James E. Lindsay – Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat (2025)

James E. Lindsay’nin bu kitabı, Ortaçağ İslam dünyasında gündelik yaşamın çok boyutlu bir panoramasını sunuyor. ‘Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Medieval Islamic World’), siyasi ya da dini tarihin ötesine geçerek sıradan insanların yaşantılarına, alışkanlıklarına ve toplumsal ilişkilerine odaklanıyor. Yazar, Abbasilerden Memluklere uzanan geniş bir tarihsel dönemde farklı coğrafyalarda yaşamış Müslüman toplumları inceliyor.

Kitapta aile hayatı, toplumsal cinsiyet rolleri, eğitim, ibadet, ticaret, zanaatkârlık, şehir ve kırsal yaşam gibi birçok tema ele alınıyor. Lindsay, kaynakları dikkatle okuyarak hem elit sınıfın hem de halkın gündelik pratiklerini örneklerle açıklıyor. Camiler, medreseler, pazar yerleri, hamamlar ve evler gibi fiziksel mekânlar üzerinden, bireylerin yaşamını şekillendiren çevresel ve sosyal faktörleri görünür kılıyor.

Kadınların sosyal hayattaki yerinden çocuk eğitiminin ayrıntılarına, yeme-içme alışkanlıklarından meslekî örgütlenmelere kadar geniş bir çerçevede bilgi veriyor. Kitap, İslam dünyasının sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda canlı bir medeniyet olduğunu ve bu medeniyetin günlük yaşamın en küçük detaylarına kadar sirayet ettiğini gösteriyor.

Lindsay, tarihsel belgelerin yanı sıra edebiyat, fıkıh metinleri ve seyyah anlatılarını da kaynak olarak kullanıyor. Bu sayede, hem gerçeklere dayalı hem de kültürel anlatılarla zenginleşmiş bir bakış açısı sunuyor. ‘Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Halat’, okuyucuya sadece geçmişin yaşam biçimlerini değil, bugünün İslam dünyasının köklerini de anlamak için bir zemin sağlıyor.

  • Künye: James E. Lindsay – Ortaçağ Müslüman Dünyasında Günlük Hayat, çeviren: Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

Roger Caillois – Mitos ve İnsan (2025)

Roger Caillois’nin bu kitabı, mitosların insan düşüncesindeki yerini ve işlevini inceleyen derinlemesine bir antropolojik, felsefi çalışmayı ortaya koyuyor. Caillois, mitosları sadece geçmişin efsaneleri olarak değil, çağdaş insanın düşünce yapısında da etkili olan zihinsel kalıplar olarak değerlendiriyor. Ona göre mitos, insanın dünyayı anlamlandırma biçimiyle doğrudan ilişkili bir yapı kuruyor.

‘Mitos ve İnsan’, mitosların yalnızca dinî ya da kültürel anlatılar olmadığını; aynı zamanda insanın evren karşısındaki konumunu ve varoluşsal kaygılarını ifade ettiğini savunuyor. Mit, insanın bilinmeyenle başa çıkmak için geliştirdiği bir dil olarak ortaya çıkıyor. Mitoslar, toplumların korkularını, arzularını ve değerlerini simgeleştirerek kolektif bilinçte kalıcı izler bırakıyor.

Caillois, mitosların modern dünyada nasıl yeniden üretildiğine de dikkat çekiyor. Bilimsel düşünceye rağmen, insan zihni hâlâ mit yaratma ihtiyacı duyuyor. Popüler kültür, siyaset ve hatta bilimsel teoriler bile bu mitolojik düşünce kalıplarını taşıyor. Mitos, sadece arkaik zamanlara ait değil; günümüzün ideolojik ve sembolik yapılarında da yaşamaya devam ediyor.

Kitap boyunca Caillois, mitos ile insan arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu savunuyor. İnsan mitosu yaratıyor ama aynı zamanda mitos da insanı biçimlendiriyor. Bu dinamik ilişki, kültürlerin oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor. Caillois’nin yaklaşımı, mitosları sadece edebî ya da tarihî belgeler olarak değil, insan ruhunun derinliklerine inen birer düşünce biçimi olarak okumaya çağırıyor.

