Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir (2025)

Victor Hehn bu klasik çalışmasında, insanlık tarihinin tarımla kurduğu ilişkiyi kültürel bir aktarım süreci üzerinden analiz ediyor. ‘Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri’ (‘Kulturpflanzen und Hausthiere in ihrem Übergang aus Asien nach Griechenland und Italien sowie in das übrige Europa’), bitkilerin yayılışında sadece tarımın değil, kültürlerin ve uygarlıkların da izini sürüyor. Üzüm, buğday, zeytin, elma ve arpa gibi ürünlerin Doğu’dan Batı’ya geçişini incelerken yalnızca botanik değil, aynı zamanda dil, ticaret ve mitoloji üzerinden de okuma yapıyor. Bu bitkiler, Eski Dünya’nın ortak kültürel mirasını temsil ediyor.

Üzüm, Doğu Akdeniz kökenli olup, şarap aracılığıyla dini ritüellerde ve toplumsal yaşamda yer ediniyor. Hehn, üzümün Anadolulu halklar tarafından ehlileştirildiğini, oradan da Yunanistan ve İtalya’ya yayıldığını aktarıyor. Şarabın dinsel sembolizmi, bu bitkinin sıradanlıktan kutsallığa taşındığını gösteriyor.

Buğday ve arpa, Mezopotamya’dan Avrupa’ya uzanan tahıl zincirinin temelini oluşturuyor. Bu iki bitki, yerleşik yaşama geçişin simgesi olarak görülüyor. Hehn, özellikle buğdayın kültürel üstünlüğünü vurguluyor. Arpa ise daha sade halkın beslenme maddesi olarak karşımıza çıkıyor. İkisi de toprağa bağlı yaşam biçiminin temel öğesi oluyor.

Zeytin, Suriye-Filistin hattından Avrupa’ya taşınıyor ve yalnızca yağ üretimiyle değil, simgesel anlamlarıyla da öne çıkıyor. Uzun ömürlü yapısı, barışın ve bilgeliğin sembolü olmasını sağlıyor. Hehn, zeytinin göç ve ticaret yoluyla İtalya’ya ulaştığını belirtiyor.

Elma, Hehn’e göre Avrupa’ya en geç ulaşanlardan biri oluyor. Orta Asya kökenli olan elma, hem mitolojik hem besleyici değerleriyle kültürel hafızada yer ediniyor. Bu bitkilerin izini sürmek, yalnızca tarımı değil, insanlığın göç yollarını da anlamayı sağlıyor. Hehn, tarımı tarihsel ve filolojik bir bakışla birlikte yorumluyor.

  • Künye: Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri, çeviren: Necati Aça, Dost Kitabevi, tarih, 112 sayfa, 2025

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2025)

Bruno Zevi, bu klasikleşmiş çalışmasında mimarlığı yalnızca biçim ve cephe üzerinden değerlendiren geleneksel bakış açısını eleştiriyor. ‘Mimarlığı Görebilmek’ (‘Saper Vedere l’Architettura’), mimarlığın yüzeysel görsel etkilerle değil, iç mekân deneyimiyle anlaşılması gerektiğini savunuyor. Zevi’ye göre bir binayı anlamak, onun içinden geçmeyi, hacmini hissetmeyi ve mekânsal örgüsünü kavramayı gerektiriyor. Mimarlık, dış görünüşten çok iç boşlukla ve bu boşluğun nasıl yaşandığıyla anlam kazanıyor.

Yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitap, mimarlığın yalnızca teknik bir disiplin değil, aynı zamanda zamana, kültüre ve insana dair bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Zevi, mekânın hareketle ve zamanla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Yapının bir sinema sahnesi gibi deneyimlendiğini, insanın hareket ettikçe algısının değiştiğini ifade ediyor. Bu anlayışla mimarlığı donuk bir nesne gibi değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Böylece yapının iç mekânları, ışık kullanımı, geçiş alanları ve dolaşım kurgusu mimarlığın özü haline geliyor.

