Isée Bernateau – Denize Nazır (2025)

Isée Bernateau’nun bu eseri, psikanalitik kuramın düşünsel sınırlarını zorlayarak bireyin psişik yapılanmasının mekânsal boyutlarına odaklanıyor. ‘Denize Nazır’ (‘Vue sur mer: Lieux d’ancrage du psychisme’), özellikle “denize nazır manzara” metaforunu kullanarak, insanın iç dünyasındaki köklenme, yer edinme ve aidiyet arzusunu anlamlandırmaya çalışıyor. Bu bağlamda, psikanalitik bağlamda “yer” ve “mekân” sadece coğrafi ya da fiziksel değil, aynı zamanda duygusal, simgesel ve zihinsel alanlara işaret ediyor. Denize nazır bir pencere, yalnızca bir manzara değil; bilinçdışıyla, geçmişle ve arzuyla kurulan bir bağın da simgesi haline geliyor.

Bernateau, bireyin psikanalitik öyküsünde kimi mekânların bir tür “psişik sığınak” haline geldiğini gösteriyor. Bu sığınaklar, bazen bir çocukluk odası, bazen bir sahil kasabası, bazen de yalnızca hayal edilen ama hiç yaşanmamış bir köşe olabiliyor. Bu bağlamda kitap, Winnicott’un “geçiş alanı” kuramı, Bachelard’ın mekân poetikası ve Freud’un “yer değiştirme” düşüncesiyle diyalog kuruyor. Yazar, psikanalizin teknik sınırlarını zorlarken, aynı zamanda terapötik sürecin hem zamansal hem de mekânsal doğasını irdeliyor. Psişik yapılanma yalnızca geçmiş deneyimlerin değil, aynı zamanda bu deneyimlerin zihinde nasıl “yer tuttuğunun” bir sonucu olarak biçimleniyor.

Sonuç olarak ‘Denize Nazır’, klasik psikanaliz literatüründen farklı olarak, içsel manzaraların dışsal mekânlarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu özgün yaklaşım, terapi sürecine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Isée Bernateau – Denize Nazır, çeviren: İrem Göksu, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 128 sayfa, 2025

Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi (2025)

 

Marcel Gauchet ‘Yurttaşını Arayan Demokrasi’ (‘La Démocratie contre elle-même’) adlı bu kitabında, modern demokrasinin çelişkilerini derinlemesine analiz ediyor. Ona göre demokrasi, bireyin özerkliğini önceleyerek geleneksel otoriteleri zayıflatıyor. Ancak bu özgürleşme süreci, toplumun kolektif kimliğini ve siyasal bağlarını da aşındırıyor. Demokrasi, kendi başarısıyla kendini zorlayan bir rejime dönüşüyor.

Kitapta Gauchet, özellikle Batı demokrasilerindeki bireycilik artışının, kurumlara olan güveni nasıl erozyona uğrattığını açıklıyor. Bireysel haklar güçlenirken, kamusal sorumluluk duygusu zayıflıyor. Bu da siyasetin temsili doğasını sorgulanır hale getiriyor. İnsanlar artık hem temsil edilmek istiyor hem de temsilcilerin otoritesini tanımıyor.

Gauchet, demokrasinin kendine karşı işleyen doğasını tarihsel bağlamda inceliyor. Fransız Devrimi’nden günümüze uzanan süreçte, özgürlük ve eşitlik ideallerinin kurumsal çerçeveyle nasıl çatıştığını gösteriyor. Toplum, bir yandan devleti denetlemek istiyor, diğer yandan ondan sürekli müdahale bekliyor. Bu da demokrasi içinde paradokslar yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, demokrasiyi yıkmak isteyenlerden çok, onu fazla isteyenlerin yarattığı gerilimlere odaklanıyor. Gauchet, demokrasinin kendi içindeki krizlerini anlamadan geleceğine dair sağlıklı bir yön çizilemeyeceğini savunuyor. Eleştirel ama yapıcı bir dille, demokrasiyi yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Marcel Gauchet – Yurttaşını Arayan Demokrasi, derleyen ve çeviren: Zeynep Savaşçın, İletişim Yayınları, siyaset, 320 sayfa, 2025

Bronislaw Malinowski – Cinsellik, Kültür ve Mit (2025)

‘Cinsellik, Kültür ve Mit’ (‘Sex, Culture, and Myth’), Malinowski’nin uzun yıllar süren antropolojik araştırmalarının damıtılmış bir sonucu. Çoğunlukla Pasifik Okyanusu’ndaki Trobriand Adaları’nda yaptığı saha çalışmalarına dayanan bu metinlerde, cinselliğin sadece bireysel bir dürtü değil, toplumların kültürel yapısını şekillendiren temel bir unsur olduğu savunuluyor.

Malinowski, Freud’un psikanalitik kuramlarına meydan okuyarak Oidipus kompleksinin evrensel olmadığını ileri sürüyor. Trobriand toplumunda baba figürünün biyolojik değil, toplumsal olarak tanımlandığını örneklerle gösteriyor. Bu durum, cinselliğin nasıl kültürel olarak biçimlendiğini açıkça ortaya koyuyor.

Kitapta mitlerin, ritüellerin ve tabuların da cinselliğe dair tutumlarla iç içe geçtiği açıklanıyor. Mitlerin sadece geçmişi anlatan hikâyeler değil, mevcut toplumsal düzeni ve değerleri meşrulaştıran araçlar olduğu belirtiliyor. Bu bağlamda, mitoloji ile cinsellik arasında doğrudan bir ilişki kuruluyor.

Malinowski ayrıca antropolojide doğrudan gözlem yöntemini savunuyor. Ona göre, yalnızca içeriden gözlemle kültürel yapıların gerçek işleyişi anlaşılabilir. Bu yaklaşım, onu “modern antropolojinin kurucularından biri” yapan temel ilkelerden biri.

‘Cinsellik, Kültür ve Mit’, yalnızca akademik bir eser değil; aynı zamanda insan doğasını anlamaya çalışan herkes için provokatif ve düşünmeye zorlayan bir kaynak. Cinselliğin biyolojik bir gerçeklikten öte, her toplumda farklı anlamlara büründüğünü göstererek evrensel kabul edilen birçok varsayımı sorguluyor.

  • Künye: Bronislaw Malinowski – Cinsellik, Kültür ve Mit, çeviren: Saner Sarı, Kabalcı Yayınları, antropoloji, 520 sayfa, 2025

Bai Gao – Ekonomik İdeoloji ve Japon Endüstri Politikası (2025)

Bai Gao’nun bu kapsamlı eseri, Japonya’nın 1931-1965 arasındaki sanayi politikalarını şekillendiren ekonomik ideolojileri mercek altına alıyor. ‘Ekonomik İdeoloji ve Japon Endüstri Politikası: 1931’den 1965’e Kalkınmacılık’ (‘Economic Ideology and Japanese Industrial Policy: Developmentalism from 1931 to 1965’), yalnızca ekonomi politikalarını değil, bu politikaların arkasındaki düşünsel çerçeveyi, bürokratik yapıyı ve tarihsel bağlamı derinlemesine analiz ediyor. Gao, Japonya’nın kalkınmacı devlet modelini açıklarken, bunu yalnızca sonuçlarla değil, ideolojik temellerle de ilişkilendiriyor.

Yazar, Japon bürokrasisinin özellikle MITI (Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı) gibi kurumlar aracılığıyla nasıl güçlü bir planlayıcı aktör haline geldiğini ortaya koyuyor. Ekonomik kararlar yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda devletin yönlendirici gücüyle alınıyor. Bu yaklaşım, Japonya’nın savaş sonrası ekonomik mucizesine temel hazırlıyor.

Kitapta üç ana ideolojik dönem inceleniyor: 1930’ların korporatist milliyetçiliği, savaş dönemi planlı ekonomi anlayışı ve 1950-60’ların liberal kalkınmacı yaklaşımı. Bu evreler, yalnızca ekonomik politikaların değil, Japon elitlerinin dünya görüşlerinin ve sınıf yapılarına dair yaklaşımlarının da nasıl evrildiğini gösteriyor.

Bai Gao, ekonomik düşüncenin sadece entelektüel bir faaliyet değil, aynı zamanda politik bir mücadele alanı olduğunu savunuyor. Ekonomik ideolojilerin, hangi sosyal grupların çıkarlarını yansıttığını ve devletin bu ideolojiler karşısındaki konumunu detaylandırıyor.

Sonuç olarak kitap, Japonya’nın kalkınma sürecini açıklarken, ekonominin teknik bir alan değil, ideolojik ve kurumsal çatışmalarla şekillenen bir yapı olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle sadece Japonya için değil, kalkınma ekonomileriyle ilgilenen herkes için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Bai Gao – Ekonomik İdeoloji ve Japon Endüstri Politikası: 1931’den 1965’e Kalkınmacılık, çeviren: Bahar Hazal Öztürk, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 520 sayfa, 2025

Frank McLynn – Cengiz Han (2025)

Cengiz Han’ın yükselişi, kabileler arası kaosun ve vahşi hayatta kalma mücadelesinin damgasını vurduğu bir ortamda başlıyor. Temuçin, zorlu bir çocukluk geçiriyor; babası zehirlenerek öldürülüyor, ailesi kabilesiz kalıyor ve hayatta kalmak için mücadele veriyor. Bu erken dönem deneyimleri, onun demir disiplinini, sadakat anlayışını ve sert liderlik tarzını şekillendiriyor. Frank McLynn, Temuçin’in kişiliğini anlatırken yalnızca tarihsel olaylara değil, onun ruhsal dünyasına ve iç çatışmalarına da odaklanıyor.

Kitapta, Cengiz Han’ın Moğol kabilelerini nasıl bir araya getirdiği ve merkezi bir otorite kurarak güçlü bir ordu oluşturduğu detaylı biçimde anlatılıyor. Yazar, bu ordunun sadece savaş gücüyle değil, organizasyon yapısıyla da benzersiz olduğunu vurguluyor. Yüzbaşılar, binbaşılar sistemi ve meritokrasi esasına dayanan terfi düzeniyle Moğol ordusu, dönemin en gelişmiş askeri yapılarından biri haline geliyor. McLynn, Cengiz Han’ın savaş stratejilerini, düşmanı yanıltma taktiklerini ve istihbarat ağını büyük bir dikkatle inceliyor.

Cengiz Han yalnızca askeri zaferleriyle değil, aynı zamanda kurduğu imparatorluğun sürekliliğiyle öne çıkıyor. Çin’den İran’a, Rusya’dan Hindistan sınırlarına dek uzanan bu devasa topraklar üzerinde, ticaret yollarını güvence altına alıyor ve yerel halklara dinî özgürlük tanıyor. Yazar, Moğol yönetiminin bazı yönleriyle sert ve yıkıcı olsa da, aynı zamanda düzen kurucu bir etkisi olduğunu söylüyor. Kitapta özellikle Buhara, Semerkand, Çin ve Orta Doğu seferleri, büyük yıkımlar ve diplomatik hesaplaşmalar üzerinden aktarılıyor.

McLynn, Cengiz Han’ı ne yalnızca bir barbar ne de bir kurtarıcı olarak gösteriyor. Onun yükselişini, dönemin siyasi dengeleri, iklim koşulları, göçebe kültürü ve kişisel karizmasıyla birlikte ele alıyor. Kitap boyunca tarihsel veriler, seyyahların ve düşmanların anlatıları ile bir araya gelerek eleştirel bir perspektif sunuyor. Yazar, bu geniş tarihsel tablo içinde Cengiz Han’ın modern dünyanın şekillenmesinde oynadığı rolü de tartışıyor.

  • Künye: Frank McLynn – Cengiz Han, çeviren: Özgür Özol, İş Kültür Yayınları, biyografi, 560 sayfa, 2025

Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm (2025)

Grace Blakeley, ‘Vahşi Kapitalizm’ adlı kitabında, kapitalizmin günümüzde nasıl çürümüş bir sisteme dönüştüğünü sistematik biçimde ortaya koyuyor. Yazar, küresel düzeyde şirketlerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi gücü de nasıl ele geçirdiğini tarihsel ve güncel örneklerle açıklıyor. Kitapta özellikle 2008 krizi sonrasında şirketlerin kurtarılma biçimleri, kamu kaynaklarının özel şirketlerin zararlarını karşılamak için nasıl kullanıldığı ve bu durumun demokrasiye nasıl zarar verdiği irdeleniyor. Şirketlerin krizleri fırsata çevirdiği bu yeni düzende, sıradan insanların giderek daha fazla güvencesizleştiği vurgulanıyor.

‘Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü’nde (‘Vulture Capitalism: Corporate Crimes, Backdoor Bailouts and the Death of Freedom’), şirketlerin suç benzeri uygulamalarını sadece finans sektörüyle sınırlı tutmuyor. Enerjiden teknolojiye, sağlıktan tarıma pek çok alanda büyük şirketlerin kamu politikalarını yönlendirdiğini ve bu yolla rekabeti boğduğunu anlatıyor. Devletin, neoliberal söylemlerin aksine, bu şirketlerin çıkarlarını korumak için aktif biçimde rol aldığını gösteriyor. Arka kapıdan yapılan kurtarma paketleri, gizli teşvikler ve yasal boşluklar üzerinden şirketler, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da toplumları biçimlendiriyor.

Yazar, kapitalizmin bu “akbaba” formunun artık reformlarla düzelemeyecek ölçüde bozulduğunu öne sürüyor. Bu nedenle kitabın sonunda radikal değişim çağrısı yapıyor. Blakeley’e göre özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin korunması ancak bu sistemin temellerine karşı güçlü bir mücadele verilmesiyle mümkün olabiliyor.

  • Künye: Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2025

Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri (2025)

Muzaffer Özgüleş bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların mimari üretim süreçlerindeki etkisini ve özellikle sultana annelerin, eşlerin ve kızların toplumsal yapıyı şekillendirme gücünü inceliyor. ‘Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası’ (‘The Women Who Built The Ottoman World: Female Patronage and the Architectural Legacy of Gülnuş Sultan’), merkezine II. Mehmed’den itibaren gelişen harem yapısını değil, haremin dışına taşan kadın varlığını alıyor. Gülnuş Sultan özelinde odaklanan eser, onun 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başındaki etkin mimari hamiliğini örnek göstererek, Osmanlı saray kadınlarının mimari vasıtasıyla nasıl siyasi ve sosyal nüfuz sahibi olduklarını detaylandırıyor.

Özgüleş, arşiv belgeleri, vakfiye metinleri ve dönemin seyyah anlatılarıyla desteklediği bu çalışmasında, kadınların yaptırdığı cami, medrese, sebil, han gibi yapıları yalnızca hayır kurumları olarak değil, aynı zamanda güç gösterisi, hafıza üretimi ve kamusal varlık tezahürleri olarak yorumluyor. Mimarlık tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen kadınlar, bu eserde özneleşiyor; üstelik sadece padişah annesi kimliğiyle değil, bireysel inşa ettirici olarak da öne çıkıyor.

Kitapta ele alınan yapılar yalnızca mimari değerleriyle değil, kent dokusuna, halkla ilişkiye ve siyasi bağlama etkileriyle de analiz ediliyor. Gülnuş Sultan’ın özellikle İstanbul’daki mimari izleri üzerinden yürüyen anlatı, bir kadının imparatorluk mimarlığı üzerindeki belirleyici etkisini görünür kılıyor. Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı mimarlık tarihinin eril anlatısına güçlü bir alternatif sunarak, kadınların da şehirleri ve anlamları inşa ettiğini kanıtlıyor.

  • Künye: Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2025

Roger Perron – Neden Psikanaliz? (2025)

Roger Perron bu eserinde psikanalizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde neden hâlâ önemli bir çalışma alanı olduğunu açıklıyor. Psikanalize dair temel sorulardan biri olan “Neden psikanaliz?” sorusu, yazarın hem teorik hem pratik gözlemlerinden süzülen çok boyutlu bir yanıtla karşılık buluyor. Bu yanıt yalnızca psikolojik bir ihtiyaçla sınırlı kalmıyor; kültürel, tarihsel ve etik boyutları da içine alıyor.

Perron, psikanalizi yalnızca bir tedavi yöntemi olarak değil, insan ruhunun karmaşıklığını anlamaya yönelik entelektüel bir uğraş olarak da konumlandırıyor. Freud’un başlattığı bu yolculuğun, çağdaş düşünce sistemlerine etkisini göz ardı etmiyor. Ona göre psikanaliz, insanın kendine dair farkındalık geliştirmesine olanak tanıyan bir içsel aynayı temsil ediyor. Bu ayna hem bireyin geçmişini hem bilinçdışını görünür kılıyor.

‘Neden Psikanaliz?’ (Une Psychanalyse, Pourquoi?’), psikanalize duyulan şüpheleri ve bu yöntemin eleştirilerini de ciddiyetle ele alıyor. Perron, psikanalizin zaman zaman bir dogmaya dönüştürüldüğünü kabul ediyor ancak bu yöntemin özündeki sorgulayıcı ve çözümleyici gücün kaybolmadığını savunuyor. Psikanalizi savunurken onu romantikleştirmiyor, aksine sınırlarını ve risklerini de açıkça ortaya koyuyor.

‘Neden Psikanaliz?’, bireyin iç dünyasını çözümlemek isteyen okurlar için yön gösterici bir metin olmayı sürdürüyor. Perron, analitik düşüncenin sadece terapötik değil, aynı zamanda felsefi ve etik bir alan olduğunu gösteriyor. Psikanaliz, insanın hem kendiyle hem başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha derinden kavramasını sağlıyor.

  • Künye: Roger Perron – Neden Psikanaliz?, çeviren: Alp Tümertekin, Minotor Kitap, psikanaliz, 368 sayfa, 2025

Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı (2025)

Tarihin yönünü değiştiren devrimcilerin fikirleri, eylemleri ve idealleri sık sık anlatılıyor ama sofralarındaki ayrıntılar çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa düşünce ile beslenme, mücadele ile yeme kültürü arasındaki bağ, sanılandan çok daha derin izler taşıyor. ‘Devrim Mutfağı’, bu eksik kalan alanı dolduruyor ve tarihe damgasını vurmuş devrimcilerin tabaklarına eğiliyor. Kitap, okuru yalnızca politik bir yolculuğa değil, aynı zamanda tarihsel bir sofra serüvenine davet ediyor.

Bengi Başaran ve Umur Talu’nun özenli çalışması, devrimcilerin yemek alışkanlıklarını belgelerle, tanıklıklarla ve tarihsel anlatılarla bir araya getiriyor. Bolşeviklerin kıtlık içindeki lokmalarıyla Fransız devrimcilerin kalabalık sofraları, Latin Amerika’nın tropik lezzetleriyle Anadolu’nun mütevazı yemekleri bu eserde buluşuyor. Her bir sofra, dönemin ruhunu, mücadelenin doğasını ve bireylerin iç dünyasını da yansıtıyor.

Marx’ın sade alışkanlıklarından Napolyon’un askeri menülerine, Fidel Castro’nun mutfağından Deniz Gezmiş’in cezaevi yemeklerine kadar birçok ayrıntı tarihsel bir derinlikle sunuluyor. Bu tarifler sadece damak zevkini değil, aynı zamanda bir dönemin ideallerini ve yaşanmışlıklarını da taşıyor. Kitap, devrimlerin sadece meydanlarda değil, kimi zaman mutfakta da sürdüğünü hissettiriyor.

Eşitlik, özgürlük ve dayanışma ruhunun sofralara nasıl yansıdığını merak edenler için ‘Devrim Mutfağı’, alışılmışın dışında bir anlatı sunuyor. Bu kitapla birlikte devrimcilerin yaşamlarına hem tat hem anlam katılıyor.

  • Künye: Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı, Kafka Kitap, yemek, 236 sayfa, 2025

Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros (2025)

Joyce McDougall bu çalışmasında, insan cinselliğini psikanalitik bir perspektifle inceliyor. Cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü değil, aynı zamanda fanteziler, travmalar, bilinçdışı arzular ve kimlik meseleleriyle iç içe geçmiş karmaşık bir alan olduğunu savunuyor. McDougall, cinselliğin her bireyde farklı biçimlerde tezahür ettiğini ve bu farklılıkların tek bir patolojik kategoriye indirgenemeyeceğini gösteriyor. ‘Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi’ (‘The Many Faces of Eros: A Psychoanalytic Exploration of Human Sexuality’), norm dışı davranışları da anlamaya çalışıyor ve onları bastırmak yerine anlamlandırmaya yöneliyor.

Yazar, nevrotik, psikotik ve sınır durumdaki bireylerin cinsel davranışlarını vaka örnekleriyle ele alıyor. Bu örnekler üzerinden, cinselliğin bastırılmış deneyimler, çocukluk travmaları ve ebeveyn ilişkileriyle nasıl şekillendiğini açıklıyor. McDougall, cinselliği bir semptom olarak değil, içsel bir anlatım biçimi olarak yorumluyor. İnsanların cinsel seçimlerinin, kimliklerinin ve arzularının ardında çoğu zaman derinlikli psikolojik yapılar bulunuyor. Özellikle fetişizm, sadomazoşizm ve cinsel kimlik sorunları gibi konuları açıklarken yargılamadan analiz ediyor.

McDougall, psikanalizin yalnızca patolojiyi çözümlemek için değil, bireyin kendini anlama sürecine eşlik eden bir keşif yolu olduğunu vurguluyor. Kitap, Eros’un birleştirici, yaratıcı ama aynı zamanda yıkıcı gücünü göz önüne seriyor. Cinselliğin çok yönlü doğası, bireyin tüm ruhsal yaşamıyla bağlantı kuruyor. McDougall, bu karmaşıklığı anlamaya çalışırken okuyucuyu da daha açık ve empatik bir bakışa davet ediyor.

  • Künye: Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi, çeviren: Aylin Deniz Ülkümen, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 304 sayfa, 2025