  • Künye: Roger Caillois – Mitos ve İnsan, çeviren: Haldun Bayrı, Doğu Batı Yayınları, antropoloji, 168 sayfa, 2025

Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi (2025)

‘Kasabanın Devrimi’, 1975-1980 döneminde Karadeniz’de yükselen devrimci mücadelenin izini Bulancak üzerinden sürüyor. Nuri Ödemiş, özellikle THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) ve onun gençlik yapılanması olan DEV-GENÇ’in (Devrimci Gençlik Federasyonu) bölgedeki etkisini ele alıyor. 1970’lerin ikinci yarısında bu örgütlerin mirasını sahiplenen Kurtuluş Hareketi, Karadeniz kıyısında özellikle Bulancak’ta güçlü bir kitle tabanı oluşturuyor. Aynı dönemde Devrimci Yol, bölgede diğer baskın aktör olarak sahneye çıkıyor. İki yapı arasında zaman zaman ortaya çıkan ideolojik ve örgütsel gerilimler, büyük şehirlere kıyasla daha yumuşak bir tonda yaşanıyor.

Kitap, Fatsa Yerel Yönetimi örneğiyle aynı dönemde yaşanan demokratik deneyimi hatırlatıyor ancak esas odak Bulancak oluyor. Bulancak’taki devrimci örgütlenme, merkezden gelen direktiflerden ziyade yerel inisiyatiflerle şekilleniyor. Bu özgünlük, Kurtuluş Hareketinin sınırlı yönlendirmesine rağmen ilçede kitleselleşmenin nasıl sağlandığını gösteriyor. Yerel halkla kurulan güçlü bağlar, devrimcilerin toplumsal karşılık bulmasını kolaylaştırıyor.

Ancak bu başarı, kendi sınırlarıyla da yüzleşiyor. Bulancak’taki hareket, Fatsa’daki gibi yerel yönetime dönüşemiyor. Kitap, bu farkın nedenlerini sorguluyor ve yerel başarıların kalıcı örgütsel yapılara dönüşememesinin sebeplerini analiz ediyor. Demokrasi pratiğinde yaşanan eksikler, halkla kurulan ilişkinin uzun vadeli kurumsallaşamamasıyla birleşiyor.

‘Kasabanın Devrimi’, Karadeniz’de THKP-C çizgisinin evrildiği mücadele biçimlerini, yerel pratikler üzerinden değerlendiriyor. Özellikle Kurtuluş ve Devrimci Yol arasında şekillenen mücadeleyi, devlet baskısı ve bölgesel dinamiklerle birlikte ele alıyor. Kitap, dönemin siyasal-toplumsal atmosferine dair hem tanıklık hem de çözümleme sunuyor.

  • Künye: Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi: 1970’li Yıllarda Bulancak, Nota Bene Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı (2025)

Arthur Schopenhauer’un bu eseri, bireyin gündelik yaşamında karşılaştığı sıkıntılara ve beklentilere karşı nasıl daha huzurlu bir varoluş inşa edebileceğini felsefi bir sadelikle anlatıyor. ‘Mutlu Olma Sanatı’ (‘Die Kunst, glücklich zu sein’), mutluluğun ulaşılması gereken büyük ve istisnai bir şey değil, daha çok acıdan kaçınma ve beklentileri azaltma çabasıyla şekillenen bir yaşam durumu olduğunu savunuyor.

Kitapta Schopenhauer, insanın doğasında doyumsuzluk ve kıyas yapma eğilimi bulunduğunu belirtiyor. Bu eğilim mutluluğu sürekli erteleyen ve ulaşılamaz kılan bir yanılgıya yol açıyor. Ona göre insan, dış koşullardan ziyade iç dünyasında huzur aramalı. Beklentileri azaltmak, sahip olunanları takdir etmek ve başkalarının hayatıyla kendisininki arasında karşılaştırmalardan kaçınmak bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Schopenhauer, geçici hazzın peşinde koşmanın insanı daha derin bir boşluğa sürüklediğini söylüyor. Kalıcı bir içsel denge, haz peşinde koşmaktan çok sıkıntı ve acıyı azaltmaya odaklanmakla oluşuyor. Bu da kişinin yaşamındaki küçük sevinçleri, huzurlu anları ve sade alışkanlıkları yüceltmesiyle mümkün oluyor. Ona göre mutluluk, çoğu zaman “başımıza kötü bir şey gelmemesi” hâlidir; yani olumsuzluklardan korunmak bir tür mutluluktur.