Bruno Zevi, özellikle klasik mimarlık anlayışını ve onun simetri, oran, anıtsallık gibi ilkelerini sorguluyor. Modern mimarlığın, mekânı özgürleştiren ve deneyime açık hale getiren yönünü öne çıkarıyor. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi mimarları bu bakışla değerlendiriyor. Kitap, mimariyi “görmeyi bilmek” için yalnızca gözle değil, bedenle ve zihinle algılamanın önemini anlatıyor. Böylece mimarlık, izlenen değil yaşanılan bir sanat haline geliyor. Zevi’nin yaklaşımı, mimarlık eleştirisine dinamik, insani ve çağdaş bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2025

Tim Maudlin – Fizik Felsefesi (2025)

Tim Maudlin, bu kitabında fizik felsefesinin temel başlıklarından biri olan uzay ve zaman kavramlarını ele alıyor. ‘Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman’ (‘Philosophy of Physics: Space and Time’), sadece fiziksel teorilerin teknik yönlerini değil, bu teorilerin dayandığı kavramsal çerçeveyi de sorguluyor. Kitap, okuyucuyu Newton’dan Einstein’a uzanan düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Fiziksel gerçekliğin yapısı üzerine yapılan klasik ve modern yorumları tartışarak, uzay ve zamanın ne olduğu sorusuna derinlikli yanıtlar arıyor.

İlk bölümlerde Newtoncu mutlak uzay ve zaman anlayışı ile Leibniz’in ilişkisel görüşü karşılaştırılıyor. Maudlin, her iki yaklaşımın dayandığı felsefi varsayımları açıklıyor ve bu çerçevenin klasik mekanik üzerindeki etkisini gösteriyor. Ardından Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte uzay ve zaman anlayışının nasıl dönüştüğü detaylı biçimde ele alınıyor. Özel ve genel görelilik kuramları, yalnızca fiziksel sonuçlarıyla değil, aynı zamanda felsefi anlamlarıyla da açıklanıyor. Zamanın akışı, eşzamanlılık, nedensellik ve gerçeklik gibi kavramlar, bu bağlamda yeniden tartışılıyor.

Maudlin, soyut tartışmalardan uzak durarak konuları açık, anlaşılır ve örneklerle desteklenen bir biçimde sunuyor. Matematiksel karmaşıklık yerine kavramsal berraklığı öne çıkarıyor. Kitap, fizik felsefesine ilgi duyanlar için hem giriş düzeyinde hem de derinleşmeye açık bir içerik sunuyor. Bilimin yalnızca formüllerden değil, düşünsel temellerden oluştuğunu hatırlatıyor. Uzay ve zaman üzerine düşünmek, yalnızca fizik değil, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmek anlamına geliyor.

  • Künye: Tim Maudlin – Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman, çeviren: Recep Demir, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 248 sayfa, 2025

Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü (2025)

Evrim kuramı, yalnızca biyolojide değil, Türkiye’de düşünce dünyasında da bir kırılma yaratıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekle modernlik arasında süregelen gerilim, evrim fikriyle birlikte daha da keskinleşiyor. “Eşref-i Mahlûkât”tan Homo Sapiens’e başlıklı bu çalışma, Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları’nın imzasıyla, evrim kuramının Türkiye’ye girişinden günümüze uzanan zorlu entelektüel serüvenini kronolojik bir titizlikle izliyor.

Kitap, toplumu iki farklı bilgi rejimi etrafında kutuplaştıran tarihsel bir çatışmayı mercek altına alıyor: Yaratılış inancı ile evrim kuramı arasındaki epistemik mücadele. Bu mücadele yalnızca biyolojik türlerin kökeni üzerine değil, aynı zamanda bilginin kaynağı, otoritesi ve anlamı üzerine de yürüyor. Yazarlar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu tartışmayı, dönemin basınına, dergilerine, eğitim politikalarına ve entelektüel figürlerine başvurarak somut olaylar üzerinden anlatıyor.

Evrimin Türkiye’deki serüveni, yalnızca bilimsel bir teorinin kabul edilip edilmemesiyle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, insan anlayışının ve otorite algısının sınandığı bir alana dönüşüyor. Demir ve Kalaycıoğulları, bu çok katmanlı öyküyü ideolojik yargılardan uzak, doğrudan kaynaklara dayalı bir biçimde anlatıyor. Kitap, evrim tartışmasının tarihsel ve kültürel bağlamını anlamak isteyen herkes için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü: Eşref-i Mahlukat’tan Homo Sapiens’e, Kabalcı Yayınları, bilim, 224 sayfa, 2025

Bruno Latour – Bilim İş Başında (2025)

Bruno Latour, bu kitabında bilimi, yalnızca sonuçları sabitlenmiş bir bilgi alanı olarak değil, devingen, tartışmalı ve toplumsal olarak inşa edilen bir pratik olarak ele alıyor. “Bilim işbaşındayken” ifadesiyle, tamamlanmış bilgilerden çok, hâlâ tartışma aşamasındaki süreçleri kast ediyor. Latour’a göre bilim, laboratuvarların dışında da sürüyor; deneyler, tartışmalar, kurumlar, belgeler ve ağlar arasında ilerleyen bir inşa süreci oluşturuyor. Bu nedenle bilim insanlarını sadece fikir üreticileri olarak değil, aynı zamanda aktörler, müzakereciler ve stratejistler olarak konumlandırıyor.

Kitap boyunca Latour, bir bilimsel gerçekliğin nasıl oluştuğunu adım adım takip etmeyi öneriyor. Her yeni buluş, önce itirazlarla karşılaşıyor; sonra deneylerle, verilerle ve belgelerle desteklenerek giderek sağlamlaştırılıyor. Bu süreçte bilim insanları yalnızca doğayı değil, diğer bilim insanlarını, yatırımcıları, mühendisleri ve kamuoyunu da ikna etmeye çalışıyor. Bilimsel bilgi, yalnızca doğanın diliyle değil, sosyal ve maddi ağlar üzerinden güçleniyor. Böylece bilim, doğrudan doğayı yansıtan değil, doğayı belirli düzenekler ve araçlarla temsil eden bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor.

Latour, mühendisleri ve teknisyenleri de sürecin merkezine alıyor. Çünkü bir bilginin kalıcı olabilmesi, onun yalnızca doğru olmasına değil, aynı zamanda çalışabilir, tekrar edilebilir ve başkaları tarafından kullanılabilir olmasına bağlı oluyor. Bu noktada teknolojiyle bilimin iç içe geçtiği gösteriliyor. ‘Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?’ (‘Science in Action: How to Follow Scientists and Engineers Through Society’), bilimi kutsamadan ama küçümsemeden, onun gerilimlerini ve gündelik mücadelelerini görünür kılıyor. Böylece bilim, yalnızca zihinlerde değil, belgelerde, aygıtlarda, deneylerde ve insan ilişkilerinde kurulan bir dünya olarak yeniden anlam kazanıyor.

  • Künye: Bruno Latour – Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?, çeviren: Ekrem Berkay Ersöz, Phoenix Yayınları, bilim, 396 sayfa, 2025

A. Ezgi Akyol – Osmanlı’da İlksel Birikim (2025)

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Türkiye kapitalizminin en sert dönemeçlerinden birini oluşturuyor. Bu dönem, yalnızca siyasi dönüşümlerle değil, aynı zamanda sermayenin nasıl biriktiği ve kimin ellerinde toplandığı sorusuyla da yakından ilişkili duruyor. Yaygın anlatıya göre, İttihat ve Terakki Cemiyeti savaş boyunca milli iktisat ilkeleri doğrultusunda Türk-Müslüman girişimcileri desteklemiş, şirketler ve bankalar kurarak yerli bir burjuvazinin temellerini atmış gibi görünüyor.

Ancak A. Ezgi Akyol, bu yerleşik anlatıyı sorguluyor. Sermaye birikimini fikir dünyasında değil, savaşın yarattığı maddi ve sınıfsal dönüşümlerde arıyor. İlksel birikim süreçlerini merkeze alarak, savaşın yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda çok katmanlı ekonomik ve sosyal sonuçları olduğunu gösteriyor. Savaş yasalarının ve ekonomi politikalarının, kentli ve kır emekçilerinden kadınlara, gayrimüslim alt sınıflardan küçük üreticilere kadar geniş bir toplumsal kesimi nasıl mülksüzleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Fransız ve Osmanlı arşivlerinden elde edilen belgelerle hazırlanan bu çalışma, Müslüman-Türk burjuvazisinin savaş ekonomisi içinde nasıl serpildiğini, devletle kurduğu simbiyotik ilişki aracılığıyla ticaret ve bankacılıkta nasıl güç kazandığını sergiliyor. Devleti bir hegemonya aracı olarak kullanarak sermayeyi merkezileştiren bu süreç, Türkiye’de kapitalizmin yerli ve özgün dinamiklerine yeni bir bakış sunuyor. Devlet, sermaye ve sınıflar arasındaki ilişkinin tarihine yakından bakmak isteyenler için bu kitap, ezber bozan bir perspektif sunuyor.

  • Künye: A. Ezgi Akyol – Osmanlı’da İlksel Birikim: Birinci Dünya Savaşı’nda Mülksüzleşme, Sermaye ve Devlet, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 372 sayfa, 2025

Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi (2025)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, Marie Curie’nin yaşamını anlatırken onu tarihsel bağlamına yerleştiriyor. ‘Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi’ (‘Marie Curie and The Science of Radioactivity’), Curie’nin yalnızca başarılarını değil, bu başarıların nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığını da gösteriyor. Özellikle genç okurlara hitap eden anlatım diliyle, Curie’nin kişisel direncini, bilimsel merakını ve sistematik çalışmasını anlaşılır bir dille aktarıyor. Her bölüm, Curie’nin hayatındaki bir döneme ya da önemli bir bilimsel gelişmeye odaklanıyor. Bu yapı, okuyucunun hem onun kişiliğini hem de bilimsel katkılarını daha net kavramasını sağlıyor.

Kitapta, radyoaktivitenin ne olduğu ve bilimsel tarihte nasıl bir yer edindiği yalın örneklerle açıklanıyor. Pasachoff, bu karmaşık konuyu sadeleştirerek Curie’nin polonyum ve radyumu keşfediş sürecini adım adım anlatıyor. Curie’nin deneylerini nasıl yaptığı, nasıl ölçümler geliştirdiği ve hangi zorluklarla karşılaştığı görsel desteklerle sunuluyor. Görseller, belgeler, fotoğraflar ve döneme ait çizimler, kitaba tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Curie’nin bilime olan katkısı yalnızca buluşlar değil, bilimsel yöntemi sabırla uygulama biçimiyle de öne çıkıyor.

Pasachoff, Curie’yi yücelten bir anlatıdan çok, insani ve çalışkan yönünü merkeze alıyor. Özellikle kadınların bilimdeki yeri ve Curie’nin karşılaştığı ayrımcılıklar açık bir biçimde ortaya konuyor. Kitap, yalnızca geçmişte yaşanmış bir başarı öyküsü sunmuyor; aynı zamanda bilimsel tutkunun neleri mümkün kılabileceğini de gösteriyor. Sonunda, Curie’nin başarıları kadar kişiliğinin, çalışma disiplininin ve öğrenmeye duyduğu sevginin, onu nesiller boyu ilham veren bir figüre dönüştürdüğü görülüyor.

  • Künye: Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Graham Priest – Mantık (2025)

Mantık, doğru düşünmenin yapısını inceleyen bir disiplin olarak felsefe ve matematik arasında köprü kuruyor. Graham Priest, bu kısa ama yoğun kitapta, mantığın ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neden önemli olduğunu herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyor. Mantığı yalnızca akıl yürütmenin kurallarıyla sınırlamıyor; dili, anlamı ve doğruluğu inceleyen geniş bir çerçevede ele alıyor. Aristoteles’ten başlayarak modern sembolik mantığa kadar uzanan tarihsel bir yolculuk sunuyor.

‘Mantık’ta (‘Logic: A Very Short Introduction’) öncelikle klasik mantığın temel kuralları açıklanıyor. “Ve”, “veya”, “değil” gibi bağlaçların nasıl çalıştığı, doğruluk tabloları ve geçerlilik kavramı üzerinden gösteriliyor. Ardından önermeler mantığı ve niceleyiciler mantığı devreye giriyor. Priest, sembollerin ve formüllerin nasıl çalıştığını örneklerle anlatıyor. Bu bölümlerde, günlük dilde karşılaştığımız ifadelerin nasıl biçimsel bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Böylece mantığın soyut bir oyun değil, düşüncenin mantığını modelleyen bir araç olduğunu vurguluyor.

Kitabın dikkat çeken kısımlarından biri, çelişki ve belirsizlikle ilgili bölümler oluyor. Priest, her önermenin ya doğru ya yanlış olacağını varsayan klasik mantık anlayışına alternatifler sunuyor. Paraconsistent mantık gibi sistemlerde çelişkilere rağmen geçerli çıkarımlar yapılabildiğini savunuyor. Bu, özellikle paradokslar ve felsefi sorunlar karşısında yeni kapılar açıyor. Mantığın yalnızca kesinlik değil, belirsizlikle başa çıkma biçimi olduğunu öne sürüyor. Böylece okuru, mantığın sanıldığından çok daha esnek ve yaratıcı bir düşünce alanı olduğuna ikna ediyor.

  • Künye: Graham Priest – Mantık, çeviren: Işıl Bayar Bravo, İş Kültür Yayınları, felsefe, 200 sayfa, 2025

Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi (2025)

Osmanlı mimarisi, yalnızca bir yapı sanatı değil, aynı zamanda bir medeniyetin estetik ve politik kimliğini yansıtan bir anlatı sunuyor. Godfrey Goodwin, bu kapsamlı çalışmasında, Osmanlı mimarisini kronolojik bir çerçevede ele alıyor ve dönemin sosyal, dini, siyasi etkilerini yapılar üzerinden okumaya olanak tanıyor. ‘Osmanlı Mimarlığı Tarihi’ (‘A History of Ottoman Architecture’), erken Osmanlı dönemiyle başlayarak klasik çağa ve geç döneme kadar ilerliyor. Bu süreçte mimaride görülen sadelikten süslemeye, işlevsellikten sembolizme doğru evrilen bir çizgi dikkat çekiyor.

İlk bölümlerde, Bursa ve Edirne’deki erken dönem yapıları merkeze alıyor. Bu yapılar, Selçuklu etkisini taşıyan ama giderek özgünleşen bir üslubu yansıtıyor. Ardından İstanbul’un fethiyle birlikte mimari anlayışta büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Ayasofya’nın dönüştürülmesi, cami mimarisinde merkezi kubbenin baskın unsur haline gelmesine yol açıyor. Goodwin, özellikle Mimar Sinan’ın yapıtlarını merkeze alarak klasik dönemin estetik doruğuna ulaştığını vurguluyor. Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye camileri, hem teknik yenilik hem de simgesel anlam açısından öne çıkıyor.

Kitapta yalnızca camiler değil, medreseler, türbeler, saraylar, çarşılar ve hamamlar gibi yapılar da yer buluyor. Osmanlı mimarisi, yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, sosyal yapının ve kamusal yaşamın kurucu unsuru olarak görülüyor. Goodwin, yapıların yerleştirildiği kent dokusuna, onların çevreyle kurduğu ilişkiye de dikkat çekiyor. Geç dönem mimarisi içinse Batı etkisiyle ortaya çıkan değişimleri tartışıyor. Bu dönemde klasik formun dışına çıkan yeni arayışlar dikkat çekiyor ve bu durum mimarinin kimlik arayışına dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi, çeviren: Müfit Günay, Kabalcı Yayınları, mimari, 730 sayfa, 2025

Linda Anderson – Otobiyografi (2025)

Otobiyografi, kişinin kendi yaşam öyküsünü anlatma biçimi olarak uzun bir tarihsel geçmiş taşıyor. Linda Anderson, bu türün sadece bireyin geçmişini anlatmakla kalmadığını, aynı zamanda kimliğin nasıl inşa edildiğini gösterdiğini savunuyor. Augustine’in İtirafları ile başlayan bu yazınsal gelenek, zamanla bireyin iç dünyasına dair daha karmaşık anlatılara dönüşüyor. Yazar, otobiyografide anlatıcının geçmişteki kendisine dışarıdan bakarak bir benlik kurguladığını belirtiyor.

‘Otobiyografi’ (‘Autobiography’), psikanaliz, yapısalcılık ve postyapısalcılık gibi kuramsal yaklaşımlarla otobiyografi türünü derinlemesine inceliyor. Öznenin bütün ve değişmez olmadığı, aksine dil aracılığıyla sürekli yeniden kurulduğu vurgulanıyor. Bu noktada otobiyografi, gerçeklik ile kurmaca arasında kalan, anlatıcının benliğini sürekli yeniden ürettiği bir alan haline geliyor. Anderson, bu süreci özellikle kadınların ve ötekileştirilmiş bireylerin yaşam anlatıları üzerinden de değerlendiriyor.

Feminist kuramın etkisiyle kadın yazarların yaşam öykülerine nasıl farklı bir ses getirdiği ele alınıyor. Kadınların, ataerkil anlatı biçimlerine karşı kendi deneyimlerini yazıya dökerken karşılaştıkları güçlükler tartışılıyor. Bu bağlamda Anderson, otobiyografinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda politik bir eylem olduğunu ileri sürüyor. Kitapta, James Olney, Philippe Lejeune, Paul de Man ve Jacques Derrida gibi isimlerin katkılarıyla türün sınırları yeniden tanımlanıyor.

Modern çağın dijital ortamlarında kişisel anlatıların nasıl evrildiği de kitapta yer buluyor. Günlükler, bloglar, sosyal medya gibi mecralarda bireyin kendini ifade etme biçimleri, klasik otobiyografi kavramıyla karşılaştırılıyor. Anderson, öznenin sabit değil, zaman içinde değişen ve dil tarafından şekillenen bir yapı olduğunu savunuyor. Bu nedenle, her otobiyografi anlatısı, geçmişe değil, bugünden geçmişe bakarak kurulmuş bir anlam örüntüsü taşıyor.

  • Künye: Linda Anderson – Otobiyografi, çeviren: Bülent Ayyıldız, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 208 sayfa, 2025