel bilgisayar devrimine kadar uzanıyor. Gates, dönemin sınırlı donanımlarında yazılım geliştirme sürecinin hem yaratıcılıkla hem sabırla nasıl iç içe geçtiğini hatırlatıyor. Kendi hikâyesini anlatırken, aynı zamanda dijital çağın başlangıcına tanıklık eden bir kuşağın zihinsel atmosferini de canlandırıyor. Arkadaşı Paul Allen’la birlikte Microsoft’u kurarken taşıdığı vizyon, bilgisayarları yalnızca uzmanların değil herkesin kullanabileceği bir araç haline getirmekti. Bu vizyon, teknolojiyi demokratikleştiren büyük bir dönüşümün zeminini hazırlıyor.

Kitap, aynı zamanda Gates’in gençlik dönemindeki başarısızlıklarını, kuşkularını ve öğrenme süreçlerini dürüst bir dille paylaşıyor. Onun hikâyesi, zekânın tek başına yeterli olmadığını; merakın, çalışma disiplininin ve sürekli yeniden denemenin belirleyici rol oynadığını gösteriyor. ‘Kaynak Kod’, yalnızca bir teknoloji kurucusunun değil, dijital çağın ilk mimarlarından birinin zihinsel kaynak kodunu okura açıyor.

  • Künye: Bill Gates – Kaynak Kod: Yolun Başı, çeviren: Ramazan Kılınç, Domingo Kitap, otobiyografi, 320 sayfa, 2025

Robert T. Tally Jr. – Topofreni (2025)

Robert T. Tally Jr.’ın bu eseri, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bağlamında tartışıyor. Tally, modern dünyada “yer” duygusunun hem derin bir aidiyet hem de varoluşsal bir tedirginlik kaynağı haline geldiğini savunuyor. “Topophrenia” kavramı, Yunancadan türetilmiş bir birleşim; “yer” anlamına gelen topos ile “zihin” ya da “delilik” anlamındaki phren köklerinden oluşuyor. Bu kavram, insanın mekân karşısındaki çift yönlü duygusunu —hem bağ kurma arzusunu hem de yabancılaşma korkusunu— tanımlıyor. ‘Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem’ (‘Topophrenia: Place, Narrative, and the Spatial Imagination’), mekânın yalnızca fiziksel bir bağlam değil, anlatıların biçimini ve anlamını belirleyen bir zihinsel inşa olduğunu ileri sürüyor.

Tally, roman, şiir, haritacılık ve felsefe gibi alanlar arasında dolaşarak mekânın edebi temsillerini çözümlüyor. Edebi mekânların, toplumsal ve ideolojik düzenlerin nasıl kurulduğunu açığa çıkardığını savunuyor. Dickens’tan Conrad’a, Joyce’tan Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede yazarların dünyayı anlatma biçimlerinin aynı zamanda “dünyayı haritalama” biçimleri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle mekân, yalnızca karakterlerin yaşadığı bir alan değil; düşüncenin, belleğin ve kimliğin dokusuna işlenmiş bir anlatı aracına dönüşüyor.

Eserde modernliğin getirdiği mekânsal kırılmalar —kentleşme, küreselleşme, kimlik kaymaları— bireyin yerle ilişkisini karmaşıklaştıran süreçler olarak ele alınıyor. Tally, bu parçalanmış deneyimi anlamanın yolunun “mekânsal tahayyül”ü geliştirmekten geçtiğini öne sürüyor. ‘Topofreni’, edebiyat teorisi ile mekân düşüncesini buluşturarak, çağdaş insanın nerede olduğunu değil, nasıl yer tuttuğunu sorguluyor.

  • Künye: Robert T. Tally Jr. – Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem, çeviren: Selin Şencan, Akademim Yayıncılık, inceleme, 304 sayfa, 2025

Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler (2025)

‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, Benjamin’in yarım kalmış ama etkisi hiç azalmayan ‘Pasajlar Projesi’nden esinle yola çıkan düşünsel bir derleme. Bu kitap, yalnızca Benjamin’in fikirlerine bir saygı duruşu değil; aynı zamanda modernliğin labirentinde süren bir keşif denemesi olarak okunuyor. Benjamin’in 19. yüzyıl Paris’inde şekillenen pasajları, burada tarih, kültür, sanat ve kent deneyimiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir düşünme biçimine dönüşüyor. Pasajlar, modernliğin hem büyüsünü hem de kaygısını taşıyan ara mekânlar olarak, günümüz kentlerinin ruhuna da yansıyor.

Kitapta yer alan makaleler, Benjamin’in modernleşmeyi görme, gösterme ve temsil rejimleri üzerinden okuma biçimini bugünün sorularıyla yeniden buluşturuyor. Paris ve Beyoğlu pasajlarından flâneur figürüne, Baudelaire’in alegorik diliyle kentteki tekinsizliğe kadar uzanan bu metinler, modernliğin görsel, mekânsal ve duygusal katmanlarını çözümlüyor. Haussmann’ın Paris’ine yapılan müdahaleler, barikatlar ve ütopya tartışmaları, kent yaşamının estetik olduğu kadar politik bir alan olduğunu hatırlatıyor.

Serpil Kırel’in editörlüğündeki bu derleme, Benjamin’in “her pasajın kapısı aralıktır” düşüncesini rehber edinerek, okuru farklı dönemler, kavramlar ve mekânlar arasında dolaşmaya davet ediyor. Bu gezinti, yalnızca geçmişin izini sürmek değil, aynı zamanda bugünün şehirlerinde Benjamin’in duyarlılığını yeniden keşfetmek anlamına geliyor. ‘Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler’, modernliğin süreğen ritmini anlamak isteyen okurlar için bir tür entelektüel harita sunuyor; zamansız bir yürüyüşe çıkarıyor.

  • Künye: Kolektif – Walter Benjamin’in Pasajlar’ında Gezintiler, editör: Serpil Kırel, Minotor Kitap, felsefe, 328 sayfa, 2025

Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek (2025)

Rhoads Murphey’nin bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nda egemenlik kavramının nasıl kurulduğunu, temsil edildiğini ve gündelik pratiklerle nasıl yaşandığını inceleyen kapsamlı bir çalışma sunuyor. Murphey, 1400–1800 arasındaki dört yüzyıllık dönemi ele alarak, sultanın otoritesini sadece hukuki veya askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda ritüeller, semboller, mimari düzenlemeler ve törensel davranışlarla inşa edilen çok katmanlı bir yapı olarak yorumluyor. Egemenlik, bu çerçevede soyut bir kavram değil; gelenek, meşruiyet ve görünürlük üzerinden sürekli yeniden üretilen bir deneyim haline geliyor.

Kitapta, saray hiyerarşisi, törensel jestler, hediyeler, kıyafetler ve mimari düzenlemeler gibi unsurların siyasi anlamı titizlikle analiz ediliyor. Murphey, Osmanlı sarayının yalnızca idari bir merkez değil, imparatorluğun temsil gücünü taşıyan kültürel bir sahne olduğunu ileri sürüyor. Sultanın hareketleri, kamusal görünürlüğü ve hatta sessizliği bile egemenliğin sembolik diline dahil ediliyor. Bu yönüyle Osmanlı hükümranlığı, görünmez ideolojilerle değil, gözle görülen düzenlerle şekillenen bir “gösteri siyaseti” olarak tanımlanıyor.

Eserde ayrıca geleneğin sürekliliği ile değişim arasındaki dengeye de dikkat çekiliyor. Murphey, Osmanlıların tarih boyunca hem İslamî meşruiyet kaynaklarını hem de Bizans ve İran etkilerini harmanlayarak özgün bir egemenlik biçimi geliştirdiklerini savunuyor. ‘Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek’ (‘Exploring Ottoman Sovereignty’), Osmanlı siyasal kültürünü ritüeller, semboller ve iktidar estetiği üzerinden okuyan derinlikli bir inceleme olarak öne çıkıyor. Egemenliğin sadece yönetmek değil, görünür kılmak, hatırlatmak ve temsil etmek olduğunu düşündürüyor.

  • Künye: Rhoads Murphey – Osmanlı Hükümdarlığını Keşfetmek: Osmanlı Saray-ı Hümayûnunda Gelenek, Temsil ve Âdet, 1400-1800, çeviren: Büşra Arabacı, Gordium Yayıncılık, tarih, 472 sayfa, 2025

Terry Eagleton – Kutsal Terör (2025)

Terry Eagleton’ın bu kitabı, “terör” kavramını tarihsel, siyasal ve teolojik düzlemlerde sorgulayan felsefi bir inceleme. Eagleton, terörün yalnızca çağdaş politik şiddetin bir biçimi olmadığını, Batı düşüncesinin temelinde yer alan bir fikir olarak varlığını sürdürdüğünü savunuyor. Ona göre “kutsal terör” hem dini hem seküler dünyada, düzenin sınırlarını korumak için başvurulan bir güç biçimidir. Bu nedenle terör, yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda düzen kurucu bir işlev taşıyor. ‘Kutsal Terör’ (‘Holy Terror’), Aydınlanma’nın akıl idealiyle teolojinin mutlak hakikat iddiaları arasındaki gerilimi merkeze alarak, modernliğin kendi içindeki şiddet dinamiklerini açığa çıkarıyor.

Eagleton, terörün kökenini yalnızca siyasal ideolojilerde değil, estetik ve ahlaki duyarlılıklarda da arıyor. Shakespeare, Freud, Marx ve Derrida gibi düşünürlerle kurduğu diyalog, terörün bilinçdışı arzularla, anlamın yitim korkusuyla ve Tanrı’nın sessizliğiyle nasıl ilişkili olduğunu gösteriyor. “Kutsal” olanla “şiddet” arasındaki bu karmaşık bağ, hem dinin hem de seküler inanç sistemlerinin içindeki mutlaklık tutkusunu görünür kılıyor.

Yazar, günümüz dünyasında terör söyleminin siyaseti, medyayı ve ahlakı nasıl kuşattığını eleştiriyor. Liberal toplumların, güvenlik ve düzen adına uyguladıkları yapısal şiddetin de “kutsal terör”ün modern biçimi olduğunu ileri sürüyor. ‘Kutsal Terör’, şiddeti yalnızca ideolojik bir olgu olarak değil, insanın anlam ve bütünlük arayışındaki karanlık bir yansıma olarak ele alıyor. Eagleton, okuru hem dinin hem modernliğin içindeki mutlaklık arzularını sorgulamaya çağırıyor; kutsallığın terörle, inancın şiddetle nasıl iç içe geçtiğini düşündürüyor.

  • Künye: Terry Eagleton – Kutsal Terör, çeviren: Fırat Ender Koçyiğit, Antre Kitap, siyaset, 176 sayfa, 2025

Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025

Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi (2025)

Joseph Jebelli bu kitabında, insan beyninin evrimsel hikâyesini biyoloji, tarih ve kültür arasındaki etkileşim içinde ele alıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu’ (‘How the Mind Changed: A Human History of Our Evolving Brain’), zihnin yalnızca bir organ değil, insanlık tarihinin en yaratıcı eseri olduğunu söylüyor. Jebelli, beynin evrimini anlatırken bilincin, duyguların, hafızanın ve toplumsal yaşamın nasıl geliştiğini nörobilimsel bir dille ama insani bir duyarlılıkla açıklıyor. Ona göre insan beyni, çevreyle etkileşim içinde şekillenen dinamik bir yapıya sahip; dolayısıyla beyin tarihini anlamak, insanın kendini anlamasıyla eşdeğer bir çaba haline geliyor.

Eser üç ana temaya ayrılıyor. İlk bölümde en eski insanların beyinleri inceleniyor; duyguların doğuşu, hafızanın evrimi ve toplumsal bağların sinirsel temelleri araştırılıyor. İkinci bölüm, dilin, zekânın ve bilincin kökenlerine odaklanıyor; kültürel dönüşümlerin beynin bilişsel kapasitesini nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor. Üçüncü bölümde ise, geleceğe yönelen sorular yer alıyor: Otizm ve nöroçeşitliliğin anlamı, yapay zekânın ve dijital bilinç fikirlerinin beyinle kurduğu yeni ilişki tartışılıyor. Jebelli, zihnin biyolojik sınırlarını zorlayan teknolojik gelişmeleri hem umut hem de etik sorumluluk bağlamında değerlendiriyor.

Yazarın girişte vurguladığı gibi, bu kitap nörobilimin umut verici bir mesajını taşıyor: İnsan beyni değişebilir, gelişebilir ve yeniden şekillenebilir. Zihnin biçimlendirdiği toplumlar kadar, toplumların da zihinleri biçimlendirdiğini hatırlatıyor. ‘İnsan Beyninin Gelişimi’, bilimin soğuk yüzünü değil, insanın düşünme ve anlam arayışını ısıtan canlı bir hikâyeyi anlatıyor.

  • Künye: Joseph Jebelli – İnsan Beyninin Gelişimi: Zihnimizin Evrimsel Yolculuğu, çeviren: Durmuş Bayram, Doğan Kitap, bilim, 320 sayfa, 2025

Barış Ünlü – Frantz Fanon (2025)

Barış Ünlü’nün bu kitabı, Fanon’un doğumunun yüzüncü yılına bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Ancak bu eser, bir biyografi ya da sistematik rehber değil; Fanon düşüncesine yönelen eleştirel, sorgulayıcı ve çok katmanlı bir okuma sunuyor. Ünlü, Fanon’un düşünsel evrenini yalnızca sömürgecilik karşıtı bir söylem olarak değil, modernliğin kendisine yöneltilmiş köklü bir itiraz biçimi olarak ele alıyor. Kitap, düşünürün psikiyatrist kimliği, devrimci pratiği ve felsefi üretimi arasındaki geçişkenliği merkezine alarak, bir düşünce ile bir yaşamın nasıl birbirini dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin omurgasını, Fanon’un üç yüzü oluşturuyor: düşünür, devrimci ve doktor. Bu üç figür, hem kendi içinde bir bütünlük kuruyor hem de sürekli bir gerilim yaratıyor. Fanon’un kendini ve dünyayı değiştirme arzusu, ölümle yüzleşme ve kalıcılık arayışıyla birleşiyor. Ünlü, bu gerilimi “sömürge insanının varoluşsal kırılması” olarak yorumluyor. Fanon’un siyasal analizleri, aynı zamanda bir özgürleşme psikolojisi sunuyor; şiddetin, direnişin ve yeniden doğuşun anlamını tartışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, “sözleşme düşünürü” ile “sömürge düşünürü” arasındaki farkı kurması. Fanon, Batı’nın “makbul özne”yi merkeze alan sözleşmeci geleneği karşısında, sömürge durumunu insani ve tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Bu karşılaştırma, Hannah Arendt ve Immanuel Wallerstein’ın Fanon üzerine yorumlarıyla kesişiyor. Ünlü, bu çerçevede Fanon’dan öğrenmenin ve onunla çatışmanın imkânlarını sorguluyor.

‘Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi’, düşüncenin politikayla, tıpla ve etikle kesiştiği yerde duran bir okuma deneyimi sunuyor. Fanon’u yeniden anlamak kadar, onun aracılığıyla çağımızı da yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Barış Ünlü – Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, siyaset, 183 sayfa, 2025