Yazar, bu kısa ama etkili metninde, yaşama karşı tutumun ne denli belirleyici olduğunu gösteriyor. Mutluluk sanatı, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, iç dünyamıza yönelerek, düşünce ve tutumlarımızı dönüştürmeyi öneriyor. Bu yönüyle eser, hem bireysel dinginlik arayışında olanlara hem de yaşamı daha sade, bilinçli ve huzurlu sürdürmek isteyenlere yol gösterici bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı, çeviren: Mehmet Barış Albayrak, Sel Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2025

Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (2025)

Thomas S. Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı eseri, bilim felsefesinin ve bilim tarihinin en etkili metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kitabın 50. yıl özel baskısı, bu klasik çalışmanın yarım yüzyıl boyunca nasıl bir tartışma zemini yarattığını ve farklı disiplinleri nasıl etkilediğini hatırlatıyor. ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu)’ (‘The Structure of Scientific Revolutions: 50th Anniversary Edition’), hem Kuhn’un orijinal tezlerini koruyor hem de bilimsel düşüncenin evrimine dair güncel katkıları içeren bir önsöz ve ek materyallerle zenginleşiyor.

Kuhn, bilimsel ilerlemenin düz birikimsel bir süreç olmadığını savunuyor. Ona göre bilim, “paradigma” adı verilen düşünsel çerçeveler içinde işliyor. Bilim insanları, bu çerçeveler dahilinde “normal bilim” faaliyetleri yürütüyor; yani bildik yöntem ve kuramlarla dünyayı açıklamaya çalışıyor. Ancak zamanla karşılaşılan “anomaliler”, bu çerçevenin yetersizliklerini ortaya çıkarıyor ve bilimsel bir kriz baş gösteriyor.

Kriz, bilim topluluğunun yeni bir paradigma arayışına girmesine yol açıyor. Bu yeni paradigma, yalnızca eski bilgilerle değil, dünyanın nasıl algılandığıyla da çatışıyor. Bu yüzden paradigma değişimi, teknik bir yenilikten çok daha fazlası: bir düşünme biçiminin kökten dönüşümü anlamına geliyor. Kuhn, bu geçişi “bilimsel devrim” olarak tanımlıyor.

Kitabın 50. yıl özel baskısı, Kuhn’un fikirlerinin etkisini yeniden değerlendirme imkânı sunuyor. Bilimsel bilginin nasıl üretildiğine, hangi koşullarda dönüştüğüne ve bilimin toplumsal boyutlarına dair soruları gündeme taşıyor. Böylece yalnızca akademik çevrelerde değil, bilgiyle uğraşan herkes için düşünsel bir sarsıntı yaratıyor. Kuhn’un mirası, bugün hâlâ canlılığını koruyor.

  • Künye: Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu), çeviren: Cemal Güzel, Islık Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

Fernand Braudel – İtalyan Modeli (2025)

Fernand Braudel’in bu kitabı, İtalya’nın tarihsel, kültürel ve ekonomik etkilerini merkeze alarak Avrupa uygarlığı içindeki konumunu yeniden düşünmeye davet ediyor. Braudel, İtalya’yı yalnızca bir ülke değil, dönemsel olarak diğer Avrupa toplumlarına model olmuş bir “medeniyet biçimi” olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, İtalya’nın Rönesans dönemindeki liderliğinden başlayarak farklı dönemlerde Batı Avrupa’nın geri kalanını nasıl etkilediğini anlamayı mümkün kılıyor.

‘İtalyan Modeli’ (‘Le Modèle italien’), İtalya’nın tarih sahnesindeki rolünü üç temel zaman diliminde ele alıyor: Roma İmparatorluğu’nun mirası, Orta Çağ’daki şehir devletlerinin yükselişi ve nihayetinde Rönesans’la zirveye ulaşan kültürel önderliği. Braudel, bu dönemlerde İtalyan şehirlerinin –özellikle Floransa, Venedik ve Milano’nun– siyasal örgütlenme, ekonomi, ticaret, sanat ve mimarlık alanında Avrupa’ya yol gösterdiğini savunuyor. İtalya, hem mal hem de düşünce akışının merkezinde durarak “model” kimliğini pekiştiriyor.

Ancak bu “model ülke” olma hali süreklilik göstermiyor. Braudel, İtalya’nın sonraki yüzyıllarda bu öncü rolünü nasıl yitirdiğini, siyasi bölünmüşlüğün ve ekonomik gerilemenin bu dönüşümde nasıl etkili olduğunu anlatıyor. İtalya artık diğer Avrupa ülkelerinden öğrenen, dış etkileri içselleştiren bir topluma dönüşüyor. Bu dönüşüm, bir uygarlık modeli olarak İtalya’nın hem tarihteki anlamını hem de güncel yerini sorgulamaya açıyor.

Braudel, klasik tarih anlatılarını aşarak coğrafya, ekonomi, siyaset ve kültürün iç içe geçtiği uzun vadeli tarihsel ritimleri ön plana çıkarıyor. Bu bakışla İtalyan Modeli, Avrupa tarihine eleştirel ve katmanlı bir perspektiften yaklaşmayı öneriyor. Kitap, hem İtalya’nın tarihsel özgüllüğünü hem de bu özgüllüğün evrensel etkilerini anlamak isteyen okurlar için çok değerli bir kaynak.

  • Künye: Fernand Braudel – İtalyan Modeli, çeviren: Levent Başaran, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine (2025)

Ludwig Wittgenstein bu eseri, Wittgenstein’ın 1938 yılında Cambridge’de öğrencileriyle yaptığı derslerin ve diyalogların derlemesini sunuyor. ‘Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler’ (‘Lectures and Conversations on Aesthetics, Psychology and Religious Belief’), felsefi soruları yalnızca akademik düzlemde değil, gündelik dilin içinde düşünerek ele alıyor. Wittgenstein, estetik yargıları, psikolojik açıklamaları ve dinsel inancı teknik terimlerle değil, yaşamın içinde nasıl işlediklerine bakarak değerlendiriyor.

Estetik üzerine konuşmalarında Wittgenstein, “güzellik” gibi kavramların sabit tanımlarla değil, kullanım bağlamlarıyla anlaşıldığını savunuyor. Ona göre bir sanat eserini beğenmek, onu bir çerçeveye sokmaktan çok, onunla nasıl ilişkilendiğimizle ilgileniyor. Estetik deneyim, sadece nesneye ait değil, izleyiciye ve bağlama da bağlı bir anlam taşıyor. Müzik örnekleriyle estetik yargıların öğrenilmediğini, yaşandığını belirtiyor.

Psikoloji kısmında, zihinsel süreçlerin açıklanmasında betimleyici dilin önemine dikkat çekiyor. Özellikle “anlamak”, “niyet etmek” ya da “inanmak” gibi terimlerin soyut içsel durumlar değil, belirli bağlamlarda kullanılan eylem biçimleri olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, psikolojik açıklamaların daha çok gözlenen davranış biçimlerinden yola çıkması gerektiğini ima ediyor.

Dinsel inanç üzerine derslerinde ise Wittgenstein, inancı doğruluğu kanıtlanabilir bir önerme olarak değil, bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. Dinsel söylemin kendi iç tutarlılığı ve işlevi olduğunu, bilimsel ya da mantıksal ölçütlerle değerlendirilmesinin hatalı olacağını savunuyor. İnanç, bir bilgi değil; bir tavır, bir yöneliş olarak ortaya çıkıyor.

Kitap boyunca Wittgenstein’ın yaklaşımı, felsefeyi gündelik hayatın diliyle buluşturan, katı tanımlar yerine kullanım biçimlerine odaklanan bir çizgide ilerliyor. Bu yönüyle eser, yalnızca felsefe meraklılarına değil, sanatla, insan doğasıyla ve inançla ilgili düşünen herkes için zihin açıcı bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Ludwig Wittgenstein – Estetik, Psikoloji ve Dinî İnanç Üzerine: Konferanslar ve Söyleşiler, derleyen: Cyril Barrett, çeviren: Muhsin Yılmaz, Liberus Yayınları, felsefe, 108 sayfa, 2025

Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar (2025)

Edmund de Waal’ın bu kitabı, hayali mektuplar biçiminde kaleme aldığı derin bir düşünce-nesne ilişkisi üzerine meditasyon kitabı. 58 mektubun adresi, 19. Yüzyıl İstanbul’una, özellikle de Galata semtinde derin izler bırakan Camondo Ailesi’nin fertlerinden Moïse de Camondo. De Waal, bu mektuplarda Camondo’nun anılarını, yasını, sanatla ve nesnelerle kurduğu bağı inceliyor.

Moïse de Camondo, oğlu Nissim’i I. Dünya Savaşı’nda kaybettikten sonra evini müze olarak devlete bırakmış; evi olduğu gibi korumayı vasiyet etmiş. De Waal, bu “donmuş” mekânın izlerini sürüyor. Evin her odasını gezip, arşivdeki günlük yaşam nesnelerine ve notlara dokunuyor. Ama asla eşyalara müdahale etmeyip, yalnızca eklemeler öneriyor: porselenden küçük objeler, altın ve kurşunla yapılan kintsugi benzeri “tamir” işaretleri…

Ev sadece dekor değil; yankılanan seslerin, yemek kokularının, arşiv notlarının, hizmetli listelerinin bulunduğu bir yaşam alanı. De Waal, bu alanı bellek ve yas mekânı olarak yeniden keşfediyor. Araya gizlenmiş eserler, bazen bir vitrinin içinde kimi zaman gizli bir çekmecede yer alıyor. Camondo’nun hatırasına düşlediği onurlu bellek biçimlerine cevaben, sanatçı “broken places” olarak tanımladığı kırılgan noktaları tespit ederek zarif müdahalelerle işaretliyor.

Açık avluda yer alan sekiz taş bank da bu sürecin parçası: sessizlikte oturmak için, kayıp üzerinde düşünmek için düşünülmüş. Her bankta altın ve kurşundan küçük bir kırık izi var; markajla değil, saygıyla onarma arzusu taşıyor. Bu bir tamir değil, “kırıkların estetikle onurlanması” gibi.

De Waal’ın evi “tamir etme” değil, aynı zamanda “iz bırakma” arzusu var. “You cannot mend this house or this family, but you can mark the broken places with dignity, with love.” (Evi ya da aileyi tamir edemezsiniz ama kırıkları onurla, sevgiyle işaretleyebilirsiniz.) mesajı bu dilekleri somut şekilde ifade ediyor.

‘Camondo’ya Mektuplar’ (‘Letters to Camondo’), sadece bir anma kitabı değil; nesneler aracılığıyla geçmişin izini süren, yas ile sanat, hatıra ile mekân arasında ince, estetik bir köprü kuran eşsiz bir eser.

  • Künye: Edmund de Waal – Camondo’ya Mektuplar, çeviren: Gülenay Börekçi, Everest Yayınları, anlatı, 224 sayfa, 2025

Ludwig Binswanger – Ellen West Vakası (2025)

Ludwig Binswanger’ın bu eseri, çarpıcı bir varoluşsal vaka incelemesi sunuyor. Ellen West, anoreksiya ve ölüm takıntısıyla yüz yüze, zihinsel çöküntüye sürüklenen bir hastaydı. Sigmund Freud’un yakın arkadaşı olan ancak anlayış olarak ondan bir o kadar da o uzak olan psikiyatrist Ludwig Binswanger, bizlere detaylı ve edebi sunum tarzıyla tarihe ilk varoluşçu vaka sunumu olarak geçen Ellen West vakasını sunuyor.

Binswanger, onu yalnızca bir yeme bozukluğu vakası değil, aynı zamanda varoluş sorunu ekseninde yorumluyor. Bu vaka incelemesiyle Binswanger, “daseinsanalysis” yaklaşımını uyguluyor; yani insanın “dünyada-olma” (Dasein) halinin analizine odaklanıyor.

Binswanger’a göre Ellen’in anoreksisi yalnızca bedenle ilgili değil; aynı zamanda ego ile süperegonun, ben ile ideal benin çatıştığı derin bir iç savaşı yansıtıyor. Onun hayatı, gıda ve ölüm arasındaki sembolik ilişkiyle örülüydü: yemek yemek ölüm kaygısını, ölüm düşüncesi ise yaşam arzusunu körüklüyordu. Binswanger, bu içsel çelişkileri, Ellen’in “mezar dünyası” ile “göksel dünya” arasında bölünmüş bir varoluşa hapsolması şeklinde tanımlıyor.

Ellen’in hikâyesini anlatırken Binswanger, kronolojik bir biyografi sunmanın ötesine geçiyor: onu sosyal çevresi, tarihsel emeği ve bedenle kurduğu varoluşsal gerilim içinde değerlendiriyor. Klinik gözlemleri sonucu, ölüm düşüncesinin Ellen için varoluşsal bir çıkış olduğunu ve intiharın ona göre bir “hayat projesinin tamamlanışı” gibi görüldüğünü savunuyor.

Sonuç olarak ‘Ellen West Vakası: Antropolojik-Klinik Bir Çalışma’ (‘The Case of Ellen West: An Anthropological‑Clinical Study’) , Ellen West’in ölümü sonrasında vakayı bir arınma ve özerklik deneyimi olarak yorumluyor. Ancak bu arınmanın aynı zamanda trajik olduğunu; çünkü birey yaşamı ancak ölümle “tam” kazanım olarak görüyor.

  • Künye: Ludwig Binswanger – Ellen West Vakası: Antropolojik-Klinik Bir Çalışma, çeviren: Oğuzhan Herdi, Sfenks Kitap, psikanaliz, 176 sayfa, 2025

Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1 (2025)

Kentlere ve çevreye yönelik ihlaller, artık yalnızca hukuki bir mesele ya da görsel bozulma değil. Bu ihlaller, toplumsal dokunun derin çatlaklarını da gün yüzüne çıkarıyor. Plansız yapılaşma, doğal kaynakların hoyratça kullanılması, tarihî ve kültürel mirasın göz ardı edilmesi, şehirlerin ekonomik çıkarlar uğruna feda edilmesi gibi süreçler; yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal adaleti, kentli haklarını ve ortak yaşam vicdanını doğrudan etkiliyor. Bu durum, kentsel yaşamın sadece mekânsal değil, aynı zamanda etik ve politik bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

İki ciltlik bu kapsamlı eser, yalnızca akademik bir derleme olmanın ötesinde, topluma yönelik bir uyarı ve sorumluluk çağrısı taşıyor. Kent planlamasından mimarlığa, çevre hukukundan kamu yönetimine kadar farklı alanlardan uzmanların katkısıyla hazırlanan kitap, sistematik kent ve çevre ihlallerini çok boyutlu bir yaklaşımla ele alıyor. Hem kuramsal tartışmaları içeriyor hem de güncel örneklerle durumu somutlaştırıyor. Bu yönüyle eser, sadece kent çalışmalarıyla ilgilenenler için değil, toplumsal adalet arayışı içinde olan herkes için yol gösterici bir kaynak sunuyor.

Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Prof. Dr. Mithat Arman Karasu’nun editörlüğünde hazırlanan çalışma, sessizliğin suçla eşdeğer hâle geldiği bir dönemde, vicdan sahibi yurttaşlara hitap ediyor. Kitap, kent ve çevre haklarının yalnızca bugüne değil, gelecek nesillere karşı da bir sorumluluk taşıdığını vurguluyor. Geleceğin şehirleri, bugünün sessizliğinde şekilleniyor. Doğayı, hukuku ve kamusal alanı birlikte savunmak, hepimizin ortak görevi!

  • Künye: Kolektif – Kente ve Çevreye Karşı İşlenen Suçlar 1, editör: Ruşen Keleş, Mithat Arman Karasu, İdealKent Yayınları, kent çalışmaları, 500 sayfa, 